İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / TEFEKKÜR
Okunma Sayısı: 2740
Yazar: Sezai Karakoç
KURBANDAKİ BÜYÜK HİKMET

Değerli okuyucularımızın, yani Doğruluş âilesinin ve bütün İslâm âleminin Kurban bayramlarını, ulvî kurbiyetlere vesîle olması niyâzıyla tebrîk ederiz. Nice bayramlara...

Sezai Karakoç'un kurbanın hikmetiyle alâkalı güzel bir yazısını sunuyoruz.

Kurban

Varoluşumuzun bahâsı nedir? Dirhemlerin konduğu terazilerle ölçülen bir bahâ değil elbet, kasdettiğimiz bahâ. Varoluşımuz neye değer? Terazinin bu kefesinde insan ise, öbür kefesindeki taş ne olacaktır?

Yakut mu, lâl mi, zebercet mi? Yoksa, bu tartışta, bütün cicili bicililiklerine, rengârenk olmalarına rağmen, bu mücevherlerin, insanın karşılığı olan değerin yanında alelâde çakıltaşı kadar bile bir değeri olmadığı mı görülecek?

Yoksa, yeryüzüne ve gökyüzüne bu kadar tasarrufumuzun hiçbir bedeli yok mudur? Bunca nimet, hiçbir karşılık beklenmeden mi bize bağışlanıyor? Niçin, biz neyiz ki, ya da ne yaptık ki, yerden fışkran ve gökten yağan nimeti hakkedelim.

Ekin için bir hizmet veriliyor; gökten yağmur geliyor, tarla sürülüyor, tohum ekiliyor.  Peki, o ekin bu hizmet sonunda, bu zahmet ve nimetlerin karşılığını vermiyor mu? Veriyor, hem de canıyla veriyor. Nur gibi buğday oluyor ekin; hem de günlerce kızgın güneşte yandıktan sonra, en keskin oraklarla göğdelerinin tam ortasından biçilerek. Demek ki, o ekin, kendini kurda kuşa, hayvanlara ve en çok da onu yetiştiren ve ona hâkim olan insanoğluna feda ediyor, kurban oluyor.

Yalnız ekin mi? Envaı çeşit ağaç, binbir renk ve taddaki meyvalarıyla sofralarımızı süslüyorlar. Verdiğimiz zahmeti kat kat ödüyorlar, bir annenin ciğerparesini göğsünden ayırıp sunması gibi.

Hayvanlara gelince, fedakârlık daha belirgin bir dereceye çıkıyor. Düşünülürse, akıl almaz bir dereceye... Evet, onları besliyoruz, büyütüyoruz, sonunda boğazlayıp yiyoruz. Evet, hayvanları kesip yiyoruz. Düşünelim, bu ne büyük iştir! Bir hayata son veriyoruz kendimiz yaşamamız için. Sanma ki bu en tabiî hakkımızdır. Kur'ân-ı Kerîm, bize bazı hayvanların etini helâl kıldığını açıklıyor. Allah, bize, yediğimiz hayvanların etini helâl kıldı. Bunun anlamını düşünebiliyor muyuz? "Size hayvanların eti helâl edildi." demek, edilmeyebilirdi de demektir. Helâl edilmeme ihtimâli olunca, helâl edilmesi ne kadar önem kazanıyor, düşünmek gerekir. Bu bağış, bu hayvanların hayatına son verme hakkı, bu büyük yetki, sırf varoluşumuzdan ya da fizik varlığımızın kaçınılmaz özünden mi geliyor? Hintliler, et yemeden yaşıyorlar. Demek ki, et yemek yaşamak için şart değil. Ancak, biz en küçük yaştan itibaren et yediğimiz için, bu alışkanlık artık tabiat hâlini almıştır. Vazgeçilemez. Ama, bütün bu zarûrete rağmen, doğuştan hayvanları kesip yemek hakkını taşıyoruz sanmak, büyük bir aldanıştır. Bu hakkımız doğuştan değildir; öyle olsaydı Kur'ân-ı Kerîm onu hiç söylemezdi. Su içmek, ekmek yemek size helâl edildi denmiyor, ama et yemek helâl edildi deniyor. Demek ki, bu bizim tabiî bir hakkımız değil, Allah'ın bize bir nimeti ve bağışıdır. Öyle bir nimet ki, kan bahâsına. Bu bize ne büyük bir sorumluluk yüklüyor!

