ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : / PORTRELER
Okunma Sayısı: 336
Yazar: Seyfettin Albayram
AHMET ABİ (Ahmet Doğan İlbey'in ardından)
Ahmet Doğan İlbey
 
Yıl 1989,tayinim Sarıkamış’tan Kahramanmaraş’a çıkmıştı. Sarıkamış’ın bir köyünde öğretmenlik yapan bir arkadaşım; hocam Kahramanmaraş’ta “mağara” diye bir yer var, orayı mutlaka bul. Sen okumayı seviyorsun, senin aradığın tipler orada var, demişti.
 Maraş’a gelip yerleştikten sonra ilk işim “mağara” yı aramak olmuştu. Araya araya Ulu Cami’nin arkasında bir fotoğrafçıyı bulmuştum. Merdivenle mahzen gibi bir yere girdim. Gerçekten de mağaraya benziyordu. Fotoğrafçı Mehmet abi beni güler yüzle karşıladı, çay verdi. Derin bir iç çekerek; evet burası “mağara” idi , dedi. “Dağıldılar hocam, gelmez oldular.” Yüreğim cız etti. Ne büyük beklentilerim vardı oysa, fikir konuşacaktım, yeni fikirler öğrenecektim. İçim içime sığmıyordu, bir anda sönmüş balona dönmüştüm. Birden kendimi koca şehirde yapayalnız hissettim. Bir bakkalın yardımıyla bir ev bulmuştum. Mahmut abi,bakkallar derneği başkanıydı. Dükkânı gençlere emanet ederek kayıklı motosikletiyle bütün Maraş’ı dolaşarak bana o gün ev bulmuştu. Ayrılırken bana kartını verdi. Kartın arkasında bir dörtlük vardı.Mahmut abi bu şiir kimin?Acizane benim, deyiverdi.Şaşırmıştım. Bir bakkal, hem de tahsilliyim diye bana iltifatlar yağdıran Mahmut abi şairdi. Bakkalı bile şiir yazan bu şehrin kim bilir okumuşları nasıldır, diye geçirdim içimden.Sonra okullar açıldı. Herkes güler yüzlüydü. Yabancı öğretmen azdı bulunduğum okulda, geneli Maraşlıydı. Birbirine “ede” diye hitap ediyorlardı. Hayret bizim köyde de küçükler büyüklerine “ede” derdi. İlk tanıştığım kişilerden birisi müdür yardımcısı Ali Yurtgezen’di. İdareciler genelde havalı olurdu. Ali bey’ de öyle bir hava sezmedim. Çok rahat bir insandı. Sonra Kayserili Edebiyat öğretmeni Duran Metin’le tanıştım. Hep güler yüzlüydü. Ciddi konuşurken bile gülümsüyordu. Derken, bir akşam okuldan eve dönünce eşim ;”bitişik komşunun hanımı bize geldi,” dedi. Bize eşiyle ziyarete geleceklermiş. Gelsinler hanım, kimmiş, neyin nesiymiş bunlar?                               
 Maraşlılarmış, hanımına kanım kaynadı, çok cana yakın insanlar. Ertesi akşam komşumuz eşiyle birlikte geldiler. Hocam, ben Hasan Ejderha. Halk dilinde “Fakir fukara fonunda” çalışıyorum. Çok saygılı kibar insanlar. Hep karşısındakini kırabileceklermiş gibi kelimeleri itinayla seçiyorlar. Sohbet koyulaştı, arada “mağara” yı sordum. Gözleri parladı “ben müdavimlerindenim” dedi. Sonra şiir yazdığını, ayrıca karakalem resimler çizdiğini öğrendim. Çizdiği resimleri de gördüm. Dağ başında tek başına melül mahzun ağaç resimleriydi. Şimdi ne zaman perişan görünümlü bir ağaç görsem aklıma Hasan Ejderha gelir. Tam Hasan Ejderha’ lık bir ağaç, Hasan abim görse kesinlikle bu ağacın resmini çizer, derim kendi kendime. Derken arkadaş çevresiyle tanıştım. Evet bizim müdür yardımcımız Ali Yurtgezen’de oradaydı. Sandalyemi ortaya doğru çekerek fikir anlatıyordum. Ben ki ; İmam Gazaliyi, Farabi’yi, Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı (Marifetname), Eşrefoğlu Rumi’yi (Müzekkin Nüfus), Necip Fazıl’ın hemen hemen bütün kitaplarını, özellikle Seyyid Ahmet Arvasi’yi okumuş adamdım. Havalarda uçuyordum. Ali Yurtgezen sütunun arkasında oturmuş sessizce dinliyordu. Arada bir cümle söyledi, birden fren yaptım. Benim anlattıklarımın özetinin özeti bir cümleydi. Toparlanıp tekrar devam ettim, bu kadar adamı bir arada bulmuşum vaz geçer miyim, kabilinden. Ali hocam bir cümle daha söyledi. Bu sefer çok acı bir fren yapmak zorunda kalmıştım. Usulca sandalyemi kenara kaydırdım. Adının daha sonra Ahmet Doğan olduğunu öğrendiğim, güler yüzlü, mütevazı birisi Seyfettin hocam biz bunları daha evvel çok konuştuk, dedi. Gülümseyerek bana bakıyordu. O günden sonra Ali hocam’ın olduğu mecliste fikir beyan etmemeye özen gösterdim. Muzaffer Gözükara hocamla da orada tanışmıştım. Muzaffer hoca hafta sonları ne yaptığımı sordu; okuldan bir arkadaşla balığa gittiğimi söyledim. Kendi tabiriyle “düz” bir adamdı. Lan Antepli, bu Cumartesi balığa beraber gidelim, dedi. O günden sonra bizim balık maceralarımız başlamıştı. Ahmet abi bana sitem ediyordu; Seyfettin Bey hocamı bizden kopardın, diye. Bir gün, Hasan Ejderha; hocam bir dükkân açıyoruz, sen bize uyarsın sen de gel, dedi. 
