RAMAZAN BAYRAMI

Bayram kahvenin telvesi
Kutlu açlığın meyvesi

Ramazan Bayramınız mübârek olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar
Okunma Sayısı: 103
Yazar: D. Mehmet Doğan
TÜRKİYE'Yİ ATATÜRK KÜLTÜ YÖNETİYOR (D. Mehmet Doğan'la mülâkât)

Aylardır koronavirüs salgınından dolayı evlerden dışarı çıkılmıyor. Sosyal mesafeye uyulması için topluca bir araya gelinen tüm etkinlikler yasaklandı. Restoranlar, kafeler, ibadet yerleri kapalı. Mescid-i Aksa ve Kâbe bile bu süreçte ziyaretçi kabul etmiyor. Hal böyleyken, geçen hafta TBMM’nin 100. yılı dolayısıyla 23 Nisan günü devlet erkanı kalabalık bir Anıtkabir ziyareti gerçekleştirdi. İktidar ve muhalefet ayrımı olmadan yapılan bu ziyarette sosyal mesafeye uyulmadı. Israrla salgını umreden gelenlerin yaydığını söyleyenler, ellerinden gelse Ramazan orucunu iptal ettirmek isteyenler anıtkabir ziyaretine sus pus. Bu tezatlığı Yazar ve fikir adamı, Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı olan D. Mehmet Doğan’la konuştuk. Ölümünün üzerinden 82 sene geçmiş olmasına rağmen Türkiye’nin Atatürk adına yönetildiğini söyleyen Doğan, “En aşırı Müslümanlardan, daha sofu kültçüler türemiştir” ifadelerini kullanıyor.

Geçen hafta 23 Nisan dolayısıyla devlet erkânının Anıtkabir ziyaretini izledik ekranlardan. Kâbe’nin bile kapalı olduğu, insanların sosyal mesafeye uymaya zorlandığı salgın günlerinde yapılan bu ziyaret, rahatsız edici değil miydi?

Bu bir zihniyet tezahürü… Türkiye’de ilk Kovid-19 vak’aları görüldüğünde, salgını ısrarla umreyle ilişkilendirenler, mevzu Anıtkabir olunca, her şeyi unuttular. Neredeyse bir “Anıtkabir mikrop tutmaz” veyahut “Atatürk’ün ölüsü bile her türlü virüsü yok etmeye kaadirdir” demedikleri kaldı. Bugünkü sağlık ordusu canhıraş bir şekilde salgınla mücadele ederken, Atatürk döneminin sağlık sistemine medhiyeler düzdüler. Oysa o dönemde sıfırdan tek hastahane bile yapılmamıştı. Yapılan Abdülhamid döneminin Gureba Hastahanelerinin Nümûne hastahanesine çevrilmesiydi. Bazıları, Ankara’da olduğu gibi, genişletildi. Eğer hastahaneler üzerinden bir sağlık tarihi yazılacaksa, Abdülhamid döneminin hakkı mutlaka teslim edilmeli. Onun döneminde 300 civarında hastahane yapılmıştır ki, bunların içinde frengi gibi, kolera gibi, verem gibi salgın hastalıklar için yapılan özel hastahaneler de vardır. Abdülhamid’in döneminin altyapısı üzerinde sağlık sistemini yürüten tek parti dönemini yüceltmek yetmez, Abdülhamid’in kötülenmesi de gerekir. Bu da sık sık yapılır, çünkü o kötülenecek ki, Cumhuriyet bir şey yapmış olacak!

23 Nisan’da olan tam da sağlık karşıtı bir vak’adır, günlerdir telkin edilen salgına karşı tıbbın sözünü hiçe saymaktır. Maalesef hadise, bu iktidar döneminde olmuştur! Cumhurbaşkanı 23 Nisan törenlerine katılmamakla doğru bir iş yapmıştır. Meclis Başkanı belki de saldırmak için aportta bekleyen kültçü kuduzları teskin etmek için kendini kurban etmiştir! Meclis’te yapılan toplantı bir tarafa, Anıtkabir töreni işte bu şartlarda icra edilmiştir.

