HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Neyin aslını öğrendiysem, orada acı buldu beni.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar
Okunma Sayısı: 123
Yazar: İsmail Küçükkılınç
EROL GÜNGÖR İSLÂMCI MIYDI?

EROL GÜNGÖR İSLÂMCI MIYDI?Kimi âlim ve entelektüelleri bir ya da tek kalıba sokmak hem mümkün değildir hem de sıhhatli bir yol değildir. Ülkemizde bu vasfı haiz bazı isimlerin muhip [sevenleri] ve muakkipleri [takipçileri]tarafından adeta temellük edilircesine, bir çizgiye hapsedilerek sahiplenilmesi aykırı tez ve görüş serdetmeyi de müşkil hale getirmektedir.

Uzun sayılabilecek bir aradan sonra kitapları yeniden basılmaya başlanan merhum Erol Güngör de zannedilenin aksine “İslamî hassasiyetleri yüksek bir milliyetçi” değil, millî hassasiyetleri bariz bir İslamcıydı.

Ülkemizde Erol Güngör okurunun, sevenin ve takipçisinin yoğunluğunu ve ağırlığını müdrik biri olarak merhumun İslamcılığını bihakkın izah edemezsek sert ve haklı tenkidlere maruz kalacağımız muhakkaktır. Olmayan bir şeyi ispata çalışmak nafile ve beyhude bir çabadır. Bu yazı, asla böyle bir çaba değildir. Şayet biz “Erol Güngör İslamcıdır” yerine “Erol Güngör İttihadçıdır” deseydik ve bunu ispata çalışsaydık nafile bir işe ictisar etmiş [cesaretlenmiş] olurduk; çünkü merhum İTC ve İttihadçılar aleyhinde kimi zaman Hürriyet ve İtilaf Fırkası ağzıyla hareket etmektedir. Kaldı ki Abdülhamid’i adeta takdis ve hemen tüm hatalardan tenzih ve teberri eden birinden de İTC müdafiliği sadır olmaz.

Evvela merhum Erol Güngör’ün entelektüel-fikrî görünümünün benzeştiği yapılar ile onun kitaplarında esas bahis mevzuları hakkında genel bir bilgi verilecek sonra da onun İslamcılığını net şekilde ifade ettiğini iddia ettiğimiz İslamın Bugünkü Meseleleri ve İslam Tasavvufunun Meseleleri kitaplarını tetkik edeceğiz.

Güngör, Meşrutiyet devrinde mecmua merkezli 3 temel fikir akımı olan İslamcılık [ Sırat-ı Müstakim-Sebilürreşad], Türkçülük [Türk Yurdu] ve İslam merkezli Türk[çü]lük [İslam Mecmuası] telakkilerinin tüm müspet taraflarını telfik, terkip, cem ve mezcetmiş bir görünümü haiz gibidir. Ancak onun Ziya Gökalp’i adeta istihza, tahfif ve tahkir edercesine tenkidi dikkate alındığında kendisinin Sırat-ı Müstakim ve İslam Mecmuası çizgisine daha yakın olduğu söylenebilir. Çünkü “Gökalp’in bu[kültür meselelerindeki] fikirleri Anadolu’dan İstanbul’a tahsile gelmiş delikanlıların ilk aylarda çektikleri ruhî sıkıntının tesiri altında söylenmiş gibidir… Biz Gökalp’i burada Türk kültürünü yanlış anlayanların en kaliteli örneği olarak bahis konusu yapıyoruz… Türkçülüğün Esasları adlı eserden naklettiğim bu fikirlerle ilkokul tarih kitapları veya TRT konuşmaları arasındaki fikirler arasındaki benzerlik okuyucuyu hayli şaşırtacaktı[r]” gibi ifadeler kanaatimizce Ziya Gökalp’i de aşan bir şümule ve kasda sahiptir. Şayet Gökalp en kaliteli örnekse Akçura hariç Gökalp’in talebesi hükmündeki sair Türk Yurdu yazar camiası nasıldır, tahmin ve cevabı çok zor olmasa gerektir.

