HALEB'E DÖNÜÞ

Halep, 12 Aralýk 2016'da Rus ve Ýran destekli Esed ordusu tarafýndan düþürülmüþtü. Üzüntümüz hadsizdi. 30 Kasým 2024'te geri alýndý.

YET- KERME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadýkça Yahudiler de Hrýstiyanlar da senden asla hoþnut olmayacaklardýr.
Bakara, 120.
HADS- ERF
Dünya tatlý ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kýlacak ve nasýl davranacaðýnýza bakacaktýr. Dünyadan ve kadýnlardan sakýnýn.
Müslim, Rikak, 99.
SZN Z
"Her kim selefin bilmediði bir amel icad ederse, Peygamber'in risalete ihanet ettiðini iddia etmiþ olur. Çünkü din tamamlanmýþtýr (Maide, 3) O gün din olmayan þey bugün de din deðildir."
Ýmam Mâlik
Kategori : / PORTRELER
Okunma Says: 623
Yazar: Turan Koç
Mehmet Âkif’in Þiirinde Dinî Duyarlýlýðýn Ýki Ucu

Mehmet Âkif’in iirinde Dinî Duyarlln ki UcuMehmet Akif’in iiri, temel dinamikleri açsndan, ge­leneksel iirimizin bal olduu dünya görüüne yas­lanarak tercüman olduu durum, olgu ve olaylar de­rinden, daha açk bir ifadeyle lâhûtî ve nâsûtî (insanî) boyutlaryla okuyan bir duyarlln davurumu ola­rak geliir. Bu bakmdan, lahî takdirin tezahürü olarak gelien olaylarla insann, biraz daha geni bir planda slam toplumunun irade ve eyleminin ne ölçüde bu­lutuuna ilikin idrakin keskinletii anlarda bu iir izhar ettii duyarln doruklarna yükselir. Akif’in iiri tank olduu veya ilgilendii olgu ve olaylar açsndan bakldnda, realiteye daha fazla vurgu yapyormu gibi görünse de, bu iirin asl üzerinde durduu husus veya Akif’in genel düüncesi açsndan özellikle vur­gulanmas gereken husus bu olup biten eylerin lahî takdir planndaki yer ve önemidir. Tam bu noktada insan irade ve özgülüünün lahî takdir karsndaki konumu da ayrca ve özellikle üzerinde durulmas ge­reken bir konu olarak çkar karmza. Hatta, Akif’in iirine asl dinamizmini veren ey, onun bu husustaki derin duyarlldr.

Akif’in iirinin duyargalarnn hem tarihte, hem de tabiatta olup bitenlerle yakndan ilgilenmesi bu i­irin ayrcalkl bir yönünü oluturmakla birlikte, onu özellikle modern gerçekçilik çizgisi üzerinden okumak ve yatay nedensellik ilkesine ar vurgu yaparak an­lamaya çalmak bu iiri hiç anlamamak olur. Akif’in iirini, son tahlilde ihsan, bir açdan daha estetik boyutuyla tezahür ettirmi divan iirimizin, bu boyutunu ihmal etmemekle birlikte, ahlakî boyutunu da özellikle görünür klarak tezahür etmi bir durum al olarak görmek gerekir. Ksaca, ge­leneksel iirimizin büyük bir sadakatle bal olduu Tevhid ilkesinin bu iirde de sonuna kadar gözetildiine tank oluruz.

Akif’in iirini veya onun iir ve sanatla ne yapmaya çaltn anlamak için eslaf- mzn fikir ve sanat adamlaryla ilgili olarak kulland u üç kavramdan yola çk­mak oldukça isabetli görünmektedir: lim, fazilet ve uur. Daha açk bir ifadeyle, Akif hem alim, hem ahlakî deerleri sonuna kadar gözeten fâzl bir kii, hem de bilgisinin yetiemedii yerlere kalbiyle yetimeye çalan bir airdir. iir üzerinden konuulduunda, biraz cür’et gibi görünmekle birlikte, bilgi, ahlakî deerlere sa­dakat ve bu deerlerle ilgili bilinçlilik durumunun onun iirin omurgasn olutur­duunu rahatlkla söyleyebiliriz. Baka bir açdan, Akif’in iirine kalcln sala­yan veya ona asl ayrdedici özelliini kazandran ey bu iirin arka plannda muaz­zam bir geleneksel bilgi birikiminin bulunmas ve akidenin büyük hassasiyet gös­terdii noktalarda bu iirin de âdeta ayn hassasiyeti, ayn duyarll göstermi ol­masdr.

