GEÇMİŞ OLSUN!

EL-AZİZ VE MALATYA'YA GEÇMİŞ OLSUN!

Vefât eden kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemîl; yaralı kardeşlerimize âcil şifâlar dileriz.

Her zaman olduğu gibi yardım seferberliğine koşan güzel milletimize teşekkür ederiz.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / PORTRELER
Yazar: Ahmet Doğan İlbey
ZİYA GÖKALP’TE MEDENİYET BEYNELMİLEL VE AVRUPA’DIR

ZİYA GÖKALP’TE MEDENİYET BEYNELMİLEL VE AVRUPA’DIRYekpâre bir şekilde İslâm zemininde Hakk'a tapan Türk milleti fikrine sahip birisi olarak Türkçülük fikirlerini yanlış bulduğum Ziya Gökalp'e düşmanlığımın olmadığını belirteyim.

1908'den önce devrin yenilikçi İslâmcılarının çizgisine paralel düşüncelere sahip olan Gökalp'ın “Türklerin ümmet mefkûresinin İslâmlık” olduğunu, Arap harflerini değiştirmeksizin muhafaza etmenin”, “medreseleri yenileyerek ilahiyat fakültesi hâline dönüştürmenin”, “İslâm milletleriyle irtibatı koparmamak için terimlerin ortak hâle getiril­mesinin, Türkçeden, Arapçadan ve kısmen Fransızca'dan olmak üzere ortak bir terim ve terbiyenin oluşturulması için kongreler toplamanın” gerektiğini yazdığını ve bir müddet sonra hızlı bir zihniyet değişikliği geçirdiğini bu sahanın ehli olanlar bilirler.

Gayemiz onu itibarsızlaştırmak değil,Türklük, kültür ve medeniyet kavramlarını Gökalp'tan okuyan ve “Türkçü” olduğunu söyleyen kitleye onun bu zeminden hızla kayarak Avrupalı seküler bir zihniyetle düşünen biri olduğunu göstermek ve Nihal Atsız gibi onun da Türklük anlayışının büyük nisbette ârızalı, yâni seküler olduğunu, temkinli okumak gerektiğini söylemektir.

1909'dan sonra hızlı bir şekilde Fransız sosyolog Emile Durkheim'in, “dinî değerlerin ilâhî değil, toplum kültür ve örfünün bir parçası olduğu” fikrini kabul eden seküler sosyoloji geleneğiyle münasebet kurar. Batıcı bir Türkçü olan Yusuf Akçura'nın, Mohiz Kohen (Munis Tekinalp) gibi lâdinî Türkçülerin görüşlerine dâhil olur. Öyle ki, Akçura'nın seküler Türkçülüğünü farklı bir şekilde öne çıkarır.

Mehmet Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları” kitabında (s.80) “Türk milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim” üçlemesiyle medeniyeti İslâm'dan ayırır ve “Türk ulusuna, İslâm dinine ve Batı uygarlığına dâhiliz” diyerek Batıcı seküler tavır ortaya koyar.

Azerî Türkçü Hüseyinzâde Ali Bey'in ilk kez ortaya koyduğu “Türk Milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim” üçlemesini Gökalp, Durkheim'den sosyoloji şemasından da tesirler alarak kitap hâline getirmiştir. Gökalp bu kitabının “Garba Doğru” bölümünde (s.60) Garp, yâni Batı medeniyetine geçilmesini dinin ve vatanın istiklal dâvası olarak görür:

Medeniyetin millî olmadığını, beynelmilel, yâni esasının Avrupalı olduğunu “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” kitabında açık bir şekilde ifade ediyor. Harsı (kültür) millî, medeniyeti beynelmilel olarak târif ederek İslâm medeniyet anlayışını kabul etmez. Ona göre medeniyet farklı etnik grupların oluşturduğu ve birbirlerine aktardığı rasyonel davranış biçimleridir. Kültür ise “ulusun” örf ve âdetlerinden oluşmakta ve kendine özgüdür. Öz Türk kültüründen beslenen Türklüğü koruyarak (öz Türk kültüründen kasıt, İslâm'ın sadece bir unsur olduğu laik Türk kültürüdür) Avrupa medeniyeti içinde yer almak mümkündür.

