ÂYET-İ KERÎME
Ve gecenin bir kısmında O'na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O'nu tesbih et.
İnsan: 26
HADÎS-İ ŞERİF
Mîzâna ilk konulacak şey, güzel ahlâktır.
Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr
SÖZÜN ÖZÜ
Alçakgönüllü yüreklerde yaşayan düşünceler, yüksek düşüncelerdir.
Montaigne
Rota Haber Son Dakika!
Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM
Okunma sayısı : 346
PROTESTANLAŞMA EĞİLİMİ, İKTİDAR, ERBAKAN HOCA VE 'SİYASET AKADEMİSİ' HAKKINDA DAĞINIK NOTLAR-2

İktidar partisinin tertip ettiği bir organizasyon olan “Siyaset Akademisi”nin ‘Ders Notları’nda dikkati çeken bir takım unsurlara temas edeceğimizi geçen yazıda belirtmiş ve bir girizgâh olması bakımından mezkȗr notların bir-ikisine yer vermiştik.

Gerçi önceki yazıda da belirttik ama tekrarında fayda var: Bu meseleyi gündeme getirmekteki amacımız, güncel siyasetin ‘kirli’ spekülasyonlarına bulaşmak ya da kısır politik çekişmelere malzeme olmak değil. Bu tür bir konuyu işleme görüntüsü üzerinden, zımnen herhangi bir siyasȋ pozisyonu öne çıkarmak, reklȃmını yapmak veya herhangi bir politik teşekkülün ivme kazanmasına mȃni olmak gibi ‘gizli’ amaçlar da taşımıyoruz.

Esasen bir siyasȋ parti, yani iktidar partisi, hiç gerekmediği halde bu tür netȃmeli nazarȋ konulara giriyor, tabanının ya da toplumun İslȃmȋ bir konuda bilincini şekillendirmeye (aslında bulandırmaya demeliydim!) çalışıyorsa, ortada siyasetin dışında bir mesele var demektir. Bir siyasȋ teşekkül, üzerine vazife olmayan bir hususta bu denli ‘organize’ bir çaba içerisine girmişse, aynı mevzuu muhalif bir perspektiften değerlendiren ve bu konuda toplumu bilgilendiren çıkışları ‘siyaset yapmakla’ ve ‘politikaya alet olmak’la itham etmek, çok da hakkaniyetli bir tutum olmasa gerek…

Birinci yazı üzerinden bana ulaşan olumlu ya da olumsuz tenkidleri ve bu yazıda zikredeceğimiz ders notlarını, bir sonraki yazıda değerlendirmeyi düşündüğümü aktararak sizi mezkȗr notlarla baş başa bırakıyorum: [1]

“Oryantalistlerin demokrasiyle uyuşmadığını ileri sürdükleri Şer’i hukukun modern dünyada kamusal yaşamı düzenleme konusunda yeterli olup olmadığı konusunu bir kenara bırakarak bu hukuk sisteminin içyapısına bakıldığında, gerçekte Şer’i hukukun ilahi değil, beşeri özellikler taşıdığı; bu yüzden de dokunulmaz kutsal kurallar olmadığı görülür. Fıkıh ve usul-i fıkıhtan müteşekkil olan Şeriat, Peygamberin vefatından yaklaşık iki asır sonra oluşturulmuştur. Şeriatın ana kaynağı olan Kur’an ayetleri bütün halinde değil, parça parça yaklaşık yirmi üç yıla yayılarak geldiği için, Peygamber döneminde kalıplaşmış bir Şer’i hukuk tesis edilememiştir. Peygamber’den sonra sahabe Kur’an’ı, Sünneti ve kendi aralarındaki icmayi esas alarak hüküm verdiği için Abbasiler dönemine kadar Şer’i hukuk şablonu içinde kalıplaşmış bir kurallar dizisi oluşmamıştır. Peygamber döneminden uzun zaman sonra oluşturulan Şeriatın Edille-i Şer’iye denen, Kur’an, Sünnet, icma ve kıyastan oluşan dört kaynağı bulunmaktadır. Bu dört kaynaktan üçü beşeri ve kültüreldir. Başka bir deyişle Kur’an dışındaki üç kaynak ilahi vahye değil beşere dayanmaktadır. İcma ve kıyas zaten Müslümanların kendi aralarındaki ittifakına ve kişisel reyine dayandığı için beşeridir. Peygamber’in Sünneti ise Müslüman düşünürler arasında tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Kur’an’ın bizlere bildirdiği kadarıyla Hz. Peygamber vasıtasıyla gelmiş olan vahiy Kur’an’dan ibarettir. Hz. Peygamber yaşamında sergilediği pratikleri Kur’an yorumuna dayandırmıştır. Kur’an’ın yetersiz kaldığı durumlarda ister istemez kendi içtihadını kullanmıştır. Bu içtihatlarda yaşadığı kültürün ve şartların etkisinin olması kaçınılmazdır. Kısaca, İslam hukukunda yorum (kıyas) önemli bir etkinlik olarak yüksek bir değere sahip olmuştur. Hatta Hz. Peygamber “ümmetimin ihtilafı rahmettir” diyerek Müslümanları cesur bir şekilde İslami nassları yorumlamaya teşvik etmiştir.”