Güngör’ün milliyetçilik[buna Türklük de diyebiliriz] vurgusu lafızdan ziyade manaya müteveccihtir. 1950’li yıllarda mühim tartışmalara ve gelişmelere yol açmış olan Milliyetçiler Derneği, nasıl ki, lafzından ziyade medlulü ile tanınmış, öne çıkmışsa Erol Güngör de “milliyetçilik” tabirini çoğu kez Müslümanlık manasında kullanmıştır. Milliyetçiliği İslam’a istinat ettirme ile onunla müradif [eşanlamlı] kullanma çoğu kez sınırların tayinini zorlaştırsa da Güngör’ün eserlerine bütüncül ve kronolojik bir yaklaşım bu iddiamızı teyit edecektir kanaatindeyiz. Bu bağlamda merhum Güngör’ün atıfta bulunduğu kaynakları, bu kaynaklara verdiği kıymeti ve yaptığı iktibasları da nazar-ı itibare almak icap etmektedir. Mesela Güngör, milliyetçiliği Müslümanlık yerine kullandığı yerlerde bazı tespit ve hüküm cümlelerini ilmî kıymeti nispeten yüksek eserlere söylettirmektedir. Bernard Lewis’ın eserlerinden yaptığı şu uzun nakiller dikkat çekicidir: “Osmanlı Türk’ü için imparatorluk, ilk Müslümanlığın bütün anavatanlarını da içine almak üzere, bizzat İslamiyet manasını taşıyordu… Osmanlı Türkleri kendilerini belki bütün diğer Müslümanlardan daha çok olmak üzere İslamiyet’le bir tutmuşlar, kendi hüviyetlerini İslamiyet’le kaynaştırmışlardır. Gariptir ki Türkiye’de Türk isminin hemen hiç kullanılmadığı devirlerde Batılılar bu ismi ‘Müslüman’ kelimesine eş manada kullanıyorlar ve Müslüman olan bir batılı için, bu ihtida [hidayete eriş] Fas’ta veya İsfahan’da dahi olsa ‘Türk oldu’ diyorlardı… Hıristiyan Arap’tan bahsedilebilir ama Hıristiyan bir Türk mantıken imkânsız bir şeydir. Bugün dahi, laik cumhuriyetin otuz beşinci yılında, Türkiye’deki bir gayrimüslime Türk vatandaşı denebilir ama asla Türk denemez”. Aslında bu gibi nakillerin çokluğunu delil olarak göstermek bile lüzumsuzdur, çünkü merhum Güngör’ün tarzına aşina ve nafiz olanlar, hemen her eserinde kendisinin milliyetçiliği çoğu yerde Müslümanlık manasında istimal[kullandığını] ettiğini göreceklerdir.

Erol Güngör’ün bizatihi Osmanlı Devleti vurgusu değil, Osmanlı’da öne çıkardığı hususlar onun niyet ve hedefini tayin ve tespitte mühimdir. Güngör, Osmanlı’da şeriat, şeyhülislam, kadı ve adaletten bahsettiği satırlarında düşüncesinden ziyade inancıyla hareket ediyor gibidir. Ziya Gökalp eleştirisinde çok usta bir üslup ile “Ebussud’un karşısında Bektaşî babalarının tutunamayacağını” söylemesi alelade bir bahis, bir temas, bir tespit, bir hüküm cümlesi değildir. Zaten Gökalp’ı Güngör, millî kültür meselelerinde “devleti yıkılan Osmanlı’nın kültürünü de yıkmaları için Batılılardan imdat ister gibi” hareket etmekle itham eder.

Osmanlı Devleti, bir Türk devleti olduğu, Türklerin kurduğu bir devlet olduğu için değil, İslam’ın en çilekeş ve gönüllü hizmetkârı olduğu için kıymetlidir. Şu ifadeler herhalde bu manadadır: “Türk Milleti bu uzun tarihi boyunca kazandığı bütün gücünü ve tecrübesini birleştirerek Osmanlı İmparatorluğunu kurdu. Bizim tarihimizin bütün evvelki safhaları bu büyük eserin meydana getirilmesi için yapılmış bir prova gibidir. Kurduğumuz bütün devletler Beethoven’ın ilk sekiz senfonisi gibi hepsi birbirinden güzel eserler olmuştur; fakat Dokuzuncu senfoniyi dinleyen bir insan nasıl bütün diğerlerinin müzik tarihindeki en büyük eser için hazırlık gibi olduğu intibaını alırsa, Osmanlı İmparatorluğunu anlayan bir insan da bizim bütün devletlerimizin bu imparatorluk istikametinde birer ön çalışma gibi olduğunu görecektir”. Her ne kadar tek başına bir ölçü değilse de Güngör’ün Tarihte Türkler isimli hacimli eserinde Osmanlı’ya tahsis ettiği bölüm Osmanlı’ya kadar olan tüm Türk tarihinin iki buçuk katıdır. İslamiyet öncesi Türklere ayırdığı bölümse kitabın ancak onda biri kadardır.      

Erol Güngör’ün Avrupa ve Hıristiyanlığa bakışı da perspektif ve paradigmasını anlamamızda bize yardımcı olmaktadır. Ona göre “Avrupa’nın bize asıl düşman tarafı onun diplomasisi değil, kamuoyudur” ve bunun temeli, yani İslamiyet’i ve Türkleri nefret objesi haline getiren şey, İslam-Hıristiyan çatışmasıdır.

