RAMAZAN GELDİ HOŞ GELDİ

 

Kardeşlerimizin Ramazân-ı Şerîf'lerini tebrik ederiz.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / ŞU GİDENLER (Tasavvuf Büyüklerinden Levhalar)
Okunma Sayısı: 12304
Yazar:
LÂDİKLİ AHMED AĞA
Ladikli Ahmet Ağa Yediler’dendi!

Ladikli Ahmet Ağa Yediler’dendi!

Gazze müdafiiydi; şehid olmadan şehitlik sırrına erdi...

Cenâb-ı Hakk, Nübüvvet delîlini kıyamete kadar baki eylemiştir. Resulû Ekrem (s.a.v) Efendimizin devrinden zamanımıza kadar bütün Allah dostlarını, velileri, Evliya’yı o delîlin izharına sebep kılmıştır. Ta ki Hazreti Peygamber (s.a.v) Efendimizin delillerinin doğru ve ayetlerinin gerçek olduğu anlaşılsın diye.

Onlar Hakikat yolunun eşsiz rehberleri, zaman ve mekanın incileri, ölü gönüllere hayat bahşeden hâzık tabipleridir. Hak Dergâhı’nın kıymetli bekçileri, sırat-ı müstakim üzerine sefer eden, gerçek tasavvuf kervanına katılıp hidayet ve saâdete ererek Allah’a (c.c) vuslat eden Hak Erleri’dir.

İşte bu erlerden birisi de her türlü fezail ve kemâlâtı üzerinde toplayan, Allah ve Peygamber aşkı ile yanıp tutuşan ümmi, fakat; manevî ilim, irfan, marifet ehli, takva ve vera sahibi, Allah dostlarından, veliler sarayının sultanlarından biri de Ladiklî Hacı Ahmed Ağa’dır. Kendisi mübarek bir Allah (c.c) dostu idi. Kendisini yetiştiren manevi hocasının Hızır Aleyhisselam olduğunu söylerdi.

Konya’nın Sarayönü kazasına bağlı Ladik kasabasında 1304 tevellüdü ile dünyaya gelmiştir. Baba adı Mehmed, annesinin adı Emine’dir. Tertemiz büyümüş ve yetişmiştir.

Hacı Ahmed Ağa bir ziyaretimizde şöyle anlatmıştı:

"Şimdi Yahûdilerin işgal ettiği Gazze şehri civarında İngilizlerle harp ederken birlik pusuya düşürülmüştü. Birliğin tamamı makinalı tüfeklerle taranarak bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da yaralanmıştı. Kendim de yaralanmış, şehit olanların arasında, sıcaktan kavrulmuş bir şekilde yatıyordum. Susuzluktan son derece yanıyor, bir taraftan da yaralarım sızlıyordu. Artık Mevla’ma yönelmiş ,O’na kavuşma anını bekliyordum.”

Tam bu sıralarda, nihayetsiz Kerem Sahibinin kudret ve vefa eli yetişir. Hacı Ahmed Ağa, bu hali şöyle ifade eder:

“Tam çaresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde, susuzluktan kavrulan bedenim, al kanlar içinde mecalsiz bir halde, yaralarım sızlarken, güneşin vurduğu yönden bir beyaz atlı belirdi. Bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım. Atlı bize yaklaştı ve bana:

— Esselâmü Aleyküm...! Ahmed ne oldu, yaralandın mı? Kalk bakalım diyerek, ismimi söyleyince korkum kalmadı. Başımı kaldırdım baktım.

— Kalkmaya mecalim yok, dedim.

— Attan inip yanıma geldi. Beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum.

— Sana su vereyim mi? deyip su dolu bir matara verdi.

Susuzluktan yanan bağrıma, o vefâ elinin verdiği, hayat ve aşk bahşeden şifâ suyunu içtim kana kana. Mübarek zât ellerini sızlayan yaralı yerlerimin üzerine gezdirirken sızılarım diniyor, taze hayat buluyordum. İşte o su beni başka bir aleme götürdü.

Bana ne oldu ise Rahman’ın vefâ elinden içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu.

Daha sonra beni kaldırıp atının terkisine aldı. En yakın, üç günlük mesafedeki genel karargaha götürdü. Bu yolu ne zaman, nasıl geldiğimizi bilemedim. Karargahın yakınlarında bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman, beni getiren bu zâta:

— Efendim sizi bir daha görecek miyim? dedim.

Mübârek zat bana:

— Ahmed Ağa, eğer sen Hak rızası için yaşarsan her zaman seninle beraberiz. Yok, öyle yaşamazsan bu son görüşmemiz, dedi.

— Askerler gelip seni alınca sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subaya götürün dersin. Hadiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selamımı söyle, dedi ve kayboldu.

Askerler geldi, benim buraya gelmeme inanmadılar. Beni nöbetçi subayına götürdüler. Nöbetçi subayı ehl-i hâl ve aşık bir kimse imiş, durumu anlatırken subay heyecanlanıyor.

— Beni kurtaran kimsenin size selamı var , dedim. Bana altındaki sandalyeyi verdi, hürmet etmeye başladı ve:

— Nasıl olur? Bir daha anlat dedi. Üç defa tekrar ettirdi. Beni tedaviye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmıştı. Bana inanmayanlara:

— Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde bu kokuyu duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor, dedi.

Ben hastanede bulunduğum müddet içerisinde, hocam bir-iki defa daha geldi.”

Sıhhatine kavuşan Ahmed Ağa Ladik’e gelir. Aşk ateşi günden güne yakmaya, kendisini dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başlar.

