AYASOFYA ARTIK CAMİ

Bugünleri gösteren Rabbimize şükürler olsun!

 

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / MÜLÂKÂT
Okunma Sayısı: 80
Yazar: Yunus Emre Altuntaş ın Mustafa Kara ile mülâkâtı
BÜYÜKLERİN PEŞİNE DÜŞMEYEN "BÜYÜK" OLAMAZ

BÜYÜKLERİN PEŞİNE DÜŞMEYEN

Prof. Dr. Mustafa Kara ülkemizin yetiştirdiği velûd ilim adamlarının başında geliyor. Uzun yıllar Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görev yapan Kara’nın yayımlanmış kırkın üzerinde kitabı bulunuyor. Tasavvuf alanındaki çalışmalarını salt kitabî tecrübeler üzerine bina etmek yerine işin sosyal, kültürel ve tarihi yönlerini olabildiğince tecrübe ederek ele almayı tercih eden bir “ seyyah” da diyebiliriz kendisine. Değerli Hocamızla Bursa’nın manevi mimarları, merhum babaları Kutuz Hoca, Bursa’da tasavvuf, günümüzde eğitim ve mekânlar üzerine konuştuk. Hocamızın bahsettiği hususların pek çok okurumuza ışık tutacağına inanıyoruz.

Değerli Hocam, öncelikle bizleri kırmayarak zaman ayırdığınız için tüm okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Bursa’nın manevi mimarları denilince aklımıza gelecek ilk isimler hangileri olmalı Hocam? Bize bu isimler hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Manevi mimarlar ifadesi aklımızı, fikrimizi, ruhumuzu imar eden insanlar demektir. Bu insanları üç alt başlığa ayırmak mümkündür;

1. Âlimler, arifler

2. Mütefekkirler, düşünürler

3. Sanatkârlar

Allah’ın üstün kabiliyetlerle donattığı bu insanlar, ellerine geçen imkânları en iyi bir şekilde değerlendirerek toplumumuzu aydınlatabilecek bir seviyeye yükselmişlerdir. Hocalarının, mürşidlerinin, ustalarının rehberliğinde girdikleri bu yolculuğu “altın madalya”larla tamamlamış ve bizlere ışığı her zaman yanan eserler bırakmışlardır. Üç grupta topladığımız bu insanlar aslında iç içe bir durum arz ederler. Yani bazı âlimler aynı zamanda sanatkârdır. Güzel sanatların bir dalında “bir numara” olan bazı sanatkârlar mütefekkirdir, düşünürdür. Bazıları sohbetleriyle insanların gönüllerini aydınlatırken eser kaleme almamış, bir kısmı da bize pek çok eser armağan etmiştir. Hocazade Muslihuddin Efendi tefekkür ve felsefenin en derin konularıyla içli dışlı olurken manevi hayatın sonsuz sahillerinde de kulaç atmıştır. En üst seviyede ilerlemiştir. Molla Fenari’nin eserleri bugün bile ilgililere ışık tutmaktadır. Bu şehirde yaşayan Eşrefoğlu Rumi, Niyazi Mısri, İsmail Hakkı Bursevi, Üftade gibi şahsiyetler asırlardan beri eserleriyle bizi aydınlatıyor. Bazıları bizimle beraber bütün dünyayı aydınlatmaktadır. Gönül mimarlarımızdan bahsederken bunlara imkân sağlayan devlet adamlarını da unutmamak gerekir. Onların “şemsiye” görevi olmasaydı birçok faaliyet gün ışığına çıkamayacak, birçok eser kaleme alınamayacaktı. Onun için herkese hakkını vermek gerekir. Yani fotoğrafın bütününü görmek gerekir.

Günümüzde özellikle gençlerin manevi büyüklerimizden istifade edebilmeleri için neler yapmaları gerekir?

