
| Kategori : / PORTRELER | Okunma Sayısı: 20 |
Şanlı Osmanlı Devleti’nin talihsiz ve mağdur hükümdarı Sultan Vahidüddin bundan tam yüz yıl önce, gurbet hayatının bin bir çilesi içinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vefatının yıl dönümü olan bugünlerde de lehinde ve aleyhinde yazılar yazılıyor. Hemen belirtmek gerekirse, lehinde kaleme alınan yahut tarafsız bir üslupla değerlendirilen tetkiklerin ve değerlendirmelerin sayısı gittikçe artıyor. Bu da gerçeklerin ilelebed gizlenemeyeceğini bizlere gösteriyor.
Merhum üstad Necip Fazıl, “Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahüdiddin” isimli eserini kaleme alınca yer yerinden oynamış, kendisi hakkında da dava açılmıştı. Üstadın dışında birçok yazarın bu konuda kalem oynattıklarını biliyoruz. Gerek bu kitaplarda, gerekse Osmanlı padişahlarının tamamını içine alan eserlerde Sultan Vahidüddin’in çeşitli açılardan değerlendirildiğini okuyup öğreniyoruz. Bunları teker teker sıralamak ve açıklayıcı bilgiler vermek sütunumun sınırlarını zorlayacağından sadece bir örnek vermekle yetineceğim. Bu örnek, bilge tarihçimiz merhum ve mağfur Ziya Nur Aksun’dur. Geliniz, birlikte onu dinleyelim ve çilekeş Osmanlı hükümdarını bir kere daha rahmetle yâd edelim:
Ziya Nur Aksun, padişahı değerlendiren yazısında sözü ona yapılan “hiyanet” ithamına getirip şunları söylüyor:
“Sultan hakkında bilahare yapılmış olan hiyanet ithamı, tamamen siyasidir ve hakikatle bir alakası yoktur. Hatta o, devletin ve vatanın kurtulması için böyle bir ithamı dahi göze alacak bir rolün içine girmiştir. Nitekim Sen Remo’daki ızdırapgâhında ‘Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya’ sözünü söylerken, devlet reisliği sırasındaki en büyük gayesinin ne olduğunu da işaret etmiştir.
Sultan bu gayesini husûle getirebilmek için iki vecheli bir rolü, içine girmiştir. Bunlardan biri ecnebilere karşı, diğeri ise milletine veya daha doğru bir tabirle, tarihe ve ilahi Varlığa karşıdır. Nitekim, kâtibine söylediği şu cümleler, bu iki vecheli davranışının kendisine ne kadar azap verdiğini anlatmaktadır:
‘Ecnebiler pek bîaman! Gece gündüz ne çektiğini bir Allah bilir, bir de ben bilirim. Bizi tazyik ile Meclis-i Meb’usan’ı dağıttırdılar. Fikirlerini ihsas değil, adeta açıktan açığa ihtar ediyorlar. Ben, meşruti bir hükümdar olduğum halde, güya mutlak bir hükümdarmışım gibi muamelelerde bulunuyorlar ve doğrudan doğruya bana müracaat ediyorlar. Meşrutiyet’ten bahsedince, ‘Hangi Meşrutiyet!’ diye mukabele ediyorlar. Karşımızda müracaat edecek kuvvet olarak yalnız sizi tanırız ve sizi pak addederiz’ diyorlar. Yani ‘sözlerimizi isga etmezseniz (yerine getirmezseniz) sizi de tanımayız’ demek istiyorlar. İstiklalimizi kurtarmak için, bizzarure bu hallere tahammül ediliyor. Diğer taraftan bir şey için kendilerine müracaat edilince, ‘Henüz münasebat-ı siyasiyyemiz iade olunmadı; buradaki memurlarımız, askeri memurlardır’ diye cevap veriyorlar. Ben, milletin ateşli külü üzerine oturdum, taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim. Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de mâlûmat verilemiyor. Elbette bir gün tarih, bu hakikatleri yazar. Siz, eminim olduğunuz için, bu şeyleri mahremâne olarak size söylüyorum. Vâkıa, merhum birader de, dahili bir kuvve-i gâlibenin taht-ı tazyikinde idi. Lakin ben onun kat kat fevkinde olarak, diretnotlarıyla mücehhez bir kuvvet karşısında bulunuyorum. Eğer âkılâne, bigârâzane ve bitârâfane idare-i umur edecek bir halefim olsaydı, ömrümün devr-i âhirinde vallahi, billahi ve tallahi kabul etmezdim. Saltanat tahtıyla teneşir arasında ne kadar mesafe olduğunu bilirim; siz de gözünüzle gördünüz. Bir tarafta taht, bir tarafta tabut duruyordu.