Güngör, Cumhuriyet’e ve “cumhuriyet inkılâpçıları” olarak tavsif ve tesmiye ettiği gruba da maslahat ve hassasiyetlere riayet ederek ve çoğu zaman zekâ sahiplerini merkeze alarak tenkid tevcih etmektedir. “Cumhuriyete gelince, bu olay Tanzimat’tan daha doğrusu İkinci Mahmud’dan beri gelen değişmelerin tabii bir sonucu sayılabilir. Fakat Cumhuriyet, modernleşme yerine Batılı olmayı kesinlikle tercih ederek Tanzimat’ın geleneğini reddetmiştir. Modernleşme ile Batılı olma basit bir kelime farkından ibaret değildir, tamamen değişik dünya görüşlerini ifade eden kavramlardır”; “Her şeyden önce, inkılapçılar Türk Milletini İslam medeniyeti dairesinden çıkarmak ve Batı’ya bağlamak maksadıyla tezatlarla dolu bir tarih ortaya atmışlar, Türklerin Müslüman olmalarıyla Cumhuriyetin kuruluşuna kadar olan devreyi karanlık bir fetret devri halinde göstermeye çalışmışlardır”; “Uzun yıllardan beri medeniyet adına tatbik edilen ve bilhassa tek partili idare devrinde resmî ideoloji haline getirilen bazı sloganlar veya batıl itikadlar genç nesil için hiçbir istikbal vaad etmiyor; nitekim geçmişte de bir fayda sağlamış değildi”  tespitleri aslında esaslı bir tenkid, itiraz ve reddiyedir. Dildeki tasfiyeciliği “bizatihi ilim zihniyetine, ilmi düşünce tarzına karşı bir çıkış” telakki etmesi de mühimdir.    

Erol Güngör’de Türklük, ancak İslamiyet ile bir mana ifade eden bir mefhum, bir realite, bir vakıadır. İslamiyet’in Türkler üzerindeki en büyük tesirinin, onlar arasında birliğin kurulmasına yaptığı yardım olduğunu, o tarihe kadar Türklerin hiçbir dine topyekün girmiş olmadıklarını, bu sebeple aralarında din ayrılığından ileri gelen düşmanlıklar doğduğunu, fakat kısa zamanda Türkler arasında büyük siyasî birlikler doğuşuna imkân verdiğini, Türkler arasındaki bu millî birliği de tevhid inancı ve medrese sayesinde tesis ettiğini ifade eder. Medrese, inanç birliğini sağlayan bir şehir müessesesi ve yazılı medeniyet mümessilidir. Bunun yanında Türkler Müslüman oldukları sırada her ne kadar kısmen şehir hayatına geçmiş olsalar da bu hayatın onların kabile yapısı ve yarı göçebe kültürleri üzerinde tesir yapacak yoğunlukta olmadığını, Batı bölgelerindeki büyük yerleşme merkezlerinin de zaten Türkler tarafından kurulmuş olmadığını, Türklerin buraya sonraya geldiklerini, İslamiyet’le birlikte de Harezm’den Bağdat ve Şam’a kadar uzanan bölgedeki medeniyet merkezlerine doğru akın ettiklerini, buralarda yepyeni kültürlerle temasa geçtiklerini, kısaca şehirleştiklerini ve medeniyet sahibi olduklarını, zaten şehir hayatı ile medeniyetin aynı manaya geldiğini, şehirleşme ile milli birliğin de tesis edildiğini ifade eder.

Erol Güngör, Türklerin tarihi meselesini kıymet hükümlerini ıskalamadan ve dil üzerinden bir süreklilik vakıasıyla objektif ve ilmî bulgu ve kıstaslara göre ele alır. Ancak bir kıymet hükmü mahiyetinde olan ifadelerinde tespitler daha başka bir hal alır. Mesela İslam-sonrası tarihimizi İslam-öncesine bağlama hareketi on dokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru ilk Türkçülük hareketleriyle başlar. Cumhuriyet inkılâpçıları Türklerin İslam-öncesi bir tarihleri olduğu üzerinde inatla duruyor, ancak İslam’a girişle Cumhuriyet arasındaki devreyi uzun bir kâbus gibi gösteriyorlardır. Güngör, Türk tarihindeki en büyük kopukluğun Cumhuriyet’ten sonra görüldüğünü, hiçbir devirde Türklerin daha önce yaşadıkları hayat ve o hayatı temsil eden atalarını bu devirdeki gibi inkâr etmediklerini, Müslüman olan Türklerin yepyeni bir medeniyete girdikleri halde eski kültürlerini yeni ile uzlaştırabilmiş ve böylece millî hüviyete sahip bir topluluk olarak devamedegelmiş olmalarına rağmen Cumhuriyet’ten sonra siyasî hâkimiyeti ellerinde bulunduranların yeni bir medeniyete giremedikleri halde eskiye ait her şeyi red ve inkâr ettiklerini yazar. Açıkça söylemek gerekirse merhum Güngör tartışmasız bir Anti-Kemalisttir.

Güngör, Türk tarihini 3 bin yıl önce yani İslam’dan ve Anadolu’dan önce başlatmanın Turancı olmayı gerektirmeyeceğini, bunun bir tarihi realite olduğunu ifade eder. Güngör kıymet hükümleri ifade etsin ya da etmesin iki hususu tarihî ve sosyal realite ve vakıa olarak telakki eder. Birisi Türk tarihinin İslam öncesinden başlaması diğeri de Türklerin göçebe yoğunluğu ve onların İslamlaşmasında tasavvufun katkısı. İlerleyen satırlarda daha mufassal ele alacağımız tasavvufa yönelik en yıpratıcı tenkidlerin Güngör’den sadır olduğu dikkate alındığında onun sosyal vakıa ve realiteleri tahrif etmeksizin ele alışı ile kıymetlendirişi arasındaki muazzam fark da belirginleşir.