Medeniyet fen ilmine ait kavramlar, teknik aletler, iktisadî ürünler taklit ve değiştirme yoluyla bir halktan diğer halka geçer. Bu anlayışa göre kültürle medeniyet arasında çatışma vardır. Medeniyet milletlerarası münasebetler ve alışverişlerdir. Teknik ve bilgi alınabilir. Medeniyet “objektif” vasıflar taşıyan ilmî gerçeklerin, sağlığa, ekonomiye ve bayındırlığa ait kuralların, tarım ve ticaret âletleri ve matematik ve mantık kavramlarının” sahasıdır. Değiştirilebilir, aktarılabilir, hars değiştirilemez. Medeniyet sürekli değildir; hars (kültür) süreklidir.

Gökalp: “Avrupa bir akademi: âzâları milletler”

“Garba Doğru” yazısında dinleri ayrı olan cemiyetlerin arasında ortak bir müessese saydığı medeniyet ile din arasındaki ayrım olduğunu ileri sürer. Hülâsa ifadeyle, Gökalp'in “Medeniyet” anlayışında İslâm yoktur. Ona göre medeniyet Avrupa'dadır. “Medeniyet” adlı şiirinde fikirleri ve duyguları inandığı gayet açık:

“Avrupa bir akademi: Âzâları milletler / Her biri bir nurlu deha, çünkü ayrı harsı var / Avrupa bir üniversite: Hocaları milletler / Her birinin bir ihtisası, bir örneksiz dersi var / Bu nurlardan biri sönse medeniyet loş kalır / Derslerden biri durur, bir kürsüsü boş kalır / Medeniyet milletler arası yazılacak bir kitap / Her faslını bir milletin harsı teşkil edecek / Medeniyet bir konser ki birçok çalgı, saz, rübap / Birleşmekle bir ahengi ancak tekmil edecek / Bu kitabın bir mebhası eksik olsa okunmaz / Bir âleti yoksa ahenk gönüllere dokunmaz.” (Yeni Hayat- Şiirler-Ziya Gökalp, Ötüken Neşriyat)

Gökalp: “İslâm medeniyetinden kopmadan Batı medeniyetine geçiş olmaz”

Gökalp, Mehmed Âkif'in aksine modern medeniyetin kökten alınması gerektiğini savunur. Ona göre Batı medeniyetine intikal, Türklerin kendi öz kültürlerini ve dinlerini terk etmeleri mânasına gelmez. Çünkü din, kültür ve medeniyet birbirine ircası mümkün olmayan farklı toplum gerçeklikleridir. Ancak onları modern toplumun bünyesinde uzlaştırmak mümkündür. İslâm medeniyetinden kopmadan Batı medeniyetine geçiş olmaz. Doğu, yâni İslâm medeniyeti bütünüyle bırakılmalı, Türk kültüründe kalarak Batı medeniyetine geçilmelidir. Bir fikir faciası olan bu sözleri Gökalp söylüyor. (Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak”

Gökalp'e göre “Medeniyet dine bağlanamaz”

“Medeniyetin dinin temellerinde inşa olunmadığını, medeniyeti muasır Avrupa'da aramak gerektiğini, hiçbir medeniyet hiçbir dine bağlanamaz. Bir Hıristiyan medeniyeti olmadığı gibi bir İslâm medeniyeti de yoktur” diyen Gökalp medeniyetin dinin temellerinde inşa olunmadığını, medeniyeti muasır Avrupa'da aramak gerektiğini ileri sürer. Ona göre Doğu ve Batı medeniyetinin kaynaklarını İslâm ve Hıristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramak gerek. Halbuki medeniyetin oluşmasında dinin esas olduğu dünyânın bütün ilim erbabının kabul ettiği bir gerçek. Bin yıllık Müslüman Türklükte kültürün de medeniyetin de zemini İslâm'dır.

Gökalp: “Türkçüler Garp medeniyetine girmeli”

Gökalp, adı geçen kitabında iddiasını şöyle sürdürür: Bir medeniyet birçok kavim ve devletleri içine alabildiği gibi bir ulus zamanla medeniyet de değiştirebilir. Asya'da iken Uzak Şark medeniyet dairesine, İslâmî Sultanlık döneminde Orta Doğu medeniyet dairesine dâhil olan Türkler, hars birliğine dayanan ulus olunca Batı medeniyeti dairesine girmeleri gerekir. Kültür kavramı dinden ayrı bir oluşumdur. Hars (kültür) ve medeniyeti ayrı gördüğünü, medeniyetin uluslararası hususiyetleri sebebiyle harsa zarar verilmeden alınıp değiştirilebileceğini savunur. Dolayısıyla Doğu (İslâm) medeniyetinden Batı medeniyetine kolayca geçmek mümkündür.