“İslam dairesi içinde ortaya çıkan anlayışların tümü başta meşru olarak kabul görmüş, ancak sonraları iktidar hesapları yapılınca Şiilik ve Haricilik gibi bazı akımlar heterodoksal bir kimlik kazanarak dışlanmıştır.”

“İslam’ın temel esasları ile kültürler arasındaki geçişkenlik gerçekte her zaman tartışma konusu olarak var olmaya devam ede gelmiştir. Gerek peygamber dönemindeki uygulamaların bir kısmı, gerekse sonraki dönemlerde ulemadan sadır olan yorumların büyük bir kısmı kültürel özellikler taşımaktadırlar. Zamanın ve o zamanki toplumların ihtiyaçlarına göre oluşmuş izafi normlardır. Arap kültürünün, hadis külliyatı ile yedinci-on ikinci yüzyıl arasındaki dönemde gelişen ulemanın yorumları üzerindeki etkisi kaçınılmazdır. Bu bakımdan bu kaynakların ışığı altında oluşmuş normları İslam’ın yegane ve nihai, aynı zamanda değişmez normları olarak kabul etmek İslam’ın zaman ve mekan üstü evrenselliğine de gölge düşürür.

“İslam’ın demokrasiyle bağdaşmadığını ileri sürenlerin ileri sürdükleri iddialardan biri de İslam’da kadına verilen yer, yani İslam’ın kamusal alanı erkeğe, özel yaşam alanını ise kadına tahsis etmiş olmasıdır. İslam tarihinde kadının özel yaşam alanıyla özdeş tutulduğu hususu bir realitedir. Ancak bu İslam’ın doğasından değil, aksine tarihsel koşullardan kaynaklanmaktadır. Kadının özel yaşam alanıyla sınırlandırılması gerçeği Batılı toplumlarda da aşağı yukarı on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllara kadar devam edegelmiştir. Tarıma dayalı geleneksel toplumlarda aile neredeyse yaşam alanının temelini oluşturduğu için kadın ister istemez bu alanda yer almaktadır.”

“İslam ülkeleri içinde iktisadi, sosyolojik ve siyasi modernleşme alanlarında bir adım daha ilerde gözükmekte olan Türkiye’de kadınların kamusal yaşam alanıyla sınırlı tutulmasını savunan İslami bir yorum söz konusu değildir. Aksine tarikatlardan, cemaatlere uzanan geniş bir yelpaze içinde İslami kesim kadınlarının, kızlarının özellikle modern eğitim kurumlarıyla (lise, üniversite vs) bütünleşmesini, böylece kamusal yaşama dâhil olmasını talep etmekte ve bunun için mücadele vermektedir. Dolayısıyla geleneksel İslam toplumlarında kadınların özel yaşam alanıyla sınırlı olması İslam’ın bir gereği değil, tarihsel ve sosyolojik şartların bir gereğidir.”

“İslam’daki rasyonalizm ve bireycilik (dinin bireysel olarak yorumlanması anlamında) Katolik hegemonyaya başkaldıran Protestan öncülere ilham kaynağı teşkil etmiştir. Nitekim Calvin “kendisini İsa’dan çok Muhammed’e yakın hissettiğini” İslam’ın bu özelliğinden dolayı ifade etmiştir.”

“Gerek dört halife zamanında tesis etmiş, gerekse daha sonraki yöneticilerin kendi egemenliklerini meşrulaştırma aracı olarak kullanmış oldukları hilafet kavramı dini değil siyasi bir kurumdur. Zaten dört halife döneminden sonra hilafet bir saltanat ve monarşi şeklinde inşa edilmiştir. Hilafet ilk dönemlerde halkın iradesi ile sınırlı kalmıştır. Dört Halife döneminde Halifeye verilen güç ve yetki bugünkü demokrasilere benzer bir usul ile sadece halktan alınmıştır.”