Bir kış günü her taraf karlarla kaplı iken aşk galebesi ile dağlara çıkan Hacı Ahmed Ağa’nın peşine on bir tane kurt düşer. Son derece aç olan kurtlar ulumaya başlarlar. Bu durumda vücudunun bütün kılları çıkacak gibi olur. Tam o sırada semadan kurtların üzerine bembeyaz bir koyun kuyruğu şeklinde bir şey iner. Kurtlar kapışıp yerler, sonra bırakıp giderler. Onlar gittikten sonra o şeyin düştüğü yere gider. Geride kalan beyaz, yumuşak ufak bir şeyi alır yer. Günlerce açlık hissetmez. Gönlündeki aşk ateşi yanar, lisanı gönlünün feryadına uyar, kelimeler dışarıya dökülür, ebyatlar birbirini takip eder.

Tam on iki sene sonra, nihayet beklediği hocası (Hızır a.s) teşrif eder, görüşürler. Dünyalar onundur. Bundan sonra sık sık görüşürler. Lüzum eden dersleri ve malumatı hocası ona verir. Kendisi ile beraber manevi toplantılara giderler. Haberleştiklerinde emredilen yere saatinden önce varır. Üstadı bu duruma çok memnun olurmuş.

Vazifeye gidişleri ruhen değil ceseden olurmuş.

Hacı Ahmed Ağa, uzuna yakın orta boylu, buğday tenli, naif bedenli, normal kır sakallı, çukurca gözlü hilâl kaşlı idi. Nurâni simasında halvet ve melâhatın güzelliği görülürdü. Gayet cömert, vekar, temkin ve itidal ehli idi. Sükutu ihtiyar eder. İhtiyar halinde konuşurdu. Ümmi olmasına rağmen, Hocası Hızır Aleyhisselam olduğu için manevi ilimleri almış, ilm-i hikmette yektâ idi. Kendisine bir şey sorulduğunda:

— Durun şimdi cevabınızı getiririm, der ve gider. Hocası Hızır Aleyhisselam’dan sorar cevabını alır gelirdi. Kimseyi kırmaz, boş çevirmezdi.

Hayatta iken sayısız kerametlerine şahit olunduğunu ve yaşandığını, sevenleri nakletmektedir.

Zıvarıklı (Altınekinli) merhum Hacı Ahmed ağabey anlatmıştı:

Ladik’te ziyaretine gittiklerinde, Ceylan dağında otururlarken birazdan postacısı Seyid Ali gelir. Bu arada Hızır Aleyhisselam teşrif eder. Hâl hatır sorarlar.

Hızır Aleyhisselam, Hacı Ahmed Ağa’ya:

— Bir beyt söyle Mevlânâ der. Hacı Ahmed ağa haya edip söylemez.

Hızır Aleyhisselam:



“Satılır cennetler künde bezeller

Bilmezler hakîkatı boşa gezerler

Bir araya cem olsa da güzeller

Nideyim cemâlin ben göremeyince“



beytini okudu. Hızır Aleyhisselam Hacı Ahmed Ağa’ya

— Mevlânâ! Bir de sen söyle, dedi. Hacı Ahmed Ağa:



“Aşıklar aşkından almışlar bir tat

Ne cennet isterler ne de saltanat

Onlar arıyorlar nûr-u hakikat

İlle cemâlini ben göremeyince“



Hızır Aleyhisselam Hacı Ahmed Ağa’ya:

— Mevlânâ bu kuyunun suyu kendi kuyunun suyudur, bitmez tükenmez. Hızır Aleyhisselam Seyid Ali’ye bir de sen söyle, dedi.

Seyid Ali:



“Fırsat elde iken bul derdine çareyi

Gafil iken erişir mevt açar kalbe yareyi,

Haram helal demezdim kazanırdım pareyi

Bir gün olur terk edersin mâlı mülkü sarayı

Bul hidayet kapısını sen arayı arayı”


Hacı Ahmed Ağa, ömrünün son günlerinde, bir ara hastalandı. Konya Numune Hastanesine yattı. Orada dahi ziyaret edenlere şifalar dağıtmıştır.

Oğlu Zekeriya Efendiye vasiyetini yapar. Kendisine verilen bohçayı açar. İçerisinden beyaz bir gömlek, bir mühür, bir sayı gösterir. Bunların sahiplerinin gelip alacaklarını söyler. Hacı Osman Karabulut Efendinin, kendisini gasletmesini, tekvin ve teçhizini yapmasını, namazını kıldırmasını, kabre indirilirken başında bulunmasını vasiyet eder. Şeyh Mahmut Sami Hazretleri’ne (k.s) telefon edilerek cenazesini bekletmelerini ister. 8 Haziran 1969 tarihinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. Vefatı bir anda her tarafa duyurulur. Cenazesine binlerce seveni ile beraber dünyanın dört bucağından arkadaşları, hocası Hızır Aleyhisselam, Hacı Mahmud Sami Hazretleri teşrif ederler.

Mübarek kabri şerifleri Ladik mezarlığında olup, gece ve gündüz ziyaret edilir. Cenâb-ı Hak dünyada himmetlerine, ahirette şefaatlarına mazhar eylesin (Amin). Her sene seneyi devriyesinde sevenler buluşur, Kur’an-ı Hatim ve Mevlidler okunur; ruhuna Fatihalar gönderilir. Hakk aşığı Hacı Ahmed Hüdâ’i Divanı çuvalları doldurur; bu fakir tarafından derlenip kitap haline getirilmiş, sevenlerin hizmetine sunulmuştur.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar:
01-04-10
E mail: Mail Adresi Yok
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
LÂDİKLİ AHMED AĞA
Online Kişi: 19
Bu Gün: 202 || Bu Ay: 3.983 || Toplam Ziyaretçi: 1.739.437 || Toplam Tıklanma: 43.633.236