Ne Dükkânı Hasan Bey, ne alıp satacaksınız? Hocam, fişek üreteceğiz.Akıl erdiremedim. Ulan koskoca şehirde ne fişeği, ne fişek dükkânı, şu adamların uğraştığı işe bak. Cuma ve Cumartesi geceleri akşam saat 22.00 da beraber gidelim. Nasıl olsa komşuyuz.Tamam gidelim. Herhalde bir atölyedir, diye düşündüm. Türkiye Yazarlar Birliği Şubesi’ni açmışlardı. İçerde iki masa, sandalyeler, çay takımı. Vakit ilerledikçe kalabalıklaşmıştık. Gelen ceketinin iç cebinden el yazısıyla yazdığı şiiri çıkarıp okuyordu. Sonra şiir elden ele dolaşıp yorumlar yapılıyordu. Birden kendimi çok cahil hissettim. Aslında ben de şiirler yazardım, ama okunan şiirleri dinleyince benim yazdıklarımın Ahmet Abinin deyimiyle “Karın Gurultusu” olduğunu öğrenmiş oldum. Ahmet Abiye göre her şey fikirli olmalıydı. O’na göre içtiğimiz çay bile fikirliydi. Kendince taviz verilmez kuralları vardı; Tatlı yemeyin, tatlı zihni öldürür. Acı yiyin, acı insanı düşündürür. Düşünen insan hüzünlü olur, hüzün bize yakışır. Türkü hayranıydı. “Celal Oğlan” türküsü, ona göre; İstiklal Marşı ayarındaydı. Birde “Sefil Baykuş ne yatarsın burada” türküsü. Dünyanın en acıklı ağıdı bu, derdi. Boğuk sesimle iki türküyü de söylerdim. Ahmet Abi cezbeye tutulmuş bir halde dinler, oturduğu sandalyeden düşecek hale gelirdi. Bir gün geç vakit dükkândan eve geldim. Eşim uyumuştu. Bende tam uykuya dalmıştım ev telefonu (o zaman daha cep telefonları yoktu) çaldı. Uykulu uykulu kalktım, telefonda Ahmet Abi; acele dükkâna gel, dedi ve telefonu kapattı. Eşimi uyardım, korkma, benim dükkâna gitmem gerek, dedim. Evden çıktım, hem yürüyor hem de “mutlaka kötü bir şey olmuştur” diye içimden geçiriyordum. Kan ter içinde dükkâna ulaştım. Başköşede Ahmet Abi oturuyor, yanında Muzaffer Hocam ve Ali Yurtgezen hocam oturuyordu. Beni görünce güldüler. Muzaffer hocam; Lan Ahmet, şu Antepliyi düşürdüğün hale bak, adam kıyar mı buna. Ahmet Abi; sınavı geçtin hocam, masaya geç. Masa kahvaltılık malzemelerle donatılmıştı. Sırayla, meraklı gözlerle, tek tek dükkan ehli gelmeye başladı. Bir iki fire vermiştik. Ahmet Abi söylenip duruyordu; yok hocam bu gelmeyenlerle harbe gidilmez. Sanki harp çıkmıştı ve biz de 57.Alay’dık. Ah Ahmet Abi, sen ne güzel adamdın. Rabbim sana gani gani rahmet eylesin. Rabbim seni Resülullah’a komşu eylesin. Biz senden razıydık, Rabbimde razı olsun. Maraş yiğit bir evladını kaybetti, Maraş’ın başı sağ olsun.
 
Yazar: Seyfettin Albayram
02-03-23
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
AHMET ABİ (Ahmet Doğan İlbey'in ardından)
Online Kişi: 10
Bu Gün: 231 || Bu Ay: 7.742 || Toplam Ziyaretçi: 2.240.126 || Toplam Tıklanma: 52.350.933