Güngör hem göçebe-şehirli ayrımına hem de göçebe inancı olarak tasavvuf- şehirli inancının vasıtası veya kaynağı olarak medreseye temas ederken evvela sosyal vakıa ve realiteyi olduğu gibi naklediyor, bilahare de kıymet takdirinde bulunuyor. Ancak çoğu zaman da kıymet hükmünü bizatihi realite ve vakıada mündemiç olarak ifade ediyor. Mesela medreseden bahsettiği yerden “sözlü geleneğe dayanan aşiret kültürüne karşı yazıya dayanan kültür, Türk milletinin sosyal ve kültürel gelişmesinde büyük bir merhale teşkil eder” derken tespit bizatihi kıymet hükmünü de tazammun ediyor[içeriyor]. Merhum Güngör’ün zekâ, basiret ve hitap ettiği muhitin hassasiyetlerini dikkat alış nezaketi bir arada mütalaa edildiğinde onun “göçebe Türkler”, “göçebe Müslümanlığı” gibi ifadelerinin mazmunu[mana] da daha net anlaşılır. Güngör, birilerinin kutsadığı “sözlü kültür geleneği”nin Müslümanlığın Türkler arasında en geniş manada birlik sağladığı zamanda bunu sarsabilecek bir tehlike arz ettiğini ifade etmektedir. Çünkü yazının ve mektebin bulunduğu muhitlerde doktrin objektiflik ve genellik arz ediyor ve birliği temin ediyor, ancak yazının bulunmadığı şifahi kültürün hâkim olduğu göçebe hayatında İslamiyet ferdî yorumlara bağlı kalıyor ve doktrin ile kabil-i telif [bağdaştırılamayan] olmayan farklı kalıba sokulabiliyordu. Daha da dikkat çekici olanı merhum Güngör, “bu farklılığın izleri günümüzde bile devam ediyordu” diyordu. Güngör şeyh, baba, derviş gibi dinî liderlerin yaydıkları doktrinin yani medrese haricindeki inanç hareketlerinin şehirli kültürü ve devlet otoritesi için ciddî bir tehlike yarattığını  “özellikle tabiat-üstü kuvvetlerle mücehhez görünen kimselerin büyük kitleleri sırf şahsî maharetleri dolayısıyla peşlerinde sürüklemeleri[nin] kolay ol”duğunu, “Anadolu’da mistik din cereyanlarının dağıtıcı ve bulandırıcı olmaktan ziyade birleştirici bir rol oynar hale gelmesi[nin de] yine medrese sayesinde ol”duğunu yazıyordu. Güngör’ün medrese bahsinde Ziya Gökalp ve sağ-sol Kemalist gruplara tevcih ettiği tenkid de şöyledir: “ Bazılarının medreseyi dogmatik ve gayrimillî bulmaları, buna karşılık tahsilden ve yerleşik hayattan uzak kalmış gruplar arasında gelişen bazı doktrinleri Türk halkının esas karakterini aksettiren görüşler olarak kabul etmeleri tamamen yanlıştır. Medrese ile irtibatı olmayan doktrinler büyük kısmıyla batıl itikat ve hurafeler halindedir; medreseye karşı bunların savunulması, ilme karşı cehaletin ve medeniyete karşı göçebeliğin savunulması demektir”. Bu satırlar aslında öyle net bir duruş, tavır alış ve taraf tutuştur ki, ilave bir izah, şerh ve tavzih lüzumsuzdur.

Türkiye’de İslamcılık çoğu zaman bir kötüniyet tezahürü olarak bir siyasî hareket, yani Millî Görüş geleneği üzerinden tarif ve onunla müradif telakki ediliyor. “Siyasî İslam” tabiri ise mefhum-ı muhalifinden “siyasî olmayan İslam” ya da eş veya yan kategoriler olarak “sosyal İslam”, “iktisadî İslam”, “kültürel İslam” gibi tabirleri tedaî ettiriyor[çağrıştırıyor]. Oysa ilmî olarak malumdur ki İslamcılık, ne salt Türkiye’ye münhasırdır ne Millî Görüş Hareketi ile tedavüle[dolaşıma] ve istimale[kullanıma] başlamıştır ne de salt siyasî bir telakkidir.

İslamcılığın yine bir kötüniyet tezahürü olarak salt ideoloji olarak görülmesi de bir meseledir. Bu sahada doktora yapmış biri, İslamcılığın başlangıcının Cemaleddin Afgânî değil, Ziya Paşa-Namık Kemal-Ali Suavî ile temsil edilen Yeni Osmanlılar olduğunu iddia ediyordu. Namık Kemal'in İslamcılığı aslında Cumhuriyet'in ilk yıllarında sıkça tartışılmış ve kendisi çirkin bir şekilde tahkir de edilmişti. Sosyalistler, Kemalistler, -Rıza Nur haricinde- öndegelen bazı Türkçüler, ağır sözler sarf ediyorlardı. Bazı sosyalistler onun burjuvalığını, bazı Türkçüler de onun Arnavutluğunu iddia ediyordu.