Çok iyi bilindii gibi, geleneksel dil ve kültürümüzde hemen hemen her kanat­ta yer alan düünürler tarafndan tenzih fikrine, yani Allah’n her türlü noksan s­fatlardan ve eksikliklerden münezzeh olduu hususuna, ksaca O’nun aknlna ve bambakalna çok büyük bir vurgu yaplr. Ancak, bu anlaytan asla taviz ver­mekle birlikte, bata sûfiler ve ailer olmak üzere, tebihe, yani Allah’n hazretiy- le her ân yüz yüze olduumuz anlayna ve hakikatine büyük bir önem ve öncelik verenler de olmutur. te tam bu noktada yapp etmelerimizin deeri çok önem­li bir kelamî (teolojik) problem olarak karmza çkar. Akif’in dinî duyarllnn fi­tillendii yer, ite tam burasdr. Dahas, Akif’in bu husustaki duyarllnn onun i­irinin temel dinamiklerini anlamak için de önemli bir çk noktas olaca kanaa­tindeyim.

mdi, bu balamda yaplm felsefî ve teolojik tartmalar bir kenara koyarak do­rudan doruya Akif’e gelecek olursak, onun bu konuda asla Hölderlin’in söyledii türden bir “mahrumiyet duygusu” yaamadn görüyoruz. Tam tersine, o bütün olgu ve olaylarda lahî takdirin tecellisini temââ ederken sürekli kendi kazanm- larnn hesabn verme endiesi içinde olmu ve mütemadiyen youn bir acziyet duygusu yaam biridir. Akif’in iiri böyle bir duygu ve tecrübenin dil düzeyindeki en güzel yorumlarndan birini verir bize. Bu açda bakldnda güzel bir kuldur o. “Alarm, alatamam; hissederim, söyleyemem;” diyor o Safahat’n daha ban­da, “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârm!”

Buraya kadar söylediklerimizi bir basamak daha ileriye götürecek olursak, Akif’in dinî duyarllnn tezahür çizgisi bakmndan bütün Safahat’ “Tevhid Yahud Fer- yad” adl iirin bir açlm olarak görmek mümkündür. Daha açk bir ifadeyle, her bir perdesi lahî irade tarafndan düzenlenmi bir oyunla kar karyayz. Burada caniler, katiller hep O’nun tarafndan ileri sürülmekte ve bu figüranlarn cür’eti de yine O’ndan gelmektedir. Akif’in olup bitenler karsndaki bu inanç ve duygusu s­lam dünyasnn o gün yüz yüze geldii olaylar ve milletin mukadderatnn sözkonu- su olduu durumlarda çok derin ve frtnal bir toplu haykra dönüür:

Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?
Her ân ediyorsun bizi makhûr-i celâlin,
Kurban olaym, nerde senin, nerde cemâlin?

Akif’in samimi dindarlnn terennümü ve tercüman olan bu dizeleri, bata bu dizelerin yer ald “Tevhid Yahud Feryad” adl iir olmak üzere, bütün Safahat’a hakim olan gramer açsndan okuduumuzda, onun tipik bir biçimde E’arî çizgide gelien bir akide ve anlaya sahip bir düünür-air olduunu görürüz. Dolaysyla,

Yâ Rab, bu uursuz gecenin yok mu sabâh?
Maherde mi bîçârelerin , yoksa felâh!

