
| Kategori : / DİL KALESİ | Okunma sayısı : 201 |
TDK binlerce “Türkçeleşmiş” kelimeye savaş açtı. Hedef, onları unutturmaktı. Bu kelimeler asırlarca evvel Türkçeye girmiş, herkes tarafından kabul edilip benimsenmiş, sevilmiş; buna rağmen TDK tarafından “Arapça, Farsça, Osmanlıca, yabancı kelime” gibi sıfatlarla yaftalanmaktan kurtulamamıştır. Hâlbuki “Arapça, Farsça, Osmanlıca, yabancı kelime” diye yaftalanan bu kelimelerin çoğu ses ve ma’nâ bakımlarından yerli ve millî birer sîmâ kazanmışlardır.
Bu kelimelerimizden biri de “edebiyat”tır. Şimdi “edebiyat”ın başına gelenleri bir hatırlayalım:
"Edebiyat"ın Başına Gelenler
TDK, “edebiyat”ı unutturabilmek için birçok yol denedi. Evvelâ 1935 senesinde “edebiyat” kelimesine “Osmanlıca” damgasını vurdu. Sonra onun yerini tutması için “yazın” diye bir kelime uydurdu. (TDK bu “yazın” kelimesini hâlâ kullanıyor.)
TDK 1948’de çıkardığı Edebiyat ve Söz Sanatı Terimleri Sözlüğü’nde de “edebiyat” kelimesi hakkında aynen şunları demiş: “Edebiyat kelimesi yabancı bir kelime olduktan başka anlam bakımından konusu ile de hiç bir ilgisi olmadığından, Türkçe karşılığının bulunması gereken terimlerden biridir. Bunu için şimdiye kadar Betikler, Yazınlar, Yazna gibi karşılıklar ileri sürülmüştür.” (Bu cümlelerde ifâde kusuru ve imlâ hatâları görüyorsanız bu, benim kabahatim değil; TDK ya Edebiyat ve Söz Sanatı Terimleri Sözlüğü’nde bu şekilde yazmış yâhut internet sitesine böyle aktarmış.)
Kurum’umuz “edebiyat”a “Osmanlıca” muamelesi yapmaya devâm etti. 1974’te çıkardığı Yazın Terimleri Sözlüğü’nde “edebiyat”a yine “Osmanlıca” dedi. 1978’de hazırladığı ÖZLEŞTİRME KILAVUZU’na göre de “edebiyat” kelimesi “Osmanlıca artığı yabancı sözcükler”den biriydi; hâlâ kullanan varsa derhâl bundan vazgeçmeli, yerine “yazın”ı tercîh etmeliydi.
"Edebiyat"ı Terk Ettik mi?
Millet “edebiyat”ı bir türlü terk etmedi, “yazın”ı da - TDK’nin onca gayretine rağmen - henüz fark etmedi. TDK de aklına gelen bütün alternatiflere (yazın, gökçe yazın, betikler, yazınlar, yazna…) rağmen “edebiyat”ı sözlüğünden çıkar(a)madı. Çıkar(a)madı, ama TDK sözlüklerinde “yazın” ve benzeri tuhaf îcatlar da hâlâ yerini koruyor. (Şimdi ya ikisinden biri diğerini iyice zayıflatacak ya da birinin ma’nâsı aşınıp az veyâ çok değişecek.)
Bu Israr Niçin?
Bu ısrar niye? Durup dururken niçin kelime imalâtı yapıldı?.. Türkçedeki "yazın"la alâkası olmayan bu “yazın” türedisi hangi maksatla sözlüğümüze, dilimize ve kafamıza zorla sokuluyor? Asırların “edebiyat”ından ne istiyorlar? Onunla ne alıp veremedikleri var? Bunlardan da vazgeçtik, şunu cevaplasınlar:
- “Edebiyat”ın yerine “yazın”ı getirmeye çalıştığınız 1935’ten beri bunun zırnık bir faydası oldu mu? Olduysa kime, neye, nasıl?..
TDK’ciler bu mevzûda yukarıda ileri sürdükleri bahâneler (Osmanlıca artığı yabancı olması) dışında ne diyebilirler acabâ?
Herhâlde şöyle bir şeyler:
- Efendim, “edebiyat” zor, “yazın” ise kolay… Biliyorsunuz ki “edebiyat” kelimesi tam dört hece: e-de-bi-yat… “Yazın” öyle mi ya?.. Bakın, “ya-zın”… Gördünüz, değil mi? Biz yurttaşlarımızın diline takılan böyle güçlükleri hep çözüyoruz. Bulduğumuz diğer kolaylıklar için bizi izlemeye devam edin.