Önce büyükleri tanımak gerekir. Onları tanımak için tarihle ilgilenmek, kültür tarihini merak etmek gerekir. Aslında büyük şahsiyetler Allah’ın bize peygamberlerden sonra sunduğu en büyük imkânlardır, nimetlerdir. Bunun değerini kıymetini bilmek gerekir. “Âlimler, peygamberlerin mirasçılarıdır” hakikati bu gerçeğe işaret etmektedir. Büyüklerin eser ve sohbetleri güçlü bir “tohum”u barındırır. Onları anlayabilirsek bu “tohum”u kendimize aktarabiliriz. İlmî, fikrî, bedii yolculuklar bir “aşk” yolculuğudur. Aşk için de bir âşık ve maşuk gerekir. Büyüklerin peşine düşmeyen “büyük” olamaz. Onların tecrübesini almadan onların eserlerini hakkıyla anlamadan yürümeye kalkmak zamanın kaybı demektir, akıntıya kürek çekmek demektir. Onların değerini bilirsek ellerindeki meşaleyi teslim alarak daha yüksek noktalara taşıyabilir, ışık ve mum arayan insanlara ulaştırabiliriz.

Nurettin Topçu’nun vefat haberini aldığında Kutuz Hoca’nın gözleri dolarak “Allah rahmet eylesin. Onların büyük hizmetleri var, onlar ölmez. Hocalık böyle bir meslektir. Fakat talebeleri yetim kaldı. İnna Lillah inna ileyhi raciun “ dediğini biliyoruz. Kutuz Hoca’nın bu sözünü şimdi de kendisi için söyleyenler o kadar çok ki… Evladı olarak bizlere biraz Kutuz Hoca’dan bahseder misiniz Hocam?

Kutuz Hoca lakaplı Mehmet Kara(Kutuz; kısa boylu demektir) 1334/1918 yılında Rize’nin Güneyce Beldesinin Yeşiltepe Mahallesinde doğmuştur. Babası Molla Hüseyin(öl.1951), annesi Asiye Hanım’dır(öl.1958). Ahmed ve Hasan ağabeyleri, Hediye ve Fatma kız kardeşleridir. Küçük yaşta hafızlığa başlamış, ilkokul öncesi hafızlığını ikmal etmiştir. Hocası bölgede “Hacı Hafız” lakaplı Yusuf Efendi’dir(öl.1929). Üç yıllık ilkokuldan sonra o gün için mühim bir gelir kaynağı olan Ramazan aylarında mukabele okuma vesilesiyle hafızlığını kuvvetlendirdi. Bunun için Rize’den Giresun’a, Bulancak’tan Samsun Bafra’ya kadar değişik yerlerde mukabele okudu. Delikanlılık yıllarında Hacı Memiş Efendi’den hem demirciliği öğrendi hem de Emsile, Bina okumaya başladı. Bu arada Mehmet Aşıkkutlu Hoca’nın talebesi Hızır Akgüneş’ten(öl.1973) talim okudu. Kırkbir aylık askerliğini İzmir Seferihisar’da tamamladı. Terhis olduktan kısa bir süre sonra evi yandı. Aynı yıl(1946) Fatma Hanım’la evlendi. Güneyce İlçesinde bir yıl sağlık memuru olarak çalıştı. 1948’de Büyük Camii imamlığına başladı. Bir süre sonra Hocası ve ustası olan Memiş Toprak(öl.1971) Güneyce Müftüsü oldu. Bir grup arkadaşıyla Rize Müftüsü Yusuf Karali’den(öl.1969) İslami İlimler okumaya başladı. 1954’te icazet aldı. 1960 yılında imamlığın yanında Kuran Kursu açtı ve gönüllü olarak bu hizmeti emekli oluncaya kadar sürdürdü. Çocukluğundan beri hassas bir bünyeye sahip olan Kutuz Hoca hastalıklarına rağmen 1977 yılına kadar çalıştı ve bu tarihte emekli oldu. 2000 yılından itibaren kendisinde yaşlılık emareleri görülmeye başladı. Son altı ayı ise hastanede geçti. Fani ömrü 08.12.2011 Perşembe gününü Cumaya bağlayan gece bitti. Rahmetullahi aleyh. Kutuz Hocanın Fatma Hanımla evliliğinden üç oğlu ile iki kızı dünyaya geldi. Mustafa, Züleyha, Hüseyin, İsmail, Asiye. Onsekiz torunu olan Kutuz Hoca torunlarının çocuklarını da sevme bahtiyarlığına ulaştı. Hocaları anılınca okuduğu şu Arapça beytin Türkçesini şimdi de biz O’nun için tekrarlayabiliriz; Eğer dünya bir kişi için sürecek olsaydı, Allah’ın Resulü orada ebedi olarak kalırdı.

