HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / TASAVVUF
Okunma Sayısı: 200
Yazar: Ömer Lekesiz
TASAVVUFÎ İNTİSAP, MERTEBELER VE HALLER NEDİR?

TASAVVUFÎ İNTİSAP, MERTEBELER VE HALLER NEDİR?Metafizik tefekkürdeki üretkenliğimizi ne zaman kaybettik?

Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: Tasavvufta (İslâm metafiziğinde) gelinen noktayı bir düşünmede nihai hat olarak benimseyip, ilgili ıstılahlara bir yenisini eklemeksizin sadece mevcudlarını benzer ifadelerle çoğaltarak, işin salt telkin / taklit ve ezber yönünü güçlendirmeye ne zaman başladık?

Fazla geriye gitmeden, aynı soruyu bu kez yakın zamana göre soralım: Brentano (v. 1917), Husserl (v. 1938), Heidegger (v. 1976) fenomenoloji ve analitik felsefede yeni bir tefekkür tutumunu geliştirirlerken, intisap başta gelmek üzere, onu oluşturan mertebelerin ve hallerin neredeyse tamamını fenomenler olarak “da” niteleyebileceğimiz tasavvufî tefekkürde, biz şerhle ve Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinleri Latinize etmekle kendimizi neden sınırlandırdık?

Hem hak yememek hem mezkur sorudaki sertliği gidermek üzere şimdi şöyle soralım: İsmail Fennî Ertuğrul (v. 1946) ve İsmail Hakkı İzmirli’nin (v. 1946) Panthéisme ile Panenthéisme farkından; tabiatın Tanrıda oluşu ile Tanrının tabiatta oluşundaki farklılıktan hareketle, en azından Vahdet-i vücûdçuluğu modern Batı felsefesinin tasallutundan kurtararak işlevsel kılma gayretleri neden kendi ömürleriyle sınırlı kaldı?

Bunları derken, Merhum Selçuk Eraydın’ın Tasavvuf ve Tarikatlar’ında (ilk basımı: 1964), Mustafa Tahralı’nın Eraydın’la birlikte Latinize ettikleri Ahmed Avni Konuk’un Füsûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’inin birinci cildinde yer alan (ilk basımı 1987) makalesinde, daha yakın zamandaki iki örnekle Abdürrezzak Tek’in Tasavvufî Mertebeler’inde (2008) ve Abdullah Kartal’ın İlahi İsimler Teorisi’nde (2009) açığa çıkan yoğun tefekkür gayretlerini inkar etmemekle birlikte, nispetler ve izafetler konusunda, tasavvufî pratiklere esas teşkil eden mertebeleri ve hâlleri daha müstakil (fenomenolojiden edinilebilecek yeni imkanlara da mahsus) olarak ele almayışlarından üzüntü duyma hakkımızı kullanmamızın mazur görüleceğini umuyoruz.

Buraya kadar, yazımıza da başlık olan tasavvufî intisap, mertebeler ve hâller nedir, sorusuna verilebilecek ilk cevabın nispetler ve izafetler olabileceğini düşündüğümüz halde, bu düşüncemizi yaslayacağımız yeni kaynaklardan yoksun oluşumuzun doğurduğu sıkıntıyı da bu vesileyle ifade etmiş olduk.

Söz konusu sorunun ne önemi var, diye sorulduğunda ise şunu söyleyebiliriz: Bir mümin, bir şeyhe neden intisap eder? Bu intisap, fertlerde hâsıl olan (tasavvuf müessesinin oluşturduğu kültürel etkileşimleri şimdilik bir parantez içinde tutalım) hangi ihtiyaca göre gerçekleşir? İntisap olunanla, intisap eden arasındaki ilişkinin hükmü ve boyutu nedir? İntisabın asıl nedeni tasavvufi mertebeler ve hâller cümlesinden terbiye edilmeyi talep etmek olacağına göre, bunların terbiye değerleri nedir? Bu manada intisap olunanın önceliği nedir, neye göre seçilir ve intisab edenin intisabıyla elde edebileceği kazanımların yönü nedir? Daha açık bir soruşla, intisap edenin kazanımı uhrevi midir, dünyevi midir ya da her ikisini de kapsamakta mıdır?

Daha da çoğaltılabilecek olan bu soruların sonuncusu şu olabilir: İntisap ilişkisinin günümüzdeki işleyişi nasıl ve neye binaendir: Dinî bir ihtiyaca mı, ruhsal bir terapiye ya da bir rehabilitasyona mı, ancak cemaatleşmenin sağlayacağı güvenlik kaygısına mı, yoksa ekonomik rahatlık arayışına mı?

Bu sorularda tasavvufu muhtemel tartışmaların dışına taşımaya çalıştığımız ve asıl tasavvuf sayesinde mümkün olabilen ilişkilerin (ruhsal terbiyenin) işleyişini merak ettiğimiz açıktır.

Şundan ki, şeyhleriyle ve müridleriyle yaşanan tasavvufun İslâm ahlâkının toplumsal planda pekiştirilerek yaygınlaştırılması konusunda olumlu bir etkisinin olmadığı, bilakis yaşanan tasavvuf ile dinî hükümler arasında kimi çelişkilerin ortaya çıktığı yönünde, hem birçok örnek bulunmakta hem de yoğun bir eleştiri giderek hakimiyet kurmaktadır.

Bu olumsuzlukta tasavvufun müesses kılınan (ve binlerce yıldır deneyimlenen) şekliyle bir payı bulunamayacağına göre, mezkur sorunları tasavvuf / tarikat tanımlı ilişkilerde aramak gerekir. Diğer bir söyleyişle, intisap nispeti (ki, iki kelime de nsb kökündendir) başta gelmek üzere mertebeler ve haller sistemiyle olan bağda meydana gelen değişmelerin nedenleriyle birlikte sonuçlarını zamanımızın insanına (onun algısına) ve yaşadığımız dünyanın gerçeklerine göre değerlendirmek artık bir zaruret olsa gerektir.

Bu bağlamda, Sadreddin Konevî’nin, temel konusunu Hakk’ın varlığı (vücûd-ı hak) olarak belirlediği tasavvufun / ilm-i ilâhînin / metafiziğin (Miftâhu’l-Gayb, haz.: Ekrem Demirli, TÜYEK Yayınları, İstanbul 2014) o hakikatinde sabit kalmak üzere, insana ve onun yaşadığı dünyaya (gündelik gerçekliklere) göre pratiğe aktarılması (dünyasallaştırılması) talep edilemez mi?

Zira tasavvufun “ilâhî ahlâk ile ahlâklanma” şeklindeki tanımında tüm sufîler müttefik olduklarına göre bunun ilk tahakkuk edeceği yer de kaçınılmaz olarak insanlık / yeryüzü değil midir?

O halde, yazımıza başlık olan soru ilkin bu yönden doğru cevabı bulma gayretini hak ediyor olmalıdır.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Ömer Lekesiz
17-03-19
E mail: yenisafak.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TASAVVUFÎ İNTİSAP, MERTEBELER VE HALLER NEDİR?
Online Kişi: 33
Bu Gün: 128 || Bu Ay: 5019 || Toplam Ziyaretçi: 1318305 || Toplam Tıklanma: 34927185