İzmir’in işgali esnasında, padişah pek ziyade teessür ve endişe izhar ediyor. Saraya feryadnâmeler geliyor. İlk anda bu harekete, hangi devletin giriştiği bilinmiyor. Padişah, gece vakti kâtibini telefonla uyandırarak, hemen haber almasını bildiriyor. İşgalin Yunan ordusu tarafından yapıldığı anlaşılıyor. Bunun üzerine padişah, yeni Heyet-i Vekile’nin de tayinini bildiren bir hatt-ı hümâyûn neşrediyor. Bunda, işgale temas edilerek, ‘Şu ân-ı mühimde, başlarında milletin sinesinden tahassül etmiş altı buçuk asırlık bir Hânedan’ın reisi bulunan ve nefsince her türlü fedakârlığa âmâde olan Halifeleri ve padişahları bulunduğu halde, bilumum efrad-ı milletin yegâne emeli, hukuk-u devlet ve milletin tatmini için son derece fedakârane ve azimperverâne sarf-ı mesai etmenizi kat’-i surette ihtar ile, her hâlûkârda tefvikat-ı İlahiyyeye istinad ve ruhaniyet-i Risaletpenahi’den istimdat eylerim’ diye pek heyecan verici cümleler yer alıyor. Bunun üzerine İstanbul’da ve sonra buradan yayılarak Anadolu’da protesto mitingleri tertip ediliyor. Bu mitinglerde hatt-ı hümayun zikredilerek ‘padişahımız da bizim başımızdadır’ sözü bütün Anadolu efkârında dalgalanıyor ve Yunan’a karşı milli mukavemeti hazırlıyor ve başlatıyor.
(İzmir’in işgalden kurtuluşu üzerine Sultan Vahidüddin’in Ayasofya Camii’nde, muhteşem bir mevlid okuttuğunu, bu mevlidde bulunan bir yabancı yazarın müşehadelerini ihtiva eden yazıyı İlim Yayma Cemiyeti’nin bir dergisinde yayımlamıştım.)
Falih Rıfkı, padişahın Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderirken huzura kabul ettiğini ve bu esnada ‘Paşa paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi tarihe geçmiştir! Şimdi yapacağın hizmet, hepsinden mühim olabilir. Paşa, sen devleti kurtarabilirsin!’ dediğini yazmaktadır.
Yine, Kemal Paşa’nın sofra hizmetinde bulunan Cemal Bey, Karabekir’in İstiklal Harbi’ni düşünenin kendisi olduğunu yazmasına fevkalade öfkelendiğini, yanındaki kâtibi Tevfik Bey’e, ‘Beni, Milli Mücadele’yi açmak üzere, bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahidüddin’dir. Eğer bu vatanı kurtaran birini aramak gerekirse, Vahidüddin’i göstermek lazımdır’ dediğini kaydetmektedir. Çünkü Karabekir kitabında, ‘M. Kemal Paşa’yı Akaretler’deki evinde ziyaret ettiğini, İstiklal mücadelesi fikrini açtığını, onun ‘Bu da bir fikirdir’ dediğini, fakat İstanbul’da Harbiye Nazırı olarak iş yapmak niyetinde bulunduğunu yazmıştı.
Bütün bunlar, Sultan Vahidüddin’in, Milli mukavemet hareketindeki müspet rolünü, oldukça açık bir şekilde ortaya koyacak deliller gibi görünmektedir.
Bu hükümdar hakkında tarih, henüz kesin hükmünü vermemiştir. Bütün bunları, onun hakkında, siyasi ilcâlarla serdedilen ‘hiyanet’ ithamının doğru olmayacağını izah maksadıyla yazdık. Osmanoğulları’nın bu son ve hem siyaseten, hem de tarihen mağdur sultanı hakkında geniş tetkikat lazımdır. Şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz.”
Ziya Nur merhumun bu yazısının tamamını okumak isteyenlerin “Gayr-i Resmi Tarihimiz – Osmanlı Padişahları” adlı kitaba müracaat etmeleri gerekiyor. Ayrıca İbnülemin Mahmud Kemal merhumun muhalled eseri, “Osmanlı Devrinde Son Sadrıâzamlar” da “Sultan Mehmed Vahidüddin’e Dair” başlığıyla yer alan değerlendirme yazısı da büyük önem arzediyor.
Yazar: Dursun Gürlek |
24-05-26 |
||
| E mail: yenisafak.com | Tweet | ||