Kutuz Hoca aynı zamanda Prof.Dr. İsmail Kara ve Prof. Dr. Mustafa Kara gibi çok değerli ilim adamlarının babası olma bahtiyarlığını da yaşadı. Geriye dönüp baktığınızda evlatları olarak Kutuz Hoca’nın üzerinizdeki tesirini nasıl anlatırdınız?

Meşhur sorudur: Yeniden dünyaya gelseydiniz hangi mesleği seçerdiniz? Bunun cevabı benim için bellidir. Fakat bu güzel mesleğe bizi yönlendiren Kutuz Hoca’dan başkası değildir. Üçümüzü de hafız yaptı ve şart koştu; “Meslekdaş olacağız. Başka fakültelere de gitmek yok” diye. Biz de gereğini yaptık tabi. Babamız ve muallimimiz, mürşidimiz, rehberimiz O’dur. Tahsil hayatımız tamamlanıncaya kadar O “tatlı-sert” duruşuyla yanı başımızda yer aldı. Yaz tatillerinde bizi minber ve kürsüye çıkararak mesleki tecrübelerimizin iyi bir seyir takip etmesini sağladı. Bugün bazı hizmetleri yapabiliyorsak bunun mayası Kutuz Hoca’nın yönlendirmeleri, dua ve niyazlarıdır. Tahdis-i nimet olarak söylüyorum ki, O’nun asırlık hayatını bir karşılık beklemeden insanların maddi manevi dertlerine tahsis etmesinin bereketi bize de aksetmiştir. Annem ve babam, çocuklarının baba mesleğini sürdürmeleri söz konusu olunca şu tekerlemeyi tekrar ederlerdi;

Âlimin oğlu âlim olur ardandır
Cahilin oğlu âlim olur kârdandır

Bursa’mızı manevi iklim bakımından diğer şehirlerden farklı kılan unsurlar var mıdır Hocam? Varsa bunlar nelerdir? Örneğin; çoğu genç arkadaşımız ömründe bir kez dahi Ulu Cami’ye gidemeden ömrünü geçiriyor…

Bütün tarihi şehirlerimizin birbirine benzer tarafları vardır. Bir başka ifade ile her tarihi şehrin, Ulucamisi, Emirsultan’ı, Süleyman Çelebi’si vardır. Fakat bu şehir, yüzyıllar boyu yaşayacak olan bir devlete ilk başkent olma özelliği sebebiyle bazı “ilk”lerin de sahibidir.

Evet, her tarihi şehirde ulu cami vardır. Fakat Bursa Ulu Camii bir tanedir. Her ulu camide hat vardır. Fakat Bursa Ulu Camii’nin hatlarının dünyada eşi yoktur. Hz. Peygamberi konu alan yüzlerce mevlid yazılmıştır. Fakat Ulu Camii imamı Süleyman Çelebi’nin 1409 da kaleme aldığı Mevlid, dünyada bir tanedir. Her camide çini ve nakış vardır. Fakat Yeşil Camii’nin yanında çok sönük kalır. Her şehrin yetiştirdiği büyük şairler vardır. Fakat Niyazi Mısri’nin divanı kadar yedi iklim dört köşeyi aydınlatan kaç divan var? Tefsiri bütün dünyada okunan kaç İsmail Hakkı Bursevî var? Bursa’nın cami, medrese, tekke gibi medeniyetimizin temel üç kurumunu ayrı ayrı eserlerle bize tanıtan kaç tane Şemseddin Mısrî var?

Bütün bu güzellikleri görebilmek duyabilmek, hissedebilmek için bu ilim ve sanat dallarıyla tanışmak, bilişmek ve sevişmek gerekir. Mimar olmayabiliriz. Belli seviyede mimari kültürümüz olmazsa Ulu Camii de Yeşil Camii de Yıldırım Camii de bize bir şey söylemez. Şair olmayabiliriz. Fakat belli seviyede edebiyatla ilgilenmezsek, edebiyat dergileriyle tanışmazsak Niyazi Mısri’nin kadr’u kıymetini bilemediğimiz gibi Yunus’a da misafir olamayız. Bestekâr olmayabiliriz ama musiki zevki olan bir kulağa sahip olmalıyız. Aksi halde o muhteşem besteler bize bir şey fısıldayamaz. Bu büyük bir kayıptır. Bunlar bir araya gelirse muhteşem bir “koro” oluşur. Gönlümüzü imar ve ihya eden bir koro… O zaman Ulu Camii’nin mimarisi kadar hatları da bizimle konuşur. Bir hafızın güzel sesiyle okuduğu mevlid, gönlümüzün pencerelerini aralar. Fıskiyedeki su sesi ise daireyi tamamlar. Biz de böyle bir mabedde secde etmenin devletini yaşarız. Yıldırım, Emir Sultan, Somuncu Baba, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Süleyman Çelebi ile yeniden buluşur, halleşiriz.