Sonracığıma, asırlarca “edebiyat” yaptık da ne oldu? Beynimiz sulandı, gözümüz bulandı. Köhne “edebiyat”tan kurtulup büyük bir sevinçle “yazın”a hoplayalım, kafayı toplayalım!..
"Yazın" Yetmedi, "Gökçe Yazın" Geldi
TDK, “edebiyat”ı unutturabilmek için “yazın”ın îcâdıyla yetinmedi. Bir yedeğini de bulmalıydı ve buldu: gökçe yazın. (Aslında TDK kurulduğundan beri hep böyle tedbirli davranmış, tutturamadığı kelimeler yerine hemen bir başkasını bulmuştu. Meselâ “kelime” yerine önce “tilcik” demiş; bunu tutturamayınca “sözcük”ü imal etmişti. Çünkü “kelime” Arapçaydı ve canı cehennemeydi.)
Fakat bu işte bir tuhaflık vardı. Çünkü bulunan yedek eleman (gökçe yazın) asıl eleman(yazın)ı da içinde barındırıyordu.
Peki ama “yazın”ı ileri sürmüşken “gökçe yazın”a ne lüzum vardı ki? “Edebiyat”ın yükünü “yazın” tek başına taşıyamaz mıydı? Zavallı “yazın”ın yardıma ihtiyâcı mı vardı? Ne olmuştu ki?.. Bu soruları TDK’ci büyüklere sorabilseydik acabâ nasıl bir cevap alırdık? Zannediyorum hık mık edip aşağıdakilere benzer lakırtılar ederlerdi:
1. “Yazın”ı uydurduktan – şey, pardon “türettikten” – sonra fark ettik ki “edebiyat”ın yanında biraz kuru ve cılız kalacak. Netîcede “yazın”ı tutturamayabilirdik. Zâten bu milletin neyi tutup tutmayacağını ancak Allah bilir. Halkımız böyle çöp gibi şeyleri sevmez, nitekim gelin alırken de eti budu yerinde olanını tercih eder. Bir dirhem et bin ayıp örtermiş. Biz de “yazın”ı önce besiye çektik. Sonra da biraz allayıp pulladık, oldu size “gökçe yazın”… (Gören mâşallah desin! Desin, ama millet bu güzel, gökçe gelini de beğenmedi. Ne olacak işte, zevksiz, şeyyy… “beğeni”siz insanlar!..)
2. Her ne kadar biz “yazın”ı “yaz-mak” fiilinden türettiysek de Türkçede zâten mevcut olan ve “Yazın gölge hoş, kışın çuval boş.”sözündeki “yazın: yaz mevsiminde” zarfının gölgesinde kalacak gibiydi. Tabiî bir de aynı “yaz”ın genitif hâli vardı ve bunlar birbirine karışırdı. (Rahmetli nenemin “Yazın artığı, kışın katığı.” sözündeki “yazın”ı kasdediyorlar.)
3. “Edebiyat"ın başaramadığını “yazın”ımız halletsin, o yapamazsa “gökçe yazın” becersin diye...
4. Olsun, fazla söz göz çıkarmaz ki… Zâten diğer birçok kelimeyi de ortadan kaldırabilmek için aynı şeyi yaptık.
"Edebiyat"ın Âilesi de Vardı
Tedbirli kafalarla dolu TDK’miz sâdece “edebiyat”ı yok etmekle bu işin bitmeyeceğini biliyordu. “Edebiyat”ın bir de âilesi vardı: edebî, edebiyatçı, edebî eser filân… Bunları paçalarından tutup atmalıydı; evlerine de yepyeni bir familya getirmeliydi. Ve hemen bulup getirdiler.
Yeni taşınanların çok farklı isimleri vardı: yazıncı, yazıncılık, yazın eri, yazınsal, yazın bilimi, yazın bilimci, yazın dili… (Gördüğünüz gibi, hepsi de çağdaş kılıklı şeyler… Ne köhne Nedîm’i hatırlatıyor ne gazeli ne de Leylâ ile Mecnûn’u… Hattâ Dertli, Karacaoğlan, Ahmet Hâşim, Yahyâ Kemal, Reşat Nûri, Peyâmi Safâ; Tanzîmât, Servet-i Fünûn; Rübâb-ı Şikeste, Safahât, Çalıkuşu, 9. Hâriciye Koğuşu’nu bile asla aklınıza getirmez. O kadar modern…)
Türk Lehçelerinde "Yazın" Kelimesi Var mı?