MUHALEFET SES ETMEDİ TEŞVİK ETTİ

İktidar ve muhalefet 23 Nisan günü Anıtkabir’de birlikteydi. Bu ziyaret Anıtkabir yerine başka bir yere yapılsaydı, muhalefetin eleştirilerine maruz kalınacaktı. Konu Atatürk olunca mı kimse ses çıkartamadı?

Her fırsatta muhalefet iddiasıyla sağa sola saldıranlar, halkın sağlığı söz konusu olduğu hâlde seslerini çıkarmak bir yana, teşvikçi rolü oynamışlardır. Eğer ana veya yavru muhalefet partilerinden biri “Mesele ciddi, korana kıranı ortalığı kasıp kavuruyor, halkımızın sağlığı her şeyden önemli, bu sene 23 Nisan törenleri yapılmasın” diyebilseydi, bu akla ziyan, ilme ve tıbba mugayir fiil icra edilmezdi. Fakat maalesef Türkiye’de bilinen dinlerin nasları üzerinde gücü olan dogmatik bir sistem oluşturulmuştur: Atatürk kültü. Türkiye, ölümünün üzerinden 82 sene geçmiş olmasına rağmen Atatürk adına yönetilmektedir. Bunun resmen böyle olduğunu görmek için Anayasa’nın başlangıcını ve ilk maddelerini okumak yeterlidir. Mevzuat böyle iken yıllardır sürdürülen uygulama dikkatli bir gözle bakılırsa, aynı sonucu vermektedir. Türkiye’yi yönetenler hiçbir güce eyvallah etmeseler dahi, Atatürk’ün ölüsüne bağlılıklarını kabrine gidip törenle sunmak mecburiyetindedirler. Ancak yaşayan birine yapılabilecek muamele onun cesedine yapılıyor. Zaten kültün hükmü onun ölümsüz olduğu yönündedir.

İMAN ZAAFİYETİ KÜLTÇÜLÜĞE YOL AÇIYOR

Atatürk kültü ülkemizin damarlarına nasıl yerleştirildi?

20. yüzyılın ideolojileri, inancın, dinin alanına yerleşmeyi hedeflemişlerdir. Her biri laik birer dinmişçesine hareket etmişler ve dinî hissiyatı gerileterek, körelterek güçlenmeye yürümüşlerdir. Türkiye’de Mustafa Kemal üzerinden yürütülen ideolojik faaliyet hâlâ eğitim öğretim sisteminin arkaplanını oluşturmaktadır. Okula adımını atan bir yavru Atatürkçülükle muhatap olmaya başlamış demektir. Büstleri, resimleri, heykelleri… Derslerde anlatılış şekli, baştan sona tekrar üzerine bina edilen inkılap tarihi masalları… Kurtarıcı, yaratıcı hatta yaşatıcı bir kült oluşumu üzerinden sürdürülmektedir. Gidin herhangi bir okula, kapıdan girdiğiniz andan itibaren kültçülüğün sembolleri sizi karşılayacak, sınıfa kadar takip edecektir. Bu kültleştirmeye karşı halk mukavemeti bu iktidar döneminde zayıflamıştır. Çünkü halk, yöneticilerin dini hassasiyetinin okullardaki ideolojik öğretimi zayıflattığı rehavetine kapılmıştır. Bütün dünyada, uzak doğudaki bazı ülkeler hariç, ideolojilere karşı rönesans (diriliş) harekâtı yürüterek zihinleri çağdaş putlardan temizlemiş, onları görünürleştiren materyalleri sahadan çekmiştir. Türkiye’de ise tersi olmuş, resimler büyümeye, büstler, heykeller çoğalmaya devam etmiştir. Bu vasatta ancak iman salâbeti olanlar kültleştirme ameliyelerinden halâs olabilmektedir. İman noktasında bir zafiyet, boşluğun kültçülük tarafından doldurulmasına yol açmaktadır.

MÜSLÜMAN KÜLTÇÜLER TÜREDİ

Dindar kesim ne yaparsa yapsın, Kemalistler hiçbir zaman bundan memnun olmayacak ve içlerine almayacak. Son yıllarda dindar kesimin gösterişli Atatürk sevgisini neye yoruyorsunuz?

Resmî zaruretler “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözünü doğruluyor. Resmiyetin mevzuatı, törenleri, protokolü olduğun gibi görünmeyi güçleştirdiği için, tersine bir gidiş beklenmelidir.

Türkiye’de bütün toplantılar, törenler, 12 Eylül cuntacılarının icad ettiği, hatta dayattığı, saygı duruşu ve ölmüş lidere sena ile başlar. Bu belki önemsenmeyerek şeklen sürdürülmek istenmiş olabilir, zamanla şekil özü de belirlemeye başlıyor. Elbette bu gidiş, kültçüleri azdırıp, hatta dinin mekânlarında bile kültçülük unsurlarının görünürleşmesini dayatmaya itiyor. Hutbelerde isim zikredilmesi ve inkılap tarihi metinleri okunması dayatması, ibadet mekânlarına birinci safhada vecizelerinin, bilahire ise resimlerinin asılmasını talebe kadar gidebilir.

Bu noktada yapılacak olan, tavizsiz olmaktır. Pozitivist ideoloji, kendi alanında kalmaya zorlanmalı. Hâlbuki alan tecavüzü had safhaya varmış, en aşırı Müslümanlardan daha sofu kültçüler türemiştir. Bunlarla yarışarak kendini kabul ettirmeye çalışmak abesle iştigaldir.

ANITKABİR ÖLÜMSÜZLÜK İÇİN YAPILDI

Mustafa Kemal değil de Kemalizm mi asıl sorun? Aradaki fark nedir?

Mustafa Kemal ülkeyi Milli Mücadele’de kazandığı prestijle, kendi gücü ile idare etti. Mustafa Kemal’den sonra gelenlerin böyle bir gücü yoktu, onu kültleştirerek, o kültün arkasına saklanarak ülkeyi yönettiler. Her ne yaptılarsa onun yolundan gitmek iddiasıyla yaptılar. Kemalizm, (daha sonra Atatürkçülük), ilmî veya pozitivist olmaya önem vermedi. Ne ilmin hükümlerini ne de pozitivizmin icaplarını yerine getirdiler. Cumhuriyet pozitif ilmi halka gerçek rehber olarak takdim etmiştir. Hayatta en hakiki mürşit nedir? Kısaca “ilimdir” denilir. Doğrusu “müsbet ilimdir, fendir”. Atatürk kültçülerinin müsbet/pozitif ilimle işi olmaz. Eğer öyle olsa idi, Mustafa Kemal için bu kadar mübalağalı bir anıtkabir yapılmazdı, tantanalı kabir ziyaretleri hiç akıldan geçmezdi. Kendisi Çankaya’da mütevazı bir kabir istemişti. Fakat halefleri cumhuriyet tarihinin en büyük ve en görkemli yapısını inşa ettiler. Anıtkabir için açılan mimarî yarışma programında şu ifadelere yer veriliyor: “Anıt bir ziyaretgâh olacaktır. Bu ziyaretgâha büyük bir şeref medhalinden (ana girişinden) girilecek ve yüzbinlerce Türk’ün atası(!)nın önünde eğilerek tazimini (saygısını) sunmasına ve bağlılığını tekrarlayarak geçmesine müsait olacaktır.” “Bu âbide, ‘ata(!)nın asker Mustafa Kemal, Devlet Reisi Mustafa Kemal, büyük siyasî, ilim adamı, büyük mütefekkir ve nihayet yapıcı ve yaratıcı büyük dehanın vasıflarının kudret ve kaabiliyetinin timsali olacaktır.” Tarihimizde hiçbir kabir böyle bir iddia ile yapılmamıştır. Geçmiş büyüklerimize mahsus türbelerde orada bir ölümlünün bulunduğu net şekilde gösterilir. Hâlbuki Anıtkabir bir ölümsüz için yapılmıştır. Kabrin adına inşa edildiği şahsın sağlığındaki gücünü ve otoritesini öldükten sonra da devam ettirdiği her şekilde gösterilmek istenmiştir.

23 NİSAN, GERÇEĞİNE UYGUN KUTLANMALI

23 Nisan TBMM’nin kuruluş yıldönümü olduğu için Mustafa Kemal’in çocuklara armağan ettiği bir gün olarak kutlanıyor. Muhafazakâr ilk meclisin dualarla, kurbanlarla açıldığı biliniyor. Ancak sonraki kutlamaların din karşıtı devam etmesi bir tezat değil midir?

23 Nisan 1924’ten itibaren iki şekilde kutlanıyor. Uzun yıllar Hâkimiyet-i Milliye bayramı ile birlikte Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çocuk haftası kutlamaları yapıldı. 1940’larda iki kutlama birleştiriliyor ve 1950’lerde de Mustafa Kemal Paşa’nın bu bayramı çocuklara armağan ettiği lafı türetiliyor. Meclis’in açılışı ile bu bayramların icrası arasında hiçbir şekilde münasebet kurmak mümkün değil. Meclis, Hacıbayram Camii’nde kılınan cuma namazından sonra öne düşen ilim ve din adamlarının başlarının üzerinde taşıdıkları Peygamberimizin sakal- şerifinin telinin muhafaza edildiği bohça ve sancak-ı şerifin meclis kürsüsüne konulması, kurbanlar kesilmesi, Kur’an hatimleri ve Buhari Şerif okumaları tamamlanarak dualar edilmesi ile açılmıştır. Sonraki kutlamalar 23 Nisan’ın gerçeklerini örtmek için yapılan tantanalı törenlerden ibarettir.

Aslında bütün millî bayramlar din karşıtlığıyla kutlanıyor bizim ülkemizde. Muhafazakâr camianın son yıllara kadar vatana, millete ve bayrağa uzak durmasının bir sebebi de bu millî bayramlar değil midir?

Bu törenler, uzun seneler mütedeyyin halk çocuklarının şiddetli bir din karşıtlığı ve Osmanlı düşmanlığı propagandası ile beyinlerini yıkmak için vesile sayılmıştır. Elbette katılmak mecburiyeti olan bu törenler, çocuklarımızın zihninde olumsuz bazı imajlar meydana gelmesine sebep olmuştur.

KÜLTÇÜLÜKLE MÜCADELE EDİLMELİ

İlk kez bir 23 Nisan’da tüm Türkiye’de camlardan, balkonlardan İstiklal Marşımız okundu. Kimseyi dışlamadan yapılan bu fiilin devamı gelir mi sizce?

23 Nisan akşamı bütün Türkiye’de aynı saatte evlerden İstiklâl Marşı okunması büyük bir millî beraberlik havası estirmiştir. Büyük Millet Meclisi’nin büyük bir heyecanla kabul ettiği millî marşımızın millî mutabakat metni olarak tesirini gösterdiğini görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda buradan başlayarak 23 Nisan kutlamalarını gerçeğine uygun hâle getirmenin yolu açılabilir. Tabiî bunun geniş bir bilgilendirme faaliyetinin ardından yapılması gerekir. Milletin zihnine yerleştirilen hurafelerin yerine gerçeklerin konulması ciddi emek ve gayret gerektirir. Bu kültçülükle mücadele, önümüzdeki yılların programı haline getirilmelidir. Türkiye’nin hak yoluna, hakikat yoluna, ilim yoluna dönmesi için bu zaruridir.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: D. Mehmet Doğan
06-05-20
E mail: gercekhayat.com.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TÜRKİYE'Yİ ATATÜRK KÜLTÜ YÖNETİYOR (D. Mehmet Doğan'la mülâkât)
Online Kişi: 24
Bu Gün: 103 || Bu Ay: 11963 || Toplam Ziyaretçi: 1589513 || Toplam Tıklanma: 40040063