Bursa’yı ziyaret etmek isteyenler için gezi planı çıkarsak hangi sıralamayı önerirdiniz? Yani bir seyyah öncelikle ve özellikle hangi mekânları ziyaret etmelidir?

Gezi kronolojik olabilir. Yani Bursa’nın Fatihi Orhan Gazi’nin türbesini ziyaretle başlayıp, II. Murad’ı ziyaretle sonlandırılabilir veya şehrin en doğusunda yer alan Musa Baba ve Pir Emir türbelerini ziyaretle başlayıp şehrin batısında bulunan I. Murad Hüdavendigar’a selam verilerek sonlandırılabilir. Bu çok önemli değil. Önemli olan hangi şehirde olduğumuzu, bu şahsiyetlerin neler yaptığı, neler düşündüğü neler söylediği konusunda bilgi sahibi olmaktır. Büyüklerin örnek ahlakı bizim için “fener” olmuyorsa gezimiz “kupkuru turistik bir gezi” olmaktan öteye geçemeyecek demektir. Bilgi sahibi olan insanların kafalarında sorular oluşur. Soracak sorumuz yoksa bilgi sahibi değiliz demektir. Burada gezimizin ikinci unsuru devreye giriyor: Rehber. Tarihi şehirleri görüp, tanımak isteyenler için rehber çok önemlidir. Onların bilgi ve tecrübeleri işimizi kolaylaştırır. Yolumuzdaki engelleri kaldırır.

Gençler için başka tavsiyeleriniz var mı Hocam? Neler söylemek istersiniz yeni nesillere?

Geleceğin manevi mimarları olacak olan gençlere ne söyleyelim? Manevi mimarların iki temel özelliği yukarıda söylendi; Kabiliyet ve gayret. Sadece kabiliyet yetmez, alın teri gerekir. Sadece alın teri kâfi değil, yetenek gerekir. Bu ikisini bir araya getirmenin yol ve usûlünü aramak bulmak gerekir. Bunu büyüklerimiz şöyle özetlemişlerdir:

Zaman
Mekân
İhvan

İnsan eğitiminin üç “olmazsa olmaz”ı. Zamanın hakkını vermek, mekânın değerini bilmek, dostların farkına varmak. En büyük nimet sıhhate bitişik zaman. İkincisi zamanla birlikte mekân ve sonuncusu mekânlarda bizi yetiştiren dostlar. Analarımız, babalarımız, hocalarımız… Sevgilindostlarım. Sizin yaşıtlarınızın bir kısmı sağlık nimetine sahip değil. Bir bölümünün okuyacak okulu yok. Suriyeli kardeşlerimizi düşününüz… Mektebi de yok, muallimi de... Bunları düşünmezsek içinde bulunduğumuz nimetlerin değerini bilemeyiz. Şükreden kullardan olamayız. Bu da manevi mimar adayı için büyük bir kayıptır.

Hocam bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.

Bendeniz teşekkür ederim.

NOT: Bu söyleşi Yunus Emre Altuntaş’ın yayına hazırladığı “Kentin Dindarları” isimli eserden iktibas edilmiştir.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yazı boyunca bol miktarda resim kullanılmış. Linki tıklayarak görebilirsiniz. (Doğruluş)

Yazar: Yunus Emre Altuntaş ın Mustafa Kara ile mülâkâtı
04-08-20
E mail: dunyabizim.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
BÜYÜKLERİN PEŞİNE DÜŞMEYEN "BÜYÜK" OLAMAZ
Online Kişi: 21
Bu Gün: 114 || Bu Ay: 4.282 || Toplam Ziyaretçi: 1.632.626 || Toplam Tıklanma: 41.659.548