Fakat aklımıza başka bir şeyler geldi: Acabâ bu bizim beğenmediğimiz “yazın” kelimesi diğer Türk lehçelerinde var mıydı? Eğer varsa “yazın”ı kabul etmeyen bu millete bir “yuh” çekmeliydi. Ne olacak, câhiller!.. Ben de cehâlet duvarımdan bir taş daha düşürmek için açtım TDK’nin internet sitesini, baktım oraya. Ama o da ne?.. Diğer Türk lehçelerinin (Âzerî, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen ve Uygur Türkçelerinin) hiçbirinde “edebiyat” yerine kullanılan bir “yazın” kelimesi yok… Hepsinin kullandığı kelime: "edebiyat"... Bunu, Ahmet Yesevî Üniversitesi tarafından hazırlanan ve TDK’nin de internetten verdiği Türk Lehçeleri Sözlüğü’nden tesbît ettim. (Benim yaptığım tesbitte bir hatâ varsa TDK’li büyüklerimizden düzeltmelerini beklerim.) Haddimi aşarak bir kitaba daha baktım. Prof. N. A. BASKAKOV’un redaktörlüğünde G. A. GAYDARCİ, E. K. KOLTSKA, L. A. POKROVSKAYA, B. P. TUKAN tarafından hazırlanıp Prof. Dr. Abdülmecit Doğru ile Prof. Dr. İsmail Kaynak tarafından tercüme edilen GAGAUZ TÜRKÇESİNİN SÖZLÜĞÜ’nde de “edebiyat” ma’nâsına gelen bir “yazın” kelimesi yok… Demek ki Gagauz Türkçesi’nde de – Türkiye Türkçesinde olduğu gibi - “yazın” kelimesi “yaz mevsiminde” yerine kullanılıyormuş.
Anladığım kadarıyla TDK “edebiyat”ımızı “Osmanlıca artığı, yabancı, Türkçe karşılığının bulunması gereken terimlerden biri” olarak görmüş. Unutturmak için de bir sürü zahmetler çekip “yazın, gökçe yazın” gibi kelimeleri imal etmiş. (Sakın, kelime imalâtının kolay bir şey olduğunu zannetmeyin.)
Ama iş sadece “edebiyat, edip, edebiyatçı, edebiyatçılık…” ile bitmiyordu. Bunların etrâfında “Osmanlıca artığı, yabancı, Türkçe karşılığının bulunması gereken” başka kelimeler de vardı; onlara da “öz Türkçe” karşılıklar bulunmalıydı. Araştırmaya devam ettim.
Diğer "Edebî" Kelimeleri Ne Yaptılar?
Aklıma gelen “edebî” tâbirlerden birkaçı hakkında TDK’nin ne yaptığına baktım. (Tabiî ki mürâcaat ettiğim yerler yine TDK’nin kitapları ve internet sitesiydi.) Gördüm ki TDK “Osmanlıca artığı, yabancı, Türkçe karşılığının bulunması gereken terimler”den bir kısmına “öz Türkçe” karşılıklar bulmuş, ancak kimilerini olduğu gibi bırakmış.
Meselâ Arapça asıllı “hikâye”nin yerine “öykü”yü bulmuş; ama Fransızca olan “roman”a dokunmamış.
Meselâ Arapça asıllı “şiir”i “koşuk”lamış; ama İtalyalı olan “tiyatro”ya gelince sesini hiç çıkarmamış.
Meselâ Arapça asıllı “mısra, kaafiye, vezin”i bir türlü sevememiş, onları atıp yerlerine “dize, uyak, ölçü”yü getirmiş; ne gariptir ki Avrupalı “akrostiş”i sevmiş, tekrar Avrupa’ya yollayamamış.
Meselâ Arapça asıllı “tasvir, tahrir, tahkiye”yi terk edip onları “betimleme, yazma, öyküleme” yapmış; ne var ki Fransızca “kompozisyon”a hiçbir şey yapmamış.
"Yazman" da Ne Oluyor?
Mevzû “edebiyat” olunca “edib, muharrir” kelimelerini de merak ettim. Onlar nasıl ölmüşlerdi? Kısaca şöyle:
TDK’miz 1935 yılında hazırladığı OSMANLICADAN TÜRKÇEYE CEP KILAVUZU’nda “muharrir, edib” karşılığında iki kelime bulmuş: yazman, yazar… “Edib”in cem’i olan “üdeba”yı da “yazmanlar” diye karşılamış. Bunlardan “yazar”ı herkes biliyor, anlıyor. Diğerine (yazman) n’oldu acabâ? 1978’de hazırladığı ÖZLEŞTİRME KILAVUZU bu kelimeyi şöyle açıklamış:
Yazman: kâtip, sekreter
Yâhu, bu “kâtip, sekreter” de neyin nesi, kimin fesi?..
Peki, hani edib, muharrir?.. 1935’te “yazman” kelimesi (Hadi TDK’ce söyleyeyim, “tilcik”i, şeyy, affedersiniz “sözcük”ü) “edib, muharrir” ma’nâsında değil miydi?.. Onlar nereye uçtu, bu “kâtip, sekreter” nerden geldi?.. Acabâ zühûlen mi öyle yazmışlardı?