Ona göre, Tanzimatçılar yenileşme hareketlerinde Batı medeniyetine tam olarak dâhil olamadılar. Türkçüler, Bizanslı olan Şark (İslâm) medeniyetini büsbütün terk ederek Garp medeniyetini tam bir sûrette almak istediklerinde azimlerinde muvaffak olacaklardır. Avrupa medeniyetine kesin bir sûrette girmedikçe, Milletler Cemiyeti'ne girmemizden bir fayda hâsıl olmaz. Türkçü olanlar, Türk kültürünü koruyarak Garp medeniyetine tam ve kati surette girmek isteyenlerdir. Kapitülasyonlarla Avrupa' nın haricinde telâkki olunan bir milletiz. Japonlar Avrupaî bir millet sayıldıkları hâlde, biz hâlâ Asyaî bir millet addolunmaktayız. Bunun sebebi de Avrupa medeniyetine tam bir sûrette girmeyişimizdir.

Gökalp'in bu düşüncelerine karşı inandığımız ve doğru bildiğimizi şöyledir: Türklüğümüz Hakk'a tapan Türklüktür ve İslâm medeniyet dairesindedir. Gökalp'in Türkçülüğü ise Batıcı ve sekülerdir. İslâmlaşınca millet hüviyeti kazanan Türklerin İslâm medeniyetinden olması tabiri caizse farz hükmündedir.

“Hars ve Medeniyet” başlıklı yazısına göre cemiyette uyumu sağlayan harsî(kültürel) değerlerdir. Medeniyet ise cemiyetin üst tabakasını başka cemiyetlerin üst tabakalarına bağlayan müesseselerdir. Mevlânâ aruz vezniyle Farsça şiirler yazdığı ve Anadolu'da olduğu gibi İran ve diğer İslâm ülkelerinde de üst tabakaları birbirine bağladığı için “medenî cereyan” dan ibarettir. Yunus Emre hece vezniyle ve halk Türkçesiyle yazdığı ilahiler halk arasında bir vicdan sağladığı için harsîdir.

Gökalp'ın çelişkileri bununla bitmez. “Osmanlı hayatında medeniyetin tesiri, o devirdeki cemiyetin üst tabakasını oluşturan ince bir zara benzer. Bu ince zarın altında, kımıldayan, derinleşen, yükselen samimi bir hayat vardır ki, Türk harsı işte o idi. Osmanlı Millî mûsikîsinin tek rakibi Acem mûsikîsi iken üstüne bir de Fransız mûsikisi eklenir. ” diyerek facia derecesinde bir yanlışlıkla hars ve medeniyet kavramını ikiye ayırır. Daha da ileri giderek, mahiyeti bir fakat derece ve üslûp farkı Osmanlı Türk mûsîkîsini “Halk mûsikîsi Osmanlı mûsîkisi” diye ikiye ayırır ve Osmanlı mûsîkîsini Farâbî'nin Bizanstan tercüme ettiği mûsikî olarak yaftalar.

Öyle ki “Millî harsımızı Avrupa medeniyeti ile bağdaştırabiliriz…” diyecek kadar zihniyet kayması yaşar ve Osmanlı-İslâm medeniyet zemininden uzaklaşır. Bir facia olan çelişkileri kendi cümleleriyle şöyle:

“Niçin bu ülkede yaşayan iki tip, Türk ile Osmanlı tipi, birbirine bu derece zıttır? Niçin Türk tipinin her şeyi güzel, Osmanlı tipinin her şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm sahasına atıldı, kozmopolit oldu, sınıf menfaatini, millî menfaatin üstünde gördü…” (Türkçülüğün Esasları)

Bu ifadeleriyle Osmanlı asırlarını Türk kültüründen ayırır. Fakat Osmanlı'dan neyi kastettiğini belirtmez. Azınlıkların içinde olduğu Osmanlı apayrı bir mevzudur. Elbette yozlaşan taraflarıyla kabul edilmez. Halbuki Osmanlı medeniyeti ve irfanı deyince Osmanlı Türkü'nün yekpâre olarak hâkim olduğu kültür ve medeniyetten bahsetmek gerek. Mevlâna da, Yunus da, Hac-ı Bayram-ı Veli de, Itrî'inin ilahileri de, Kerem ile Aslı da, Sümmani'nin türküleri de, medrese de tekke de mahiyet olarak aynı zeminden fışkıran, fakat derece farkı olan Osmanlı Türk kültür ve medeniyetinin kaynaklarıdır.