“Hz. Peygamber’den sonra oluşan ve ancak yaklaşık 36 yıl devam ettirilebilen hilafet sistemi Kur’an’ın aslı bir unsuru değil tarihsel, spontane ve de facto olarak ortaya çıkmış olan bir müessesedir. Diğer İslam ülkelerinde meydana gelen idari yapılara bakıldığında buralarda dönemin şartlarına uyulduğu ve temas kurulan ülkelerin etkisinde kalındığı görülür. Mesela Emevilerin merkezi, bir Akdeniz ülkesi olan Suriye olduğu için Emeviler daha çok Bizans etkisinde kalmıştır. Bizans’ta ise o tarihlerde devlet maslahatını öne çıkaran bir din-devlet ilişkisi bulunmaktaydı. Bu model Emevilere de geçmiş; Emevilerde de devlet maslahatı din maslahatının önünde seyretmiştir. Hâlbuki Abbasilerin merkezi, ticaret yolları üzerinde bulunan Irak olduğu için Abbasiler daha çok İran etkisinde kalmışlardı. İran modelinde ise dini etkilere açık bir din-devlet ilişkisi bulunmaktaydı. İran’daki bu modelin etkisi altında Abbasilerde devlet, dini etkilere Emevilere göre daha fazla açık olmuş; yöneticilerin statüleri tamamen dinsel normlarla meşrulaştırılmıştır. Aynı şekilde Osmanlı’nın merkezi, Anadolu’nun Bizans’tan kalma batı yakası olduğu için imparatorluğun kurumlarına sirayet eden ana hatlarıyla Bizans kurumları olmuştur. Osmanlı’da on altıncı yüzyıla kadar Selçuklular kanalıyla tevarüs eden İran modeli baskındır. Bu tarihlere kadar din maslahatı devlet maslahatına baskın geldiği gibi, din adamları (özellikle tarikat şeyhleri) devlet yöneticilerinin üzerinde bir konumda bulunmuşlardı. Mesela Yavuz Sultan Selim’e kadar gelen Osmanlı Padişahlarının birer hocası veya şeyhi bulunmaktadır. Oysa Osmanlı’nın İstanbul fethinden sonra tamamen Bizans etkisine girdiği on altıncı yüzyıldan sonraki dönemlerde devlet maslahatı din maslahatının önüne geçtiği gibi, din adamları da devletin altında bir konumda yer almaya başlamışlardır.”

“Bu noktadan hareketle Müslümanların geçmişte ortaya koydukları siyasal kurum, değer veya pratiklere bakınca bunların İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’dan neşet etmekten çok tarihsel koşullarda oluştuklarını görmekteyiz.”

“İslam tarihinde Müslümanların başka toplumların etkisi altında bir takım kurumlar ve normlar ihdas etmeleri o tarihlerde İslam’dan sapma olarak telakki edilmemiştir.

Hiçbir din kendi saf ve otantik özelliğini koruyamaz. Hatta dinler kültür ve toplumdan bağımsız “saf” özellikler taşımazlar. Aksine dini mesajlar belli bir kültür ortamı içinde nazil olur ve o kültürün kavramları ile ifade edilir. Dinlerin yoğunlaştığı ve insana vazettiği temel hususlar vardır. Dinler bu temel hususları bazen yaşanmış örnek olaylarla, bazen de sembolik bir dil ile zenginleştirmekte ve insanın dikkatini bu nokta üzerinde yoğunlaştırmaktadırlar. Dolayısıyla dinsel mesajlar kültürel ifadeler, değerler, semboller ve anlatımlarla sarmalanarak muhatabına ulaşır. Bu özelliği göz önünde bulundurulduğunda dinlerin daha nüzul esnasında beşeri özellikler taşımaya başladıklarını görürüz. Hele Hıristiyanlık gibi mesajı ve normları sonradan tevatür ve tevil yoluyla inşa edilen dinler daha fazla beşeri özellikler taşımaktadır. İslam, doğası gereği kendini hiçbir zaman beşerin katkısına kapatmamıştır. Aksine İslam insan aklına hitap ederek kendini ona kabul ettirme sürecinden başlar, gene beşeri akıl ile kendini sosyal hayata aktarır. Hz. Peygamber sahabesinden vali olarak görevlendirdiklerine gittikleri bölgelerde karşılaşacakları sorunları nasıl çözeceklerini sorduğunda yönetici sahabe “Kur’an, Sünnet ve kendi reyi” şeklinde cevap vermiştir. Bu husus daha sonraları Müslüman yöneticiler için bir mehaz teşkil etmiş, böylece yönetime ilişkin hususlarda yöneticilerin şahsi reyine geniş yer verilmiştir. Bu husus sadece yönetimle sınırlı kalmamış, aynı zamanda İslam hukukunda da yaşanmıştır. İslam hukuku olarak kabul edilen fıkıhta icma ve içtihat yoluyla kişisel rey büyük bir önem taşımaktadır.”

“Zamanın giderek karmaşık bir hal alması, İslam’ın yeryüzünde kültürler ötesi bir tarzda gelişmesi, Müslümanların karşılaştıkları yeni sorunlara çözümler bulabilmesi, ondan da önemlisi İslam’ın her kültür içinde yaşanabilir evrensel bir din olma özelliği taşıyabilmesi ancak bireylerin reyine geniş yer verilmesi ve dini normların izafi yorumuyla mümkün olabilir. Nitekim İslam’ın en parlak dönemleri izafi normların ve yorumların ortaya konabildiği ortamlara denk gelmektedir. Gerek itikadî, gerekse amelî sahada çok sayıda mezhebin, inanışın, düşünce biçiminin ve yorumun yapılabilmesi bu ortamlarda söz konusu olmuştur. Bu tür ortamların sağladığı zengin inanç ve düşünce temeli üzerinde doğal olarak maddi zