HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar
Okunma Sayısı: 102
Yazar: Ali Osman Aydın
Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin İslâmî kıyafet ısrarının mânâsı

SOYUNUYORUM ÖYLEYSE VARIM!Kemalizm’e Dînî Sicil Uydurmak

Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hakkın Rahmetine kavuştu. Cenabı Allah vadettiği cennetlerine kabul buyursun, rahmetiyle muamele etsin inşallah.

Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir. Türkiye gibi İslam’ın bütün müesseselerinin yıkıldığı, sembollerinin gömülmeye çalışıldığı, çoraklaştırılmış bir ülkede bu söz daha büyük anlamlara sahip.

Tek Parti iktidarının zifiri karanlığı ülkede her yeri kapladığında, Efendi Hazretleri ve benzeri mutasavvıf önderleri gece karanlığındaki kutup yıldızları gibi, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan kalabalıklara yol gösterdiler.

Kemalizm’in tiksindiği, aşağıladığı, kabuslarında gördüğü sarık, cübbe ve şalvarı kıyafet olarak benimsemişlerdi. Batılı olmayan hiçbir kisveye tahammül göstermeyen bir ülkede, rejimin dizayn etmeye çalıştığı türde müslümanlar olmadıklarını vurgulamanın, “sizden değiliz” demenin yollarından biriydi bu kıyafetleri giyinmek.

Kemalizm’in fikirsiz, ilimsiz, amelsiz, aşksız, ahlaksız, hakikatsiz, samimiyetsiz, geleneksiz, köle ruhlu, kumanda edilebilir müslümanlar üretmek için 100 yıldır hınçla işlettiği tezgahı bozdular Mahmud Efendi gibi alimler.

Bunu, tek kötü söz söylemeden, tek bir menfi harekete geçit vermeden, tek bir burnun kanamasına izin vermeden, hiçbir güce eğilmeden; ilimle, sükunetle, sabırla, istikametle, takvayla yaptılar. Derecesi ali, makamı cennet olsun İnşallah.

Kemalizm ve Diyanet

Kemalistler, özellikle de Soner Yalçın gibi onların sözcüsü olanlar diyorlar ki: “Cumhuriyeti kuranlar dine ve dindarlara çok hürmetkar oldukları için hemen Diyaneti kurdular, ki ülkemizin her yanında insanlar dinlerini en iyi şekilde öğrenebilsinler! Bugün, o dönemle ilgili söylenenler kara propagandadır…”

Bu görüş doğru mu değil mi? Önce Diyanet’in kuruluş amacına bakalım.

Bununla ilgili İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam -1” adlı kitabından bir alıntı yapacağım:

Anayasa Mahkemesi, bir başvuru üzerine Diyanetin pozisyonu ile ilgili resmi görüş beyan ediyor. Tarih, 15 Haziran 1972. Görüş özetle şöyle:

"Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir teşkilat değil, Anayasanın 154’ üncü maddesinde saptandığı üzere genel idare içinde yer almış idari bir teşkilat durumundadır. (...) Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Anayasada yer alması (...) Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, dini taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk milletinin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi gibi nedenlere dayanmaktadır.”

Şu ifadelere dikkatinizi çekmek istiyorum:

“Dini teşkilat değil, idari teşkilat”

“Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi”

“Dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması”

İsmail Kara’nın bu metin ile ilgili yorumu ise son derece çarpıcı. “Diyanet Müslümanların din işlerine bakmaktan çok "devletin din işlerine bakan", devletin felsefi ve siyasî temayülleri doğrultusunda dinî yorumlar yapan, halkın din anlayışını, dini yaşama biçimini dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum olagelmiştir.”

Demek ki Diyanet Soner Yalçın ve benzeri Kemalistlerin söylediğ gibi müslümanların ihtiyaçları öncelenerek kurulmuş bir yapı değil. Kemalist rejimin seküler uygulamalarını “meşrulaştırmak” ve müslümanların olası itirazlarını önlemek için tasarlanmış bir yapı. Bugün bu yapı değişiyor…

Zaten Ali Fuat Cebesoy’da yazdığı hatıratında, “Hükümet Diyanet İşleri Genel Müdürlüğünün idaresi altında din işle­rini elinde tutuyordu.” der.

Peki Diyanet kendisine verilen bu vazifeyi yapmış ya da yapabilmiş mi? Bunu anlamak için de 1947’ye gidelim...

1947 CHP Kongresi

CHP 1947 senesinde bir kongre yapar. Bu kongre siyasi tarihimiz için çok önemlidir. CHP burada, çeyrek yüzyıllık iktidarının özeleştirisini yapmak durumunda kalır. Halka yabancı politikalar çökmüştür çünkü. Sonuç hüsrandır. Halktan kopulmuştur. Halk akın akın Demokrat Parti saflarına katılmaktadır. Tek Parti despotluğunun sonu gelmiştir. İşte o kongrede Tek Parti dönemindeki dini hayatla ilgili de can alıcı şeyler konuşulur. Kayseri delegesi Şükrü Nayman’ın kongredeki sözleri şöyledir:

“Bugün Başbakanlığa bağlı iki müessesemiz vardır. (...) Bunlardan biri, vakıflar idaresi, diğeri Diyanet İşleri Reisliği’dir. Fakat Diyanet İşleri Reisliği’nin vücudu ile ademi müsavidir. (varlığı ile yokluğu aynıdır) Vakıflar idaresi, dinî müesseselere bakmaz ve yaşatamaz durumdadır. (...) İmamlar ve hatipler aç ve sefil bir hâldedir. ” Bütün bunlar, bazılarının zannettiği gibi, Diyanet İşleri [Başkanlığı]’nın iktidarsızlığından ileri gelmiyor. Salâhiyet vermediğimizden, para vermediğimizden oluyor. “

Şu tespitlere dikkatinizi çekmek istiyorum:

“ İmamlar ve hatipler aç ve sefil bir hâldedir.”

“Diyanet İşleri Reisliği’nin varlığı ile yokluğu birdir”

Girişteki Anayasa mahkemesi kararında imamların memur oldukları söyleniyordu. Burada aç oldukları ifade ediliyor… Bu durumun açıklaması şu: 15 Aralık 1927’de Danıştay kararıyla imamlar memur kabul edilmemişlerdi. Bu durum bildiğim kadarıyla 1965 yılına kadar devam etti. 65’te tekrar devlet memuru statüsü kazandılar. Sözü edilen dönemde imamların sabit gelirleri yoktu. Köylerde dini görev dışında berberlik ve ırgatlık da dahil başka şeyler yaparak ancak geçinebiliyorlardı. Kemalizmin imamlara layık gördüğü hayat standardı bu kadarla sınırlı değildi elbette. Bir de hiçbir saygınlıklarının olmaması, rejimin her şartta onları aşağılayan, küçümseyen, yok sayan yaklaşımı kıt kanaat geçimlerine eşlik ediyordu…

Hangi İslam, Hangi Taassup?

Yine 1947 CHP kongresinden CHP Milletvekili Sinan Tekelioğlu: “İslâm dinine mensup olan cemaatin başına ‘Diyanet İşleri Reisi’ diye birisi” oturtulmuştu. “Fakat kolları bağlı olarak bırakılmıştı.”

O kongrede Çorum Delegesi Abdülkadir Güney çok süpriz bir şey de teklif ediyor partililere: “İlk mekteplere din dersleri ve üniversitelerde de ilâhiyat fakültesi açılmasını teklif ediyorum.” Tabii bu teklifi dini bir amaçla değil, iktidarın ellerinden kaydığını gördükleri için yapıyorlar.

Çünkü ilahiyat Fakülteleri 1933’den beri kapalıydı. 59’da açılan İslam Enstitüsü hariç, İlahiyat Fakültelerinin tekrar açılması ancak 1971’de mümkün olabildi. İlk İmam Hatip Kursları’da 1949’da açılacaktır…

Peki din eğitimi neden yasaklandı? Ali Fuat Cebesoy “Bilinmeyen Hatıralar” adlı kitapta bu durumu şöyle izah ediyor: “Atatürk kasten unutturmak istedi eski cehale­ti ve taassubu.(Taassuptan ne kastettiğini aşağıda izah edeceğiz) Onun için ben bu taassup ve cehaletten temizleyeyim ondan sonra yeni İslamiyet’in esaslarına doğru çalışalım (...) Çünkü Atatürk'ün bütün emeli bu milleti tassup ve cehilden kurtarmak. Bu da dinden ge­liyordu. Öyle bir hale gelmiş ki din getiriyordu bu cehaleti ve taassubu. Onun için gerek Osmanlı tarihini gerekse İslamiyet müesselerini ihmal etmeyi göze aldı…”

Açık bir şekilde anlaşılacağı üzere bu ülkenin insanları kasıtlı bir şekilde, bir politika gereği dini eğitimden mahrum bırakılmış. Bu yüzden, Soner Yalçın gibilerin bugün oluşturmaya çalıştıkları “dine saygılı Kemalizm” anlatısının tarihsel gerçeklerle hiçbir alakası yoktur.

Bu arada din konusunda o kadar bilgisiz ki Ali Fuat Paşa, “mayo giymeye, domuz yemeye, şarap içmeye haram” denilmesini “taassup” kabul ettiğini söylüyor hatıralarında. Bunların “kitapta” yazmadığını, Hz. Peygamber tarafından söylenmediğini, hocalar tarafından uydurulduğunu söylüyor. “Taassuptan uzak bir islam” derken seküler yaşam tarzlarını onaylayan bir “İslam” kastediyor, Cumhuriyeti kuran kadrolar… Din konusundaki bu bilgisizlikle bir de dini dizayn etmeye çalışıyorlar! Tıpkı bugünün Kemalistleri gibi…

İşte merhum Mahmud Efendi gibi büyük misyon insanları, böyle bir tarihsel arkaplan içinde, böyle bir düşmana, bu kadar yok saymaya ve yok etmeye rağmen hizmetlerini sürdürdüler…Duruşları, misyonları bu nedenle çok önemli…

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Ali Osman Aydın
24-06-22
E mail: yeniakit.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin İslâmî kıyafet ısrarının mânâsı
Online Kişi: 17
Bu Gün: 84 || Bu Ay: 2.438 || Toplam Ziyaretçi: 1.931.055 || Toplam Tıklanma: 47.963.815