Bütün bu bağışlar, taşların, dağların, coşkun ırmakların, azgın denizlerin, nerdeyse ayın ve yıldızların şu veya bu biçimde, şu veya bu ölçüde buyruğumuzda oluşları, dünyanın bütün zenginliğiyle hizmetleri, ne için?

Her varlık, her yaratık, kendine verileni fazlasıyla ödüyor, hatta hayatıyla ödüyor da, yalnız insanoğlu mu bundan muaf? Nasıl olur? Tam tersine, varlık hiyerarşisinde, şuur arttıkça, idrak yükseldikçe, gaflet perdeleri sıyrılıp aralandıkça, görev, hizmet artar. Nimete karşılık olan bedel büyür. Her yaratığın hayatı ucuz, değersiz de insanın hayatı mı değerli?

Değerli olan hayat değil, hayatın amacıdır. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, hayatlarını bize adamışlarsa, yaşama amaçları buysa, ya da onlar farkında olmasalar da olmasalar da, Yaratıcı onları bu amaç için yaratmış ve bize bağışlamışsa, ya da yaşamalarını bu şekilde ödemeleri kanun olmuşsa, biz neden bu kader çizgisinden istisna olalım? Daha akıllı, daha yetenekli, daha güçlü isek, nasıl olur da bizim vazifemiz daha ağır, bizden istenen karşılık daha fazla, bizden istenen fedâkârlık daha yüce olmaz.

Askerlikte ve memuriyette insan yükseldikçe sorumluluğu artar. Bir generale bir teğmenin sorumluluğu kadar bir sorumluluk verilirse bu bir hakaret olur; bir teğmene de bir çavuşa verilecek görev verilirse...

Bütün bir cansızlar ve canlılar âlemi bize râm kılındı. Hayvanlar birleşip de isyan edebilseler insanlığın hâli nice olurdu? Ama bu güç onlara verilmedi. Onlar insanın önünde âciz oldular.

İşte insanoğluna böyle bir güç, bir yetki verildi. Bu, olduğumuz için değil, olacağımız için. Bizden beklenenin büyüklüğüne işaret. Yeryüzü ve gökyüzü insana bu amaç için verildi.

İnsanoğlunun sorumluluğu büyük. O, canlılara, cansızlara ve tabiata karşı sorumlu olduğu gibi, asıl bütün nimetleri kendisine bağışlayan Yaratıcı'ya karşı sorumlu.

Bu nimetlere, bu yetkiye ve bu sorumluluğa lâyık mı insan?

İnsanoğlunun hayat memat sorusu budur.

Bitkiler hayvanlara, hayvanlar da insanlara kendilerini feda ve kurban ederken, insanoğlu kendini Allah'a adayabilecek, O'nun uğruna kendini feda edebilecek, O'nun Medeniyetinin kıyamete kadar devam etmesi için kendini kurban edebilecek mi?

Her kurban bayramı gelince, ve kurbanların kanları ağaçlara ve taşlara saçıldıkça içine gereken düşünce ortamı, bu olmalı değil mi?

Metafizik deyip geçecek, burun kıvıracak bazıları. Evet, metafizik. Ey materyalist, şunu bil ki, senin insan olduğun halde bu metafiziğe ait duygulardan mahrumluğuna karşılık, kurban edilmek için yere yatırılıp kanı akıtılan hayvanın teslimiyet ve tevekkülünde lisân-ı hâl ile söylediği, duygularında âdetâ metafizik âlemden gelip rûhumuzu aydınlatan, parıltılar, ışıklar, yer ve göğü tutan merhamet çınlayışları ve çağıltıları var.

Sezai Karakoç, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I, s. 7

Yazar: Sezai Karakoç
15-11-10
E mail: Mail Adresi Yok
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
KURBANDAKİ BÜYÜK HİKMET
Online Kişi: 25
Bu Gün: 171 || Bu Ay: 5.643 || Toplam Ziyaretçi: 1.780.303 || Toplam Tıklanma: 44.709.231