Nûr istiyoruz.... Sen bize yangn veriyorsun!
“Yandk!” diyoruz.... Bomaya kan gönderiyorsun!

dizelerinde ve benzeri baka iirlerde dile gelen serzeni ve yaknmalarn, onun dinî duyarllnn samimiyet derecesinin birer göstergesi olarak okumak gerekir. Bilindii gibi, E’arîlik insann yapp-etmelerinde, yani eylemin gerçeklemesinde lahî takdir ve yaratmaya çok büyük bir arlk vermekle birlikte, bu gerçekle­me iinde insann kendi kazanmlarn (kesb) da son derece önemli ve gerekli gör­mektedir. “Yar-cebrîlik” (cebr-i mutavasst) denen bu anlay ya da tutumun bü­tün slam dünyasnn geleneksel dinî duyarllnn ana damarn oluturduunu rahatlkla söyleyebiliriz. Akif’in iirlerinde da vuran ey ite bu duyarlln o gün­kü artlarda ortaya koyduu durum aln, tabir caizse, somut bir ifadesidir. Ala­bildiine scak tartmalara sebep olmu böyle bir konuda Akif’in yaklam, yine Allah’n her yaptna kendi iradesiyle teslimiyet gösterecek türdendir. Zira, diyor o;

Bir fâilin icbâr bütün gördüüm âsâr!
Cebrî deilim. . . Olsam lâhî ne suçum var?

Sonuç olarak, Akif lahî takdirin gölgesinde gelien olaylar karsnda insann ken­di irade ve eylemiyle kazanmda bulunmasnn, yani varolma iradesi ve çabas için­de bulunmasnn son derece önemli olduuna inanmaktadr. Onun bu tutumu­nun Süleyman Çelebi’nin, “Yâ lahî Hazretinden hâcetim” diye seslenen yakarn­dan pek de farkl olmad açkça ortadadr. Zira, “stiklal Mar’ndaki, “Rûhumun senden, lâhî, udur ancak emeli:” dizesini yöneten derin gramerin Süleyman Çelebi’nin münâcâtnn dilini yöneten gramerle ayn olduu gün gibi ortadadr.

Akif’in iiri, biraz cür’etle konuacak olursak, derin grameri bakmndan, lahî meî’etle kulun kesbinin buluma çizgisine trmanan bir duyarlln davuru­mu olarak ortaya çkar. Akif’in bütün iirlerinde u veya bu ekilde kendisini iz­har eden bu duyarllk aslnda Gazalî, Mevlânâ, Muhammed kbal, Bediüzzaman Said Nursî, M. Hamdi Yazr Elmall ve Sezai Karakoç gibi büyük düünür ve airler­de gördüümüz o derin mümin tavryla örtüen bir duyarllktr. Baka bir ifadey­le, bu iirlerde Allah’n varlna ilikin veya benzeri bir konuyu problem edinen fikrî trmanlar neredeyse hiç yok gibidir. Bunun yerine, Akif açsndan asl önem­li olan kendimizi var klmaktr. Bu da emaneti üstlenen bir kulun kendi varoluu­nu gerçekletirme urunda lahî takdirin bir parças olma arzu ve çabasndan ba­ka bir ey deildir.

Akif’in, olup biten her eyde Allah’n iradesinin tecellisini gören tavr, özellikle s­lam dünyasnn 20 nci yüzylda yaad kanl çalkant ve ykmlara ahit olduk­ça, âdeta bir isyan çizgisi üzerinden, “cebrî” denebilecek bir renge bürünür. Yine, “Tevhid Veya Feryad” adl iirden aaya aldmz iki beyitle “Üçüncü Kitab”n bandaki ilk iki dize bu konuda oldukça kkrtc bir mahiyette görünür:

Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarnda?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meiyyet;
Ehâs da bâzîçe-i âvâre-i kudret!
lâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;
Meiyyet sende, her ey sende . . . Hiçbir ey deil âdem!

Yani, gözümüzün önünde olup bitenlere baktmzda âdeta lahî iradenin oynat­t bir kukla oyununu seyreder gibiyiz. Buradaki bütün kii ve kahramanlar onun bir oyunca gibidir. Akif’in böyle bir görüü benimsedii zehabna kaplmak onun asl görüünü ve yukarda iaret ettiimiz, iirini yöneten derin grameri hiç anla­mamak anlamna gelir. Akif Allah’n lütuf, inayet ve hatta çok büyük ölçüde de ka­hr ve celalinin tecellisine tanklkla geçmi, dolu dolu bir dindar hayat yaam­tr. O bu konuda Hölderlin’in iaret ettii türden bir mahrumiyet duygusu, yani Allah’n âlemle ilgilenmedii (!) eklinde bir duyguyu hiç tatmam biridir. iirle­ri ve o koca hayat buna tanktr. Hatta Akif’in Allah’n âlemdeki tasarrufuna ili­kin duyarll öylesine yüksektir ki onun bu husustaki derin duyarlln belli baz büyük sufilerin cezbeli duyarllna denk olduunu söylemek bile mümkündür. Akif’in bu konudaki duyarlln, bir baka açdan, Allah karsnda ürperti ile kar­k umut içinde olma durumundan, ürperti ve korkunun daha ar bast, Celâl’in tecellisinin daha çok farknda olan bir duyarllk olarak görebiliriz. Safahat’n “Be­inci Kitab”nn bandaki u dizeleri, durumun vahametinin boyutlarn ele veren yaknmasn onun, her eye Gücü Yeten Allah’a nasl ulatrdna iaret eden sa­mimi bir kulluk gösterisi olarak almak gerekir.