İslamcılık yine çoğu zaman bir kötüniyet tezahürü olarak reform ve salt modernleşme mefhum ve tabirleriyle de izah ve ifade edilmiştir. Merhum Güngör de kimi zaman İslamcılık manasında “İslam reformculuğu” tabirini kullanır ama tüm sevimsizliğine rağmen bu tabirle aslında kast ettiği şeyin çözüm arayışı ve yenileşme çabası olduğuna da vurgu yapar.

İslamcılık olarak tesmiye edilen şeyin aslında tabiri değil, tarifi, şümulü, mazmunudur mühim olan. Ancak İslamcılık her ne kadar tarihî müktesebat ve tecrübeye hepten redd-i mirasta bulunmuyorsa da modern çağda ıslah ve ihya gibi mefhum ve müesseselerin mezkûr vaziyeti izahta, tarifte kifayetsiz geleceği de muhakkaktır. Bizim tarifimizce “ İslamcılık, alternatif inanç, düşünce, telakki ve hayat tarzlarının geçmişte olmadığı kadar Müslümanları tehdit ettiği bambaşka bir çağda İslam’ı bir küll [bütün] halinde Müslümanların yaşayışında istinatgâh kılma çabası” demektir.

İslamcılık vadisinde naçizane bizden evvel kullanan olmadıysa literatüre bizim kazandırdığımızı zannettiğimiz[veya vehmettiğimiz] mefhum ve tez “Kazan İslamcılığı”dır. Ceditçilik, genel bir modernleşmenin karşılığıdır ve Kazan'daki İslamcılığı izahta yetersizdir. Çünkü Tatarcı, Türkçü, sosyalist, dinsiz pek çok ceditçi mevcuttur.

Erol Güngör hakkında eskiden kısık sesle dile getirdiğimiz İslamcılık iddiasını tüm eserlerini son bir kez ve daha dikkatli bir şekilde okuduktan sonra alenî olarak ifade lüzumu duyduk.

İslamcılık hassasiyeti bariz biri olarak her önüne gelenin İslamcı addedilmesine karşı en fazla itirazda bulunanlardan biriyim. Bu bakımdan Erol Güngör’e mesnedsiz bir şekilde İslamcı demenin mesuliyeti ve mahcubiyeti mucip olacağının farkındayım.

Erol Güngör merhum son iki kitabı olan İslamın Bugünkü Meseleleri ile İslam Tasavvufunun Meseleleri’nde fikrî netliğe ve olgunluğa kavuşmuş bir portre çizmektedir. Üç isimden bilhassa etkilendiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır: Cemaleddin Afgânî, Muhammed Abduh ve Fazlurrahman. Bu isimlerden istifade ettiği mevzu ve meselelerde daha ilmî ve ihtiyatkâr bir üslûp kullanıyor. Çoğu zaman doğrudan atıfta da bulunmuyor. Güngör, atfın bir ilmî çalışma ve tez için ne hüküm ifade ettiğini en iyi bilen ilim adamlarından biridir.

Güngör, kimi tarihselci açılımlarını da Fazlurrahman'dan almış olmalıdır. Bir nassın tarihin her devresinde lafız olarak değil mânâ ve mesaj olarak [murad-ı ilahî] tatbik edileceği telakkisi tarihselciliktir ve Güngör çok mecbur kalmadıkça bu hususa temas etmemektedir. Güngör, inancını ve gayesini ifade ederken zekâ tezahürü formüller kullanır. “İslam bir hayat nizamıdır” düsturunu esas ittihaz ettiğini ve bunun çağdaş dünyada tatbikini gaye edindiğini, “dinî değerlerin soyut değerler olması gerektiğini” müteaddit defa söyleyen biri neyi istihdaf ediyorsa ben o şeyin İslamcılık veya başka bir şekilde mefhumlaştırılmasına karşı değilim.

Merhum Güngör, yukarıda temas ettiğimiz üzere genelde “cumhuriyet inkılâpçıları” tabirini kullanmakla birlikte laikliğe ve Mustafa Kemal’e mesafesini de devrin şartları çerçevesinde dikkatli bir şekilde ifade etmektedir. Mesela ülkemizdeki laikliğin din hürriyeti değil, din hürriyetine kısıtlama şeklinde tezahür ettiğini söyler. Hint Hilafet Komitesinin gönderdiği paraların ne olduğunu yazmaz ama “malum akibeti”nden bahseder. Güngör, üslubuna azamî oranda dikkat etmektedir.