Güngör: “Gökalp, Türk kültürünü yanlış anlayanların en kaliteli örneğidir”

Bu sahanın ustası Prof. Dr. Erol Güngör, “Türk Kültürü ve Milliyetçilik” kitabında (s.81-82-83) Gökalp'in Osmanlı'yı ve medeniyeti bilmediğini söyleyerek tenkit eder. Mevzuun önemine ve tutucu Gökalp taraftarlarının gayr-ı ilmî tepkilerine karşı uzun bir iktibas yapmak durumundayız:

“Gökalp'in bu fikirleri Anadolu'dan İstanbul'a tahsile gelen delikanlıların ilk aylarda çektikleri ruhî sıkıntının tesiri altında söylenmiş gibidir. Türk tarihi kültürü hakkında bu gün de pek çok yazarlarımız ondan daha sağlam bir görüş kazanmış değillerdir. Bu yüzden biz Gökalp'i burada Türk kültürünü yanlış anlayanların en kaliteli örneği olarak bahis konusu yapıyoruz. Onun Osmanlı tarihini bilmeyişi yüzünden düştüğü apaçık hatâları tekrar teşhir etmeye lüzum yok. Kozmopolit ve cahil insanların büyük bir devleti yüzlerce sene idare etmesi, üstelik bunların Türk halkını uşak gibi kullanarak saltanat sürmesi her şeyden evvel eşyanın tabiatına muhaliftir. Kültür üzerinde yürüttüğü mütalâaya gelince, Gökalp'e göre halk kültürünün mahsulü olan şiir, mûsikî, el sanatları, sosyal hayata ait normlar ilh. Osmanlı münevver kültüründen farklı ve ondan üstün şeylerdir, çünkü bunlar millî yaradılışlardır.(…) Bu yüzden Türkçüler millî kültürü kurarken Osmanlı'nın tamamen zıddı olan halk kültürünü örnek almalıdırlar. Fakat Gökalp, Fuzûlî'nin Leylâ ile Mecnun'u karşısında Şah İsmail masalının, Bâkî'nin şiiri karşısında Dadaloğlu'nun, Ebussuud karşısında Bektaşî babalarının tutunamayacağını fark ettiği için başlangıçtaki yanlış iddiasını bir başka hatâ ile kapatmaya çalışıyor: Türk halk kültürü bütün parlaklığına rağmen medeniyetin imkânlarından mahrum olduğu için geri kalmıştır, şu halde münevverin vazifesi bu kültüre Batı medeniyetini aşılamaktır. Gökalp burada devleti yıkılan Osmanlı'nın kültürünü de yıkmaları için Batılılardan imdat ister gibidir. Yerli bir kültüre yabancı bir medeniyetin aşılanması mümkün oluyorsa bizim kültürümüze onun Doğu medeniyeti dediği niçin aşılanamamıştır?”

