ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : / PORTRELER
Okunma Sayısı: 262
Yazar: İsmail Göktürk
BİR ŞEHİR MÜNZEVİSİ: AHMET ABİ

“Ben bir şehir münzevisiyim” derdi. Bu onun tercihiydi ve hepimize sirayet etmiş olan hâliydi. “Dildaş” diye tarif ettiği dostlarıyla “şifalı” sohbetler “ruhuna inşirah verirdi”.

Kulağındaki rahatsızlık nedeniyle yolculuklardan uzak durur, gürültülü ortamlardan kaçardı. Bir de “ulusalcı”, ”eklektik düşünceli”, “kafası donuklaşmış” kimselerle konuşmaktan çok rahatsızlık duyardı. Bu rahatsızlık onları kırma endişesinden kaynaklanırdı. Beyefendiliği karşısındakine anında sirayet ederdi. Kırmamak için çok zorlandığı böyle kimseler için “mayın” tabirini kullanırdı. Bir ortamda öyle biri varsa “eyvah mayın” derdi.

“Donuklaşmış Türk” diye ifade ettikleri, biraz Atatürkçü, biraz ulusalcı milliyetçilerdi. Ziya Gökalp’te kalmışlar derdi. Verdiği bir misal vardı. “Doktorla akıl hastası arasında geçen konuşmada doktor hastaya ne oldu anlat dediğinde hasta başlar anlatmaya. Berber sandalyesine oturdum. Berber tıraşa başladı. Evet. Başımı sabunladı, sabunladı. Evet sonra, sabunladı, sabunladı. Orda kalmış, ilerisi yok” derdi. Bir de masaya tak tak vurur “içi boş, fikir yok” derdi. Yazılarında milletimizin bin yıllık medeniyetine kastedenlere duyduğu fikirli öfke yansırdı. Bazı arkadaşları onun yazılarında çok sert bir üslup kullandığından şikâyet ederken, nasıl olurda Ahmet bey gibi kibar bir insan böyle şedit bir dil ve üslupla yazıyor derlerdi. Ahmet abi, “nefsî değil efendim, fikrî” derdi. Çeşitli tasniflere ayırırdı fikir dostu Türkleri. Bir kısmı “Tanrı’nın Türkleri”ydi. “Beyaz Türk” zaten fikir dostu olamazdı. En yakın bulduğu Türk, elbette “Horasan Türkü” olanlardı. Hayatın getirdiği her zorluk, mihnet karşısında bir derviş teslimiyeti gösterir, “şikâyet yok efendim” derdi; “rıza var” derdi. Katlanmak zorunda kaldığı “mayın” sohbetlerini bile rıza ile kırmadan geçiştirirdi. “Kınamak yok bizde” derdi, “Mevlana büyüğümüz kınamayın” demiş derdi.

Ahmet abi kadar çevresindeki insanlara değer veren başka biri var mıdır bilmiyorum. Ahmet abiyle bir tamirat işi için, araba arızasını gidermek için veya çay getiren bir genç, hayatın içinde kimle muhatap olmuşsa Ahmet abiyi bir daha unutmaları mümkün olmazdı. “Hünerin yasası” derdi. İşini iyi yapan kimseler onun gözünde dünyanın en mühim adamlarıydı. Talebelerle ilgilendiği alanlarla ilgili uzun sohbetler yapardı. Güneydoğu seyahatimizde Şırnak’ta evinde kaldığımız arkadaşımızın ev arkadaşıyla Polonya’nın siyasi tarihi üzerine sohbet ediyorlardı.

Dildaşları hayatının her şeyiydi. Herkesin vasfına göre isimlendirmeler yapmıştı. “Bir Hocam” diye aslında iki hocamı kastederdi. Ali ve Muzaffer hocamı. Birini diğerinden ayırmamak için böyle bir formül bulmuştu. Her iki hocamın da asıl “Hoca”nın diğer hocam olduğunu söylemesi bu adlandırmada etkili olmuştur sanırım. Ali hocam, “bizim büyüğümüz Muzaffer hocam” der; Muzaffer hocam da büyüğümüzün Ali hocam olduğunu söylerdi elbette. Bir gün Muzaffer hocam, bu Ahmet bey, ikilikten bir türlü kurtulamadı demişti. Ben hemen zarfı aldım ve Ahmet abiye “Muzaffer hocam senin için müşrik diyor Ahmet abi” demiştim. Muzaffer hocam tövbe estağfirullah çekerken, Ahmet abi “ne güzel efendim, ne güzel” diyordu. Çok ağır bir tevildi ama o kadar hoşuna gitti ki bu aleyh. Çünkü “Bir Hocam”ın sözünü tevil etmiştim sonuçta. Şair-i azamı, tercümanı, türküdarı velhasıl herkesin öne çıkan bir vasfıyla adı ve yeri vardı Ahmet abinin yüreğinde.