Ey bunca zamandr bizi te’dîb eden Allah;
Ey âlem-i slam’ ezen, inleten Allah!

Dorusu, Dördüncü Kitabn son dörtlükleri de bu duygularla dolu bir dua tonunun bir açdan kürsüden, bir açdan bütün cemaatle ve âdeta bütün bir ümmetin a­zndan iirsel ifadeleridir. Hatta “Âsm”daki bir dizeden hareketle söyleyecek olur­sak, bu tür ifadeleri samimi bir müminin “dert dökmesi” olarak görmek bile müm­kündür. Ama o kadar içten ve Allah’a o kadar yakn ki bu dualar. . . nsan katlma­dan edemiyor:

Yetmez mi Celâlinle göründüklerin artk?
Kurbân olaym, biz bu tecellîden usandk!
Bir fecr-i ümîd etmeli ferdâlar te’mîn....
Göster bize yâ Rab o güzel güleri....
- Âmin!

Ferdâlara kaldksa eer. . . nerde o ferdâ?
Hâlâ m bu slam’ ezen mâtem-i yeldâ?
Hâlâ m bu âfâka çöken perde-i hûnîn?
Nârn yetiir. . . Bekliyoruz nûrunu....
- Âmin!

(Küçük bir hatrlatma: Bu dörtlüklerin yüzeysel grameri ile “Amîn!! Seslerinin ayn formu paylamas iirin derin gramerini yöneten duyarlln nerelere kadar uzan­d ve bu duyarlln camilere ve mümin gönüllere nasl döendii konusu da ay­rca üzerinde durulmaya deer bir husustur.)

Akif’in dinî duyarllnn boyutlar ile ilgili olarak buraya kadar onun iirinden a­hit tuttuumuz örnekler daha çok Allah’n celâl ve kahryla tecellisi karsnda te­rennüm ettii yaknmayla kark yakar tonundaki iirlerdir. Bu iirlerde daha çok lahî meietin eseri olan i ve durumlara dikkat çekildiine tank oluruz. Oysa, onun dinî duyarlnn tabir caizse öteki ucunu da tüm bu olup bitenler karsn­da inanm insann durumu ve ona düen görev ve sorumluklar karsndaki idraki oluturur. “Hakkn Sesleri” adl Üçüncü Kitabn ilk iirindeki u dizeler Akif’in ahit olduu lahî celalin tecellisinin beerî düzeyde sorumluunu bilmeyen ve kendi­ni gerçekletirmekten kaçnan Müslümana yöneltilmi bir itham ve paylama ola­rak geçekleir.

Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtn seyr-i mu’tâd.
Ne sandn? Frtna ahkâm hiç dinler mi feryâd?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâd;
Evet, sen kendi ikdâmnla kaldr git de bîdâd.
Cihan kânûn-i sa’yin, bak, nasl bir hisle münkâd!
Ne yaptn? “Leyse li’l-insâni illâ mâ-se”â” vard!