Erol Güngör'ün tenkidinin hülâsası şöyle: Gökalp'in Doğu medeniyeti diye küçümsediği medeniyet, İslâm âleminde Türk hâkimiyetinin kurulmasıyla Türk medeniyetinin en gelişmiş örneği olan Osmanlı medeniyetidir. Bu medeniyetin kaynaklarıyla halk kültürünün kaynakları arasında fark yoktur. Osmanlı ülkesini köy ve kasabalarına kadar dolaşan Evliya Çelebi'de açıkça görüleceği üzere Türkler halkı, münevveriyle mütecanis, âhenkli ve son derece yaygın bir kültür meydana getirmiştir. Kültürün temel kıymetleri hem halk, hem idareci ve münevver üst tabaka tarafından paylaşılmaktadır. Herkes aynı tanrıya kulluk eder, aynı peygamberin yolunda gider, aynı devlete hizmet eder, aynı dili konuşur, aynı hayat felsefesine, aynı ideallere sahiptir, dostları ve düşmanları aynıdır. Bu milletin ilim ve terbiye müesseseleri olan medreseler ve tekkeler sadece İstanbul'da Osmanlı münevverini veya Anadolu'da Türk halkını yetiştiren yerler değildir. Her iki müessese de memleketin en ücra köşelerine kadar her yerde kurulmuş ve göçebe Türk aşiretlerinden toprağa bağlı bir millet meydana getirmişlerdir. Erzincanlı demirci ile İstanbul'daki sultan aynı tarikatın mensubudurlar; Van medresesindeki köylü çocuğu ile İstanbul'daki şeyhülislâm aynı tip tahsilden geçerler ve köylü çocuğu bir gün İstanbul'a gelip Şeyhülislâm olur. İstanbul'un taşradan farkı bu kültür müesseselerinin en kalitelilerine sahip oluşudur. Bu yüzden taşradaki bütün parlak zekâlı ve eli kalem tutan halk çocuklarının idealinde İstanbul'a gitmek ve oradaki üstadlardan feyz almak vardır. Türk devletleri arasında idarecileriyle halkı aynı dili, yâni Türkçeyi konuşan ve kullanan tek devlet de Osmanlı devleti olmuştur. Aslı Türk olmayanları bile Türkleştiren Osmanlı kültürünü Türklere yabancı saymak kolay anlaşılır şey değildir. Bizim münevverlerin -Ziya Gökalp başta olmak üzere- düştükleri üçüncü büyük hatâ da kültür yayılması ve değişmesini yanlış anlamalarıdır. Bir milletin bütün zümrelerinin o milletin kültürüne eşit derecede iştiraki imkânsızdır. Onun (Gökalp'in) yanıldığı husus münevver ve halk kültürleri arasındaki şekil ve üslûp farklarını bugünkü cemiyetimizde olduğu gibi bir mahiyet farkı hâlinde görmesidir. Aynı hatâya kültür ve medeniyet değişmesi hakkında verdiği izahlarda da rastlıyoruz.” (Güngör, a.g.e., s.83-84)

Gökalp'in temel yanlışı, Türk milletine, diğer akraba soydaşlarıyla aralarındaki farklılıkları, dinî, edebî ve geleneklerinin kaynağını ve Anadolu'daki İslâmlaşmayı dikkate almadan tek tip bir şema üzerinden bakmaktır. Erol Güngör'ün belirttiği gibi fahiş derecede yanılmıştır.

Meşrutiyet Dönemi münevveranından Hüseyin Kâzım Kadri de Gökalp'in medeniyet anlayışını tenkit eder: ‘Osmanlı lisanı', ‘Osmanlı edebiyatı', ‘Osmanlı kavâidi' tabirleri siyasetin bir hatası olmakla beraber Osmanlı hanedanın tesis etdikleri hükümete mensup olan Türklerin lisanı, edebiyatı mânası da gelir. Osmanlıca tabir edilen bir medeniyet lisanında, zamanın ve selika ve şivenin ınkılâbatına göre yapılacak tadilât ve ıslahatın lüzumunu inkâr edecek değiliz. Gökalp'in Medeniyet-i Garbiyenin muhtelif zamanlarda ve dünyanın birçok yerlerinde ne gibi fesad ve tereddiye, mezâlim ve i'tisafâta…bâis olduğunu gördük. Bunun İçin ‘İslâm Türk kalmak' mecburiyeti katî ve hayr-ı kâbil-i münakaşa olduğu halde, medeniyet-i garbiyeden her gördüğümüz şeyin iktibas edilmesi tehlikeden hâli değildir. (H.Kâzım Kadri, Ziya Gökalp'in Tenkidi, s.124)

Ahmet Kabaklı da Gökalp'in “Osmanlı ve Türk harsı” ayrımını yanlış bulur: Gökalp, Türk harsı ile Osmanlı medeniyetini birbirinden ayırmaya çalışırken, İslâm dini ve Osmanlı İmparatorluğunun Türklüğün bünyesi, vicdanı ve harsı üzerinde yaptığı köklü değişmeleri unutmuş görünür. Meselâ bir Yakut Türk'ü ile Anadolu Türk'ü arasındaki hars farkını düşünmek lâzımdır. Anadolu'daki Türk'ünü öteki soydaşlarından ayıran sebepler arasında, kudretli, egemen bir imparatorluğun etkilerini söylemek istememiştir.” (Ahmet Kabaklı, Bu Dünyadan Kimler Geçti, s.67

Prof. Dr. Faruk Timurtaş'ın söyledikleri de bu yöndedir: “Gökalp, Osmanlı ile Osmanlı Türk'ünü tefrik etmediği için hücumlarındaki haksızlık bu noktadan ileri geliyor. Edebiyat, mimari ve mûsikîde yanlış düşünüyor.” (Kabaklı, a.g.e., s. 76)

Türk İslâm kültürüne ciltler dolusu eserlerle büyük hizmetleri olan, milliyetçiliği Osmanlı'dan koparmayan, Türk'ün Osmanlı devresine “Kurucu Güç ve Osmanlı Mucizesi” yazısında (Türk Yurdu dergisi, Aralık-Ocak 2000/ 148-149) Îman, Amel, Tasavvuf zeminde bakan Nevzat Kösoğlu kanaatimizce hissî bir yakınlıkla Gökalp'in Türklük, medeniyet ve kültüre bakışını tenkit etmiyor. Türk kültür tarihimizin bu usta ismi Gökalp'in fahiş hatâlarını yazmış olsaydı, Türklüğün ölçülerini ve zeminini karıştıran milliyetçi çevrelere büyük faydası olacaktı. Kösoğlu ki, “Osmanlı, Türk-İslâm câmiasında kültür bütünlüğünü sağlar, üslûp birliği kurar. Hâkan ve saray merkezdir; halka halka genişleyen çevrede zenginlik değişir ama hayat üslûbu aynı kalır. Dünyâyı aynı kelimelerle tavsif ederler, aynı mukaddeslere sahip olarak münasebetlerini tanzim ederler, hayatı şekillendiren değerleri müşterektir. Herkes aynı fetvayı alarak hayatını tamîm eder. Osmanlı'da, başından itibaren, yazılı veya yazısız ölçüler aynıdır; Kitâb tektir” diyen bir şahsiyettir.

Gökalp'in, yukarıda görüşlerine zıt bir Türklük ve medeniyet düşüncesiyle yanlış yolda olduğunu yazmak Kösoğlu'ndan beklenirdi. “Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp” adlı kitabında Gökalp'i âdeta “doğru anlamamızı” ister gibidir.

Ona göre aslında medeniyetler de kültürlerin karşılaşmasından ve karışmasından meydana gelir. Hars millî, medeniyet ise milletlerarasıdır. Hars, tabiî bir gelişmenin sonucudur ve topluma aittir. Medeniyet ise sunidir ve fertlerin iradesiyle meydana gelmiştir. Dolayısıyla milletler zaman içinde medeniyet değiştirecektir.

Osmanlı-İslâm medeniyetine karşıdır

Ona göre, “Osmanlı medeniyeti dediğimiz bir mecmua vardır ki, bütün unsurları cansız an'anelerden ibarettir. Türk harsı adını verdiğimiz başka bir manzûme vardır ki bu da baştanbaşa canlı an'anelerden mürekkeptir. Bugün inkılâpçı Türkiye inkılâp yaparken Osmanlı medeniyetini değiştiriyor. Türklüğümüze gelince bunların mecmuuna hars nâmı verilir. Ergenekon hayatı yaşayan Türk halkının harsı vardı. Osmanlı medeniyeti bunun üzerini kapatarak, şimdiye kadar görünmesine mâni olmuştu. Şimdi o, yeni bir Bozkurt'un rehberliği ile bu Ergenekon'dan sağlam ve dâhi bir millet olarak meydana çıkıyor.”

Hülâsa ifadeyle, Gökalp M. Kemal'i kast ederek “Yeni bir bozkurt rehberliğinde” Batılılaşmış laik muasır bir medeniyeti “ülkü” olarak gösteriyor. “Cansız dediği an'aneler” İslâm'dan neşet eden değerlerdi. Sual şu: Türkiye'nin, Mehmed Âkif'in mi, Gökalp'in mi medeniyet anlayışına ihtiyacı var?

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Ahmet Doğan İlbey
Okunma sayısı: 19
E mail: yenisoz.com.tr
 
DOĞRULUŞ
Online Kişi: 16
Bu Gün: 65 || Bu Ay: 11604 || Toplam Ziyaretçi: 1471153 || Toplam Tıklanma: 37939770