28 Şubat sürecinde, ülkenin dönüşümü için yüz yıl gerekir derdi. Ben o kadar ömrümüz yok abi, bu süreçler çok çabuk aşılacak. Bu yaşananlar tarihe ters, göreceksin bu generallerin hepsi yargılanacak derdim. Sonraki zamanlarda yazılarında, sohbetlerinde “benim üstadım bu generallerin hepsi yargılanacak demişti” vurgusunu yapardı. İsmimi, çalıştığım kurumu vererek yazılar yazardı. Bazı yazıları ceza kanunlarına takılacak şekilde sert olunca “abi bak hakkında soruşturma açılır” derdim. Nitekim açıldığı da oldu. O bana müstear isimle nerden bulacaklar ki derdi. Bana sorarlarsa söylerim derdim. Yalan mı söyleyim tanıyor musun dediklerinde diye latifeleşmemiz olurdu. Bu kemalizm savdı abi, o kadar emeğin var, senden iyi bilen yok bunu diye kendisine projeler ürettiğim olurdu. 28 Şubat döneminde anasınıfından itibaren her okul kademesindeki çocuklar için Kemalist muhtevayla masal serisi yaz. Hikâye serisi yaz her sınıf talebesi için. Milli eğitim okullara tavsiye der. Milyonlarca satar, gömgöv zengin olursun. Sonra ben bu yazar sizi işletiyor, aslında Kemalist karşıtı biri derim ifşa ederim, tanınırsın. Bu defa kemalizm karşıtı kitapların çok satılır. Tabi gülüp geçerdi.

“Benim hiç maceram olmaz, Nahırönünden öteye gitmiyorum” derdi. En uzun seyahatleri fakirle yaptığı seyahatlerdi belki. Onlara fikirli seyahat derdi. Bir defa Mehmet Yılmaz hocanın zorlamasıyla, bir akademik çalışma çerçevesinde bütün bir Güneydoğuyu gezmiştik. Urfa, Mardin Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Şırnak, tabi ilçeler dahil. Ahmet abi, Güneydoğu seyahatimizi, o dönem yazdığı yazılar soruşturma konusu olduğu için değiştirmek zorunda kaldığı ve Ali hocamın tebessümüne yol açan Ali İlbey müstear ismiyle uzun uzadıya yazı konusu yapmıştı. Biz anlatsak aleyh olarak değerlendirilecek şeyleri kendisi yazılarında sayıp dökmüştü. (https://www.tyb.org.tr/ali-ilbeyden-guneydoguya-seyahat-1-mardin-kapi-sen-olur-3652yy.htm).

Güneydoğu yolculuğumuz yazın en sıcak günlerine denk gelmişti. Bu latifeyi anlatmazsam eksik kalacağını düşündüğüm için Ahmet abimin hoşgörüsüne sığınarak anlatmak istiyorum. Hava kırk derecenin üstünde sıcaktı. Araba yeni olduğu için konforu iyiydi. Klima çalışıyordu tabi sürekli. Ahmet abi bir ara bana ayaklarının terlediğini söyledi. Ben de klimayı aşağıya verecek şekilde ayarladım hemen. Ahmet abim dünyanın en saf adamıydı dostlar. Birazdan bize şöyle söyledi: “Allah tarafından bir serinlik geldi”. Bir gece Hasankeyf’de kalmıştık. Ertesi gün menzilimiz Batman’dı. Bize Veysel Karani Hazretlerine uğramıyor mu yol dedi. Uğramaz mı abi dedim. Sıkışık programa ve elli kilometre mesafeye rağmen oraya sürdüm aracı. İyi ki gitmişiz. Ahmet abi her yeri bizden iyi biliyordu. Bir defasında da yağmurlu bir havada beraber arabaya binmiştik. Ben elimdeki evrakları arabanın göğsüne, camın önüne bırakmıştım. Ahmet abi derhal aldı onları. “Orda ıslanacak” dedi.