Bu ve benzeri dizelerde karmza çkan duyarll düzyaz cümlelerine dökerek açacak olursak, Akif’in emaneti üstlenmenin, sorumluluk duygusu tamann, k­saca mükellef olmann ne anlama geldiini iliklerine kadar duyarak yaam bir Muhsin bir mümin olduunu görürüz. Onun özgürlük anlay ve ahlakî duyarll­nn temelinde bu mükellefiyet bilinci yatar. Akif’in, damarnda akan kann Allah’n kudretinin bir çalts olduuna ilikin bilinci onun kiiliini ören ve takviye eden ve dolaysyla iirine can veren en önemli kaynaktr. O, bu konudaki bilinçlilik de­recesi ne kadar yüksekse o kadar mümin; ne kadar kendini gerçekletirirse o ka­dar varolduu anlayndan hiç uzak kalmamtr. Hatta bu konuda gösterilecek bir zaaf Akif açsndan akide suçu ilemekle bir yerde ayn anlama gelir. Ama onun s­lam dünyasnn içinde bulunduu çöküntü ve ezilmilik durumu karsnda yaad­ çapraz duygular da yine o ölçüde derin olmutur. Zira Akif’in en varolusal diye­bileceimiz kaygs vatan evlatlarnn, millet-i merhûme’nin ve daha ileride bütün slam dünyasnn topyekun bir “varolma cesaretine” sahip çkmasdr. “nsan” ii­rinin son üç dizesi bu konuda söylenebilecekleri özetler niteliktedir:

Semâlardan inen te’yidisin gûya ki takdîrin!
Teharrîden usanmazsn teâlîden teâlîye
Atldkça, “Atlsam imdi, dersin, baka âtîye!”

Düz dille ifade edecek olursak, “Sen âdeta göklerden inen takdirin bir müyyide- si, dorulaycsn; doruklara trmanmaktan asla usanmazsn; gözün hep ilerilerde, daha ilerilerde!” Zira halife olarak yaratlan insana bundan bakas yaramaz. Zira yaratma aralksz devam etmektedir ve zira varolmak bu yaratla katlmaktan ge­çer. Ve deil mi ki,

Âsümânî (gökyüzünden), hâkdânî (yeryüzünden) cümle mevcûdât için

Kurtulu yok sa’y-i dâimden, terakkiden (durmadan komak ve çkmak­tan) bugün.
Yer çalsn, gök çalsn, sen sklmazsan otur!
Bunlarn hakknda bilmem bir bahânen var m? Dur!
Mâsivâ(yer ve gök) bir ey midir, bo durmuyor Hâlk bile:
Bak tecellî eyliyor bin e’n-i gûnâgûn
(türlü i eylem) ile.
Ey bütün dünya ve mâfîhâ
(varlklar) ayaktayken, yatan!
Le misin, davranmyorsun? Bâri Allah’tan utan!

Elbette, Akif’in dinî duyarlln burada ksaca temas etmeye çaltmz iki uç ile snrlamak doru olmad gibi, mümkün de deildir. Burada yaplmak istenen, sa­dece, onun bu tutumunun, geleneksel dinî duyarllmz besleyen ana damarla ne ölçüde örtütüüne ilikin bir yoklamadr. Kald ki onun dinî duyarllnn ne­relere kadar uzand konusunda çok önemli ipuçlar veren ve âdeta Hazret’e açl­m o vecd ve istirak anlarndan taarcasna boalan baka iirleri de vardr. Böy­le anlarda iir yamurla topran bulutuu o kokulu sarma dola anlarn yaatr bize. Te “stirak” iirinden iki dize:

Zemîn lebrîz-i âsârn; semâ pâmâl-i envârn:
Avâlim merâyâ-y nazar pîrâ-y dîdârn.

“Yani, yeryüzü kudretinin tecellisiyle dolu; gökyüzü nurlarnn tozu-topra. Âlemler ise batan aa Dîdârnn baklarmz süsleyen bir aynasndan baka bir ey deildir.”

Ve kalpte olana, oraya çarpana ve elde kalana gelince; “lâhî!” diyor Akif;

Lâhî! Söktüm attm, ite hücrem imdi çrçplak: Ne âfâknda tek kandil, ne mihrabnda seccâde; Ezelden bildiin toprak, bütün varlktan âzâde. Serilmi secdelerdir bekleyen yerde mihmân; Bu üryan u’le dersen, sînemin pâyansz îmân.

Yaznn kaynana ulamak için tklaynz.

Yazar: Turan Koç
11-08-21
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı iin henz yorum yapılmamıştır.
Mehmet Âkif’in Þiirinde Dinî Duyarlýlýðýn Ýki Ucu
Online Kii: 33
Bu Gn: 71 || Bu Ay: 6.053 || Toplam Ziyareti: 2.929.241 || Toplam Tklanma: 58.620.700