HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Mümin erkek ve kadınlara işlemedikleri şeyler yüzünden eziyet edenler, doğrusu bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.
Ahzab, 33, 58.
HADÎS-İ ŞERİF
Hiç kimse başka bir kimseyi fasıklıkla suçlamasın ve onu küfürle itham etmesin. Eğer itham ettiği kimse dediği gibi değilse, bu sıfatlar muhakkak itham edene döner.
Buhari, Edeb, 44.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir yalana denk gelmeye kalmasın insan, sonra binlerce doğruyu sorgulamak zorunda kalıyor...
Nazan Bekiroğlu
Son Dakika!
Cumhurbaşkanı Erdoğan bakan yardımcılarını atadı    Hamas: İsrail ile ateşkese varıldı    BM'den Gazze çağrısı: Adım atın    İşgalci İsrail Hamas'ı tehdit etti    'Özal'ın kehaneti doğrulanır, 21. yüzyıl Türklerin yüzyılı olur'    SGK'dan emekli maaşı zamlarıyla ilgili açıklama    Abbas'tan uluslararası topluma çağrı    Adnan Oktar'ın yeri belli oldu    Hasta yakınından doktora saldırı    MHP lideri Bahçeli'den 28 gün eleştirisi    FETÖ'nün önde gelen isimlerinden Hancı'ya hapis cezası    'Türkiye Kıbrıs için üzerine düşeni yapacak'    Oktar operasyonunda hazine ele geçirildi    19 kişinin kimliği belli oldu    Cumhurbaşkanı Erdoğan Moldovalı mevkidaşı Dodon ile görüştü   
Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar
Okunma Sayısı: 195
Durduğunuz yer, bakışınızı da, akışınızı da belirler...

Durduğunuz yer, bakışınızı da, akışınızı da belirler...Kitabımız, elbette ki, Müslümanların kitabı. Ama Kitabın hitabı, yalnızca Müslümanlara değil, bütün insanlığa ve varlığadır.

O yüzden bu hakikati her dâim gözönünde bulundurarak, bütün zamanlara ve mekânlara, bütün çağrılara ve çağlara ulaşmamızı sağlayacak o muazzam yer’imizi iyi belirlemeli, belirginleştirmeli ve dünyaya bir şey söyleyeceksek, yerel değil küresel ölçekte konuşabilmeli, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel cümleler kurabilmeliyiz.

HAYATA AKTARILAMAYAN FİKİR, FELÂKET GETİRİR

Söyleyeceklerimiz, bütün insanlığın ve varlığın sorunlarını ihata edecek nitelikte ve kapsamda, bütün insanlığın sorunlarına cevap verebilecek derinlikte ve çapta olmalı.

Ancak bundan sonradır ki, yapacağımız köklü teşhislerin ve tespitlerin, sunacağımız uzun soluklu tahlillerin ve tasvirlerin, derinlikli tariflerin ve tekliflerin bir karşılığının olması sözkonusu olabilir.

Söylenen sözün bir karşılığı yoksa, olmayacaksa, bir değeri de, anlamı da, yeri de yoktur ve olmayacak demektir.

Zira hayata aktarılamayan, insanlığa ve bütün varlığa ruh üfleyemeyen bir fikrin, tatbiki, felâket getirir sadece.

Tatbikat imkânı ve “mekân”ı olmayan, insanı hakikatin çocuğu ve hakikatli bir hakikat yolcusu kılmayan ve insanlığa seslenemeyen, ses veremeyen bir fikriyat, insanın hakikat yolculuğunun önüne sadece aşılmaz barikatlar örer.

ÇAĞ’SIZ BİR ÇAĞRI, NEREYE ÇAĞIRIR İNSANI?

Mekke’de çağrı kuruldu. Medine’de çağrı çağ’ını kurdu. Mekke ve Medeniyet süreçlerinin hasılası olan medeniyet süreci ise bütün insanlığı hakikatin bütün susuzlukları gideren suyundan cömertçe sunduğu bir çağlayan oldu.

Çağrı, çağını kurabilmelidir. Bütün çağrı’lar, çağ’larını kurmak için vardır. Çağ’ını kurmayan bir çağrı yok olmaya mahkûmur... Çağ’ını kurmayan bir çağrının çağrısı, çağ’dan, çağın ağları’ndan başka nereye’dir ki?

Çağını kuramayan bir çağrı, mevcut çağın ağlarının ve bağlarının, bağlamlarının ve kavramlarının içinden konuşur: Bu kaçınılmazdır.

Kaçınılmazdır; çünkü yer’i olmayanın söyleyeceği her şey yersizdir, anlamsızdır; başka bir ifadeyle, hem dayanak’sızdır, hem de dayanak’sız, temel’siz, köksüz olduğu için de dayanık’sızdır. O yüzden en iyi bildiği ve yapabildiği şey, esen rüzgârların önünde sürüklenip durmaktır sadece...

İNSANIN VAROLUŞ SERÜVENİ, YER’İNİ BULMA SERÜVENİDİR

Durduğu yer, insanın bakışını da, gördüğü şeyi de belirler. İnsanın bakışı, yer-bağımlıdır. İnsan, bir yer’den başka bir yer’e gönderilmiştir.

