| |
Murat Türker, Yardım için İsrail’in izni beklenmeli miydi hatta müracaat edilmeli miydi? sorusuna cevap olarak, Bediüzzaman Said Nursi’nin tavrının ne olacağını; Üstad’ın Mektubat adlı eserinin ondokuzuncu mektubu’nun zeylinden bazı bölümleri aktararak, meseleye yeni bir boyut ve anlam kazandırıyor.
Türker, Karakalem sitesinde yayınlanan yazısında, Bediüzzaman’ın, içinde bulunduğu duruma karşı resmi çözümler getirmesini isteyen dostlarına neden onların istediği gibi davranamayacağını ifade ettiği 7 maddeden hareketle “Gazze Filosu İsrail’den izin almalıydı” şeklinde basına yansıyan haberlere karşı Said-i Nursi’nin muhalif bir tavrı olacağını delil olarak getiriyor.
Yazıdan bizi arkadaşımız Sinay Avşar haberdar etti. Hakikaten Bediüzzaman’ın dostlarına cevabında önemli noktalar var… Bu ifadelerin bir kısmı Rabbiyle arasındaki dostluğu bu derece ilerletememiş bizler için anlaşılması pek de kolay ifadeler değil. Fakat şahsî menkıbesini kaybetmeye yüz tutmuş bir insanlığa karşı direnirken bu derin menkıbeli hayatlardan sızan ‘kitabî’ sözlere ihtiyacımız var.
Bediüzzaman neden izin istemiyor?
Öncelikle bulunduğu durumun Rabbiyle kendi arasında bir imtihan olduğunu düşünüyor ve müracaatını asıl merci olan el-Vekîl’e yönelttiğini ve bulunduğu her yeri vatan kabul ettiğini söylüyor. Esas sebep ise sonraki maddelerde zikrediliyor: Müracaat kanun dairesinde olur. Bana yapılan muamele ise gayr-ı kanunidir. Kanun tanımayana kanuni yoldan müracaat edilmez… Reddedileceği bilinen şeye yönelmek insana zillet getirir. ‘Haksızlığı hak ittihaz edenlere müracaat haksızlıktır. Hakka karşı hürmetsizliktir.’ Ayrıca ehl-i dinin ehl-i dünyaya müracaat etmesi, dinden pişmanlık göstermek ve meslek-i zındıkayı okşamak demektir. Ben onlara müracaat eylesem, onları fail bildiğim için İlahi takdir beni daha çok sıkıntılara düşürür…
“Müracaat kanun dairesinde olur. Halbuki bu altı senedir bana karşı muamele keyfî ve fevkalkanundur. Menfiler kanunuyla bana muamele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden iskat edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muamele edenlere kanun namına müracaat mânâsız olur… Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak dâvâ etmek ve onlara müracaat etmek bir haksızlıktır, hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâp etmek istemem vesselâm…”
Bediüzzaman’ın söyledikleri özetle böyle. Onun karşısındaki idari emaret de, geçmiş ve hal-i hazırdaki duruşuyla İsrail de ‘zulum odağı’nı temsil etmektedir. Zalime yapılacak yardım, zulmüne mani olmak suretiyledir.
Murat Türker, yazısını şu cümleler ile bitiriyor:
“Mühim yerler vardır. Malesef izzet-i diniye ve ilmiye yerle yeksan olmuş; âlimlerimiz bile ne kelam sarfettiklerini bilmez olmuşlar. Sonumuz hayrola.”
Bizim kanaatimiz şudur:
Ortada bir ictihad farklılığı görülüyor. İmam Yusuf ve İmam Muhammed’in, hocaları Ebu Hanife ile aralarında yüzlercesine şahitlik ettiğimiz gibi.
HaberKültür olarak başında ortasında ve sonunda ‘Özgürlük Filosu’nun arkasında olduk. Karşısında duranlara muhalif olduk. Zulme karşı direnişte, nükleer silahlarla gerçekleşemeyecek büyük bir zafer kazanıldığına inanıyoruz.
Bu harekât gerekliydi. Bu bir hamledir, stratejidir, tarihi tavırdır. En büyük faydası ise yeniden ümmet şuurunu diriltmesi noktasındadır. Etrafımda yüzlerce genç insanın Özgürlük Filosu’ndan ilham alarak kendi hayatlarındaki haksızlıklara karşı mücadeleye giriştiğini gözlemliyorum.
Bunun hafife alınamayacak bir ‘zafer’ olduğunu düşünüyorum. Müslüman insan, zulüm her nereden gelirse gelsin karşı durmak konusunda yürek ve eylem birliği içine girmiştir.
“Feth-i karîb” de bu olsa gerek!
Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.
NOT: Vurgular bize âittir.
|
|