Hayır, ortada bir zühul filân yoktu. Çünkü ÖZLEŞTİRME KILAVUZU’nda “yazman” maddesinin hemen altında şu madde vardı:
Yazmanlık: kâtiplik, sekreterlik
Demek ki TDK’miz bu “yazman” kelimesinin ma’nâsını sessiz sedâsız değiştirivermişti. Yâni “yazman”ı cezâlandırmış; rütbesini indirmişti. (Merak ettiğim şu: 1930’lu 1940’lı yılların öz Türkçeci muharrirleri “yazman” unvânını benimsedikten sonra “kâtiplik, sekreterlik” derecesine düştüklerinde ne hissettiler acabâ?..)
Niye böyle yapıldı?.. “Yazman”ın “yazar”dan ne eksiği vardı ki?..
Sonradan öğrendik ki bu değişiklik 1978’de değil, 1945’te yapılmış. Meğerse zavallı “yazman”ımız “muharrir”lik koltuğunda yalnızca 10 sene oturabilmiş. Bir kelimenin ma’nâsı sâdece 10 yılda böylesine değişir mi peki?.. (Dünyâyı bilmiyorum, ama Türkiye’de değiş(tiril)ir... Netîce itibâriyle bu “yazman”ın patenti TDK’ye âit… O da kendi malında istediği tasarrufu yapabilir. Bu tür tasarrufları başka kelimelerde de yapmıştı. Meselâ patenti yine kendisinin olan “sorun”a 1935’te “Mes’ul = Responsable” ma’nâsını, “sorum”a da “mes’ele, bab, husus” ma’nâsını uygun görmüştü. Sonradan bu iki kelimenin eşlerini karşılıklı olarak değiştirdi. Kime ne?..)
TDK’den beklediğimiz, “edebiyat”ın da “yazın”ın da asıl yerlerini korumasıdır.
"Edebiyat" ne "Yazın" ne?
“Edebiyat” Orhun Kitâbeleri’dir, Oğuz Kağan Destânı’dır, Dede Korkut Kitâbı’dır.
“Edebiyat” Kutadgu Bilig’dir, Dîvânü Lûgaati’t-Türk’tür, Mevlid-i Şerîf’tir.
“Edebiyat” Nasreddîn Hoca’dır, Mevlânâ’dır, Yûnus’tur, Fuzûlî’dir.
“Edebiyat” dîvândır, cönktür.
“Edebiyat” mesnevîdir, kasîdedir, gazeldir, rubâ’îdir, şarkıdır.
“Edebiyat” ilâhîdir, nefestir, koşmadır, semâîdir, mânîdir, türküdür.
“Edebiyat” şiirdir, romandır, hikâyedir, masaldır, Karagöz’dür, Ortaoyunu’dur, tiyatrodur.
“Edebiyat” beyittir, mısrâdır, kaafiyedir, rediftir, aruzdur, hecedir
“Edebiyat” Tanzîmât’tır, Servet-i Fünûn’dur, Fecr-i Âtî’dir, Millî Edebiyat’tır, Garip’tir, İkinci Yeni’dir.
“Edebiyat” Çanakkale’dir, İstiklâl Marşı’dır, Kendi Gök Kubbemiz’dir, Han Duvarları’dır, Kaldırımlar’dır.
“Edebiyat” mecmuadır, cerîdedir, kitaptır, fasiküldür, cilttir.
“Edebiyat” gönüldür, bülbüldür, güldür.
“Edebiyat” bahardır, heyecandır, hazandır, hüzündür; hasrettir, gurbettir, derttir.
“Edebiyat” yiğitliktir, meydandır, na’râdır.
“Edebiyat” sevdâdır, hulyâdır, rûyâdır.
“Edebiyat” anlatmakla bitmeyen, zengin, rengîn ve engin bir dünyâdır…
Türkçemizde onun yerini tutacak başka bir kelime yoktur...
“Yazın” mı dediniz? Onun “edebiyat”la hiçbir alâkası yoktur. Yalnızca “yaz mevsiminde, yaz aylarında” demektir.
"Edebiyat" isimdir; "yazın"sa zarftır.
“Yazın”ı "edebiyat" yerine kullanmak onun ma’nâsını sulandırıp bozmaktır, türünü değiştirmektir; onu kendisi olmaktan çıkarmaktır...
Onu "edebiyat"ın karşısına çıkarmak saçmalıktır; hem "edebiyat"a hem de kendisine yapılan bir haksızlıktır.
"Edebiyat"ımıza dokunmayın!..