İnsanın varoluş serüveni, yer’ini bulma, konumunu belirleme serüvenidir aslında. İnsan, yerini bulamadığı zaman yerlerde sürünür, esen rüzgârların önünde savrulur durur...

Yer’iniz ne kadar muhkemse, dayanma gücünüz, direnme gücünüz, rüzgârların önünde savrulmama direnciniz de o kadar sağlam olur.

Durduğunuz yer, gördüğünüz şeyi belirler. Yeri olmayanın değeri de olmaz. Yerini yitiren, değer üretemez, değerin kıymetini de, değerini de bilemez.

ÇAĞRI’NIN DEĞERİ, YERİ’NDE GİZLİ

Konum’unuz, konu’nuzu da belirler. Başka bir ifadeyle, mevzi’niz mevzu’nuzu da, muvazenenizi de belirler. Elbette ki, konu’nuz da hem konum’unuzu, konumlanmanızı veya konuşlandığınız yeri, hem de konuşmanızı ve konuştuğunuz şeyi belirler.

Konuşlandığınız yer, konuşmanızı ele verir, konuşmanızın dilini, yerini ve yönünü tayin eder. Konuşmanız, konuşlandığınız yerin ürünü, sesi ve nefesidir çünkü.

O hâlde, ne’yi nerede konuştuğuna, nerede durarak konuştuğuna, nereden konuştuğuna iyi bak.

Zira çağrı’nın bir çağı, konuşacağı ve konuşlanacağı bir yeri olmalıdır ki, hem değeri olabilsin, hem de değer üretebilsin. Öyleyse, çağrı’nın değeri, bir çağ kurabilmesinde, yani kendine özgü bir yeri olabilmesinde, kısacası yeri’nde gizli.

ENFÜS VE ÂFÂK: BÜTÜN VE PARÇA

Tam bu noktada sorulması ve izi sürülmesi gereken yakıcı soru şu: Herhangi bir meselede, karşılığı olabilecek dişe dokunur bir söz söyleyebilmek için, nasıl bir yol, yöntem veya usûl takip edilmeli?

Bu sorunun cevabını, Kerîm Kitabımız, çok sarih bir şekilde ve zihin açıcı bir dille veriyor bize: Fussilet Sûresi’nde, bizim bir şeyin hakikatini bihakkın idrak edebilmemiz için, hem âfâk’a, hem de enfüs’e b/akmamız emrediliyor.

Buradan çok açık bir şekilde çıkarılacak sonuç şu: Sadece âfâk’a ya da sadece enfüs’e bakarak hiçbir şeyin hakikati, mahiyeti bihakkın idrak edilemez.

O hâlde âfâk ne, enfüs ne peki? Bendeniz, âfâk’ı, bir şeyin dış yüzü, kabuğu, görünen hâli; enfüs’ü de, iç yüzü, öz’ü, bizatihî o şeyin hakikatinin bizatihî kendi’si -yani gizlenen, perdelenen, keşfedilmeyi bekleyen, mahcub boyutu- olarak tarif edebileceğimizi düşünüyorum.

Başka bir düzlemde bu meseleye bakıldığında da, âfak’ı, parça, yani atomların dünyası; enfüs’ü de “bütün” yani kozmos’un dünyası olarak görebileceğimize inanıyorum.

Başka bir ifadeyle, âfâk, bir hâdisenin geldiği son nokta yani önplan’dır; enfüs ise, bir hâdisenin bütününü ihata eden ama belli bir zikir (hatırlama) ve fikir (hatırlatma) çabasını ve yolculuğunu zorunlu kılan “arkaplan”dır.

BÜTÜN KAVRANMADAN, PARÇA’LARLA BİR YER’E VARILAMAZ

Sonuç: Bütün kavranmadan, parça’larla bir yere varılamaz: Parçalar’ı (kabuğu, görüneni, atom’ları) eksene alarak yapılacak bütün yolculuklar bizi kaos’un ve çıkmaz sokağın eşiğine fırlatır...

Parça, “a’raz”dır: A’raz, arızî’; bütün ise, aslî’dir. Aslî olan’ı bir kenara bırakıp da, arızî olan’ı eksene alarak yapılan bütün hakikat yolculukları, insanın idrak kapılarını kapatır, insanı, arızî olanın yol açacağı maraziliklerin taarruzuna maruz bırakır. Bu taarruz, bütün’ü parçalar, paramparça eder, aslî olan’ı da yerinden eder.

Sonuçta, insan, “yer”ini yitirir; bütün kurduğu cümleler, kelimenin iki anlamıyla da “yersiz”leşir; insanı da yersiz-yurtsuzlaştırır, yer’e, parça’nın hükümranlığının yol açtığı kaos’a mahkûm ve mahpus eder.

Sözün özü: İnsanın varoluş serüveni, yer’ini bulma, konum’unu belirleme, konu’sunu bilme, konuşması’nı gerçekleştirme ve hayata geçirme serüvenidir: Yer’iniz, bakış’ınızı da, akışınızı da belirler, yarın’ınızın tohumlarını eker, şarkısını besteler...

Vesselâm.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Yusuf Kaplan
08-01-18
E mail: yenisafak.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
Durduğunuz yer, bakışınızı da, akışınızı da belirler...
Online Kişi: 38
Bu Gün: 31 || Bu Ay: 4589 || Toplam Ziyaretçi: 1062079 || Toplam Tıklanma: 28426211