Erol Güngör, İslam’ı hayat nizamı davası haline getiren uğraşıya İslamcılık demekte ve bunun Cumhuriyet’in ilanından Çok-Partili siyasî hayata geçişe kadar akim kaldığını yazmaktadır. “Türkiye'de İslamcı düşüncenin tarihine bakılacak olursa görülür ki, 1960'lara kadar Türk düşünce hayatında İslamcılık ile İslam düşüncesi adına hep Meşrutiyet devrinin yazarları okunmuş, Meşrutiyet'ten sonraya ait fikirler Türkiye dışındaki İslam mütefekkirlerinden yapılan parça-bölük tercümelerden ibaret kalmıştır” diyen biri bir tespitten ziyade çok naif bir Tek-Parti ve Kemalizm eleştirisi yapıyor gibidir. Güngör bu devrede dini, gelenekçi ulemanın koruduğunu, bunun saygıya değer bir şey olduğunu ancak bu kesimin günümüz meselelerine çare olamayacağını, kendisinin içtihat yapmadığını, sadece sahasıyla alakalı gayrette bulunduğunu ve kendisinin de müctehid beklediğini yazmaktadır. Çünkü kendisi yaralı ve dertli bir Müslümandır. “Bir şeyin ıztırabını çekmek, hiç değilse o derdin farkında olmak ve bir çare düşünmek manasına gelir” diyen birisinin yazdığı eserin salt ilmî bir eser olduğunu iddia etmek hakkaniyete muvafık olmasa gerektir.

Güngör, kimi zaman daha geniş manada kullandığı  “İslamcı aydın”lardan ümitlidir ancak onlara zaman tanınmasını ister, “İslam'ın meselelerini yüklenmek mevkiinde bulunan bu zümre, yani tahsil görmüş dindar-İslamcı aydınlarla din tahsili görmüş aydınlar, henüz çok yenidir; yüklendikleri davayı mükemmel bir şekilde yürütmelerini beklemek için vakit erkendir” der ve “hele Türkiye'deki gibi milliyetçiliğin İslamcılık'tan ayrılmaz bir karaktere sahip bulunduğu ülkelerde milliyetçiler de aynı ateşle İslam davasının peşindedirler” diye ilave eder.

Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Bugünkü Meseleleri unvanlı eserinde Türk-İslam sentezi için yapı taşı olan tasavvufa çok şiddetli darbeler indirir. Reform kelimesinin sevimsizliğini kabul etmesine, bu kelimenin lanetli olduğunu söylemesine rağmen “İslamiyet'e tasavvuf yoluyla birçok yabancı inanç ve tatbikatın girdiğini, bunları bırakarak dinin özüne dönmeyi teklif edenler birer reformcudurlar” diyerek talep ettiği reformun yanlış birşey olmadığını izaha çalışır.

Erol Güngör, bu eserinde şahsiyet ve karakter zaafı telakki edilmesi mümkün olmayan bazı ihtiyat, taviz emaresi ifadeler de kullanıyor ve kendini keşfetmesini arzuladığı okurlara hafif bir göz kırpıyor. “İslamcı genç kitlelerin sahip bulundukları büyük potansiyeli tasavvuf girdabında heba etmeleri tehlikesine karşı uyanık olmak zorundayız” diye net bir ifade kullanan Güngör, bihakkın anlaşılamamış iman ve namus timsali bir Müslüman âlim ve entelektüeldir.

Bir kitabı okumak, bir kitabı okumaktan daha öte bir iştir. Kitap, kimi zaman herşeyi fâş etmez, satır arası okumayı gerektirir. Kitap, kimi halde müellifini de ilk anda ele vermez. Kitap okumak, bir müktesebat, basiret ve feraset işidir. Merhum Güngör'ün kimi zaman formülle, kimi zaman bir satırla, bir ima ile bir isimle, bir atıfla anlatmak istediği şeylerin arkaplanını bilecek bir derinliğe, en azından ilgiye sahip olmak gerekir. Bu sebeple satırları, satır aralarını ve sadırdakileri [göğüstekiler, henüz yazılmamışlar; biraz niyet okuma] birlikte okumak gerekir. Okuma, kimi zaman da perspektif değişikliğiyle bir netice verir. Erol Güngör’ün İslamcılığını iddia etmemiz sebebiyle haksız saldırıda bulunanlar belki de merhumu anlayacak bilgi, birikim ve kudretten mahrum olduklarının farkında değillerdir. Kaldı ki, İslamcılığın şahıslara ihtiyacı yoktur. Samimî birer Müslüman olan kimi aydınlar hem kendilerinin hem de sair Müslümanların İslam kalarak, İslam'ı merkeze alarak onun “hayat nizamı” oluşuna katkı yapmak isteyebilirler. Güngör, İslamcı olsa da olmasa da netice değişmeyecek, bu ve gelecek çağlarda da Müslümanlar “İslam'ın hayat nizamı” olması yönünde gayret sarf edeceklerdir.

Not:

1- Kimi çevreler genelde kötüniyetli olarak İslamcılık üzerinden Erol Güngör’e ilim ahlakının kabul etmeyeceği atıflarda bulunuyorlar. İnternette Erol Güngör kaynaklı bir İslamcılık tenkidi dolaşıyor. Daha doğrusu merhum İslamcılık sövgüsüne alet ediliyor. Merhumun İslamın Bugünkü Meseleleri unvanlı kitabı her ne kadar biraz savruk ve ham olsa da bilhassa “Allah’ın İpine Sarılmak’ başlığında İslamcılık bahsini olabildiğince iyi ihtisar[özet] ve izah ettiğini söylenebilir. Peki, nasıl oluyor da bu bölüm, hem de kitabın geneli ve yazılış gayesi dikkate alınmaksızın birileri tarafından İslamcılık tenkidi ya da sövgüsü olarak dolaşıma sokulabiliyor? Söyleyelim: Bu paylaşımda bulunanlar bu kitabı ya okumamışlar ya da alıntı bilinçli şekilde eksik yapılıyor ve merhumun murat etmediği bir netice ortaya çıkarılıyor. Erol Güngör mezkûr satırlarda İslamcılığa müspet yaklaşıyor ama çağdaş dünyayı eksen alarak İslam Birliği, yani ülkeler arası bir birliğin meydana gelmemesini çeşitli sebeplerle izah ediyor ve bu meyanda bazı eleştiriler yaparak “Bu manada İslamcılık” ifadesiyle de bir tahsiste bulunuyor. Ancak merhumun hangi bölgeyi, dönemi, kimleri, neyi kast ettiği ve hangi bağlamda bu sözü sarf ettiği ve bilhassa “bu manada İslamcılık” ibaresi atlanarak bir hüküm cümlesi kuruluyor. Kaldı ki burada bahis konusu olan İslamcılık değil, Pan-İslamizm, yani İttihad-ı İslam’dır. İkisi arasındaki farkı kısaca izah edelim: Mesela Suudi Arabistan[ veya başka bir İslam ülkesi] ve Türkiye’nin İslam olmaları, her iki devlet vatandaşlarının bir ümmetin unsurları olmaları hasebiyle bilhassa uluslar arası sahada mümkünse yek-vücut halinde bir duruş sergilemeleri, yardımlaşmaları merkezinde bir işbirliği ve birlik hareketine, telakkisine İttihad-ı İslam; her bir devletin muhtelif mânia ve sebeplerle İttihad-ı İslam dairesinde hareket edemeseler bile kendi ülkelerinde İslam’ın bir küll [bütün] halinde Müslümanların hayatının her alanında istinatgâh olması, “hayat nizamı” olması yolunda gösterdiği gayret ve çaba da İslamcılıktır. İttihad-ı İslam, Pan-İslamizm belki hilafet müessesesinin mevcut olduğu bir vasatta tüm ümmet ve İslam ülkelerinin bir merkeze muti[itaatkâr] ve merbut[bağlı] olmasını mutazammın[içeren] ve müstelzim[gerektirir] bir manaya gelebilirse de esasen hudut ve idare birliği değil, niyet ve harekette müştereklik demektir. Bunun mümkün olmaması, çeşitli sebep ve saiklerle İslam devletlerinin kavgalı olması ayıp ve tehlikeli bir şeydir ancak bu, İslamcılığa değil, İttihad-ı İslam’a mugayir ve mani bir tavırdır. Hâsılı İslamcılık ile Panislamizm yani İttihad-ı İslam arasında elbette çok sıkı bir illiyet ve irtibat mevcut ancak Pan-İslamizmin mefkudiyeti [yokluğu] İslamcılığın mevcudiyetine halel getirmez. Pan-İslamizmin zayıf olduğu ya da hiç olmadığı anda dahi İslamcılık, niyet ve telakki olarak İttihad-ı İslam’ı bir kıymet ve hedef olarak unutmaz. Mesafe, harpler, işgaller İttihad-ı İslam’a mani olsa da İslamcılığa mani olamaz.       

2-Salt gelenek, tasavvuf tenkidi yapması, tasavvufun yabancı kaynaklarının çokluğuna vurgu yapması, zühd ile tasavvufun aslında aynı şey olmadığını, İbni Arabî ile tasavvufun dinden ayrı bir sistem haline geldiğini, İslam’ın tevhid akidesinin Allah’ın birliğini ama İbni Arabî’nin sisteminin varlığın birliğini esas aldığını, Arabî’nin sisteminin İslam’ın realitesiyle pek az ilgisi olduğunu, kut[u]b telakkisinin Müslümanlar arasında en çok rastlanan hurafelerden biri olduğunu, aslında sufiliğin bir manada peygamberi aradan çıkarmak olduğunu, mistik bilgi ve vecd psikolojisinin ciddi problemlerle malul olduğunu yazması değil, Müslüman kalarak, İslam davası adına ve bir iman şuuruyla gayret sarf etmesidir Güngör’ü İslamcı kılan. Güngör sadece samimî bir Müslüman değil, sadece bir ilim adamı değil dertli bir Müslümandı. Zamana ihtiyacı vardı, yazdıklarının makes bulup bulmadığını anlamaya ihtiyacı vardı. Maalesef bu meseleleri derinleştiremeden vefat etmiştir. Kaldı ki hatıratlara göre galiba sadece Sn.Ahmet Taşgetiren ve birkaç isim daha eserleri ciddiye alıp tanıtım yapmış, teklif ve tavsiyede bulunmuş.  

3- Abdülaziz ve Abdülhamid mevzubahis oldukta Güngör adeta bir mürid, bir muhafaza memuru edasıyla hareket etmekte, ilmî sükûnetini muhafaza edememekte, hatta nezaketini bile elden bırakarak, muhaliflerinin her iki padişah aleyhinde kimi mesnedsiz veya sıhhati meşkûk[şüpheli, tartışmalı] iddialarda bulunmasını “utanmazlık”, “alçaklık” olarak tavsif etmektedir.

4-II. Abdülhamid, Güngör için en merkezî mevkii ihraz eden bir padişah hükmündedir. Abdülhamid müdafiliğinde Güngör, rakipsizdir. Hatta Mustafa Müftüoğlu bile Güngör’e bu saha ve hususta talebe olamaz. Merhum Güngör’ün İTC ve İttihadçılara olan alerjisi yer yer Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensuplarına rahmet okutacak kadar acımasız, mesnedsiz ve haksız bir manzara ve mahiyet arz etmektedir. Güngör, “[Abdülhamid’in] otuz üç yıl bütün cihana karşı ayakta tuttuğu koca Türk Devleti, çetecilikten yetişmiş genç subaylar elinde on yıl geçmeden çökmüştü” derken bu mevzulardaki cehaletini mi izhar ediyordu yoksa “mevzu Abdülhamid ise ilmî sükunete hacet yok mu?” diyordu bilinmez. Güngör, ilmî müktesebatı, kudreti, tahlilî[analitik] zekâsı ile kabil-i telif olmayan [telifi kabil olmayan] bir şekilde Abdülhamid’i hemen tüm hatalardan tenzih ve adeta takdis[kutsuyor] ediyor, onun en mühim kusurunun “sert ve merhametsiz olmayışı” olduğunu, şayet sert bir tabiata sahip olsa Hareket Ordusu’nu bir emirle dağıtmış, 31 Mart isyancılarını sindirmiş ve “İttihadçı felaketini” önlemiş olacağını söylüyor ve kendisine yakışmayacak bir basitlikte de onun tahtta olması halinde Birinci Dünya Savaşı’nın bile önlenebileceği iddiasına inandığı ihsasında bulunuyor.

 
LİSAN İÇİN NOT

1- Günlük hayatta konuştuğum gibi yazıyorum. Lügate bakıp kelime seçiyor ya da hevese ve artistik telakkiye istinaden kelime kullanıyor değilim. Dava dilekçelerimde de aşağı-yukarı aynı ya da benzer bir üslubu hem de farkına varmadan kullanıyorum. Kelime haznesinin zenginliğinin kazanç olduğunu zannediyorum. Her bir kelimenin manası, mecazı, medlulü yanında muhtelif tedaîlerinin de olduğunu hesaba katarsak değişik kelimeler kullanmanın fakirlik olmadığını teslim ederiz. Refik Halid, Ömer Seyfeddin gibi yazarların sadeleştirilmesi herkes için ayıptır. Cep telefonu kullanmayan, cep telefonunda internet olmayan hemen hiç kimse yok. İnsanın bilmediği kelimeler için lügate müracaat etmesi meşakkatli, zahmetli bir iş de olmasa gerek. İnsan ne kadar az kelime bilirse o azlıkta konuşur, düşünür, hayal kurar. Maalesef lisanımı ve üslubumu değiştirme hususunda elimden hiçbir şey gelmez. Kendisine saygısızlık yapan okuruna da saygısızlık yapmış demektir.

2- Şayet vakit bulursam bir ara harf ve lisan inkılâplarından sonra bizatihi rejimin önde gelen isimlerinin yaşadıkları karmaşayı yazmak istiyorum. Merhum Güngör, benim henüz bulamadığım ve kaynağı Falih Rıfkı olan bir anektodda Maarif Nazırı Mustafa Necati’nin ölene kadar Latin harfleriyle okuyup yazmayı öğrenemediğini yazmaktadır. Birçok “inkılâpçı” da ölene kadar Arap harfleriyle not almışlardır. Dil inkılâbı yapıldığında birçok mühim yazar yazılarını evvela bildikleri gibi yazar sonra da bunları öztürkçeye çevirmeleri için bu iş görevli olanlara verirlermiş. Harf ve lisan devrimine en şedit tepki ve tenkidde bulunanlardan iki isim Cemil Meriç ile Erol Güngör’dür. Ben onlar gibi hareket ediyorum. İHL mezunu olmamız kelimelerin iştikaklarında bize yardımcı oluyor. Hukuk talebeliğimizde ve avukatlık mesleğimizde “eski kelime” mebzul miktarda mevcuttu. Okuduğumuz kitaplarda da hep bu kelimelere tesadüf ediyoruz. Hâsılı yaşadığımız gibi hareket ediyoruz.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: İsmail Küçükkılınç
13-12-18
E mail: karar.com
 
 
Yorumlar: 1
Yolcu
Rahmet ve teşekkür
Tarih : 14-12-18

Erol Güngör'e rahmet diliyorum.Eserlerinden istifade edenlerin çoğalmasını temenni ediyorum. Rahmetliyi güzel lisanı ile hatırlatan yazarımızın muhibbi olduğumuzu ifade ederek, müteşekkir olduğumuzu bildiririz.

 
EROL GÜNGÖR İSLÂMCI MIYDI?
Online Kişi: 32
Bu Gün: 249 || Bu Ay: 5653 || Toplam Ziyaretçi: 1172735 || Toplam Tıklanma: 31904399