Yine Mehmet hocanın zorlamasıyla Adana, Osmaniye, ilçeler gezmiştik. Konya’ya TYB şubeler buluşmasına gitmiştik. Giderken Ulukışla üzerinden, dönüşte, Karaman Silifke yolundan gelmiştik. Göksu ırmağı boyunca inerken dinlediğimiz türküde, “sular başın vurur taştan taşlara / Çağlar ya Muhammed adın çağırır” diyordu. Ahmet abi “uçuyoruz efendim” diyordu. Silifke’ye indiğimizde “Ahmet abi sen teorik adamsın, dükkâna mağara diyorsun, gel seninle gerçek bir mağara görelim” demiştim. Astım Mağarasını gezmiştik.

Sonra, büyük hocalarımla Darende gibi, Kırıkhan Beyazıd-ı Bestami hazretleri gibi çevrede bulunan mübarek belde ziyaretleri. Ali hocamın kitap fuarına katılması vesilesiyle yine bir Diyarbakır ziyaretimiz olmuştu. Evet fakirle yolculuk yapardı. Arabada “bin miligramlık türkülerle uçar gibi gidip geldim” derdi. Ona göre “en fikirli yolculuklar” beraber yaptığımız yolculuklardı.

Darende. “Bir Hocam”, Ahmet abi ve fakir

Türküler, bin yıllık millet irfanını anlatırdı. Türkü dinlerken, “bu ülkenin cumhurbaşkanları, Çankaya’da Yemen türküsünü dinlerlerse ülke kurtulur” derdi. Cumhurbaşkanımız ilk seçildiğinde, Çankaya bahçesinde verdiği resepsiyonda sanatçı Yavuz Bingöl’e eşlik ederek, hem de “Yemen türküsünü” söylediğini gördüğümde, benim de gözlerim dolmuş; derhal Ahmet abiyi aramıştım. “Ahmet abi, cumhurbaşkanı şu anda Çankaya’da Yemen türküsünü söylüyor” demiştim. Bana hayretler içinde, “yapma üstadım, bu millet kurtulur o halde” demişti. O yemen türkülerinde mazlum milletimizin hüznünü yaşardı. “Dükkân-ı Yemen” derdi dükkâna. 28 Şubat sürecinin sinir bozucu havasında ben “Yemen Konforu” diye kendisinin çok samimi duygularla dükkâna yüklediği misyonu, aslında herkesin yüreğinde duymadığını ifade eden bir deneme yazmıştım. Bana en ağır, en şedit yazıları yazmıştı.

Enkaz açılırken kitapları dökülmüştü. Kitaplara ne kadar değer verdiğini bilenler gözyaşını tutamadı.

Dil hassasiyeti her hassasiyetin önündeydi. “Dil, derunumda hâşa bir mabed gibidir” derdi. Yunus’u, Fuzuli’yi… ustaları olarak görürdü. Edebî bir yazıya başlarken onların ismini zikrederek hoşgörülerine sığınırdı. Âlemlerin Efendisinin veladeti için kaleme aldığı yazıya “İçimde cevelan eden âciz kelimelerle Mevlid-i Nebî’yi kaleme almak cüretimi, Efendimiz Aleyhissalâtüveselâmın iltifatına nail olan “Kasîde-i Bürde”nin şairi Ka’b bin Züheyr, “Su Kasidesi”nin büyük şairi Fuzûlî, “Mevlid”in şairi Süleyman Çelebi ve “Müseddes-i Mütekerrir”in şairi Şeyh Gâlib üstadlar bağışlasınlar” diye başlamaktaydı (https://www.tyb.org.tr/ahmet-dogan-ilbey-hazret-i-peygamber-efendimiz-dogdugunda-54832h.htm).

O, geceleri okuyup yazarak, ustalarıyla hemhal olarak geçirirdi. “Âmâ üstadım” diye bahsettiği Cemil Meriç, Ahmet abinin neden münzevi olduğunu izah eden cümlesinde “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı” diyordu. Ahmet abinin bildiğim iki şiiri yayınlanmıştır. Biri Bahaddin Karakoç abinin çocuk şiirlerini derlediği antoloji kitabında yayınlanan bir şiiri, biri de benim antoloji.com sitesine eklediğim “Bir Çığlık Yükselir Yeşil Vadiden” şiiriydi. O şiir şöyle başlamaktaydı: “Önce kuşların yuvası bozuldu yeşil vadide / Ufuklarından çekilmiş fecir pırıltıları / Bir çiçekle, bir yüreğe insafı yok zamanın”. (https://www.antoloji.com/bir-ciglik-yukselir-yesil-vadiden-siiri/). “Âmâ üstad” ifadesi Cemil Meriç için gıyabında kullandığım hitaptır ve görmeyen gözlerine rağmen kitaplarla dostluğuna hürmet ifadesidir. Kalbî bir bağlılıktır bu, hayatına imrenmedir. Hiç görmedim onu. Şehr-i Maraş’ta gıyabî tek şâkirdiydim. Arkadaşlarla buluşmadan evvel kitaplarından bir kaç sayfa okur öyle çıkardım evden. Sözüme “âmâ üstadım Cemil Meriç'in şu sözü, şu kitabı…” diyerek başlardım” diye bahsettiği üstadıyla aynı duygular içindeydi Ahmet abi (https://www.tyb.org.tr/ama-ustad-cemil-meric-insanlar-kiyiciydilar-kitaplara-kactim-21788yy.htm).

Bir münzevi olarak yaşadı. Ama onun dostları sanıldığından çok daha fazlaydı. Bütün “ustalar” onun dostuydu. Bir yazısında konu ettiği Said Nursî hazretlerine ait olan söz Ahmet abiyi tanımlamak için söylenmiş gibidir: “İnsanın kıymeti, himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir”. Ahmet abi, milletinin bin yıllık irfanını, duyuşlarını yaşayan, tek başına millet temsilcisi olan biriydi. (https://www.tyb.org.tr/kimin-himmeti-milleti-ise-o-tek-basina-millettir-18133yy.htm).

Onun ifadeleriyle, “Millet, mübarek bir kelimedir. Millet demeden söze başlamayın. Her sohbetinizde, tebliğinizde, yazınızda, şiirinizde mutlaka millet kelimesini zikredin. Câmide, bayramlaşmalarda, çarşıda ve cemiyet içinde muhakkak ki birkaç kez “biz bir milletiz” deyin, birbirinize millet olduğunuzu hatırlatın. Millet kimliğine soğuk duranı, kavga edeni, küskünleri, gruptan ayrılanları “biz bir milletiz” diyerek gönlünü yapın. Çünkü millet din, yâni şeriat üzere gidilen yol demektir”. Yaşadığımız deprem felaketi münasebetiyle alicenap milletimizin canını kaparak seferber olması, devlet-millet bütünleşmesi Ahmet abinin millet demeden neden söze başlamamak gerektiğini bize bir daha öğretti. Tıpkı 15 Temmuz gecesi öğrettiği gibi.

Zaman zaman aleyh olsun diye zorlama tevillerle Ahmet abiye isnat edilen şeyleri duyunca, “ben ölürsem öbür dünyada, sen şu aleyhinde çok konuşulan kişi değil misin, senin günahın kalmamış, sen direk geçebilirsin diyecekler” derdi. Niyazım odur ki, güzel abimiz Hatice ablamızla direk Cennet yolcusu olmuştur. Evlerimiz çok uzak sayılmazdı. Arada bir Hatice abla eşimi arar, yürüyüş yapalım derdi. Evlerimizin arasında bulunan parkta buluşurlardı. Eşim de Hatice ablanın yürüyüş yapalım diye aramasını çok özleyecek biliyorum. İnşallah Cennet bahçelerinde yürürler yine.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: İsmail Göktürk
20-02-23
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
BİR ŞEHİR MÜNZEVİSİ: AHMET ABİ
Online Kişi: 7
Bu Gün: 249 || Bu Ay: 7.760 || Toplam Ziyaretçi: 2.240.156 || Toplam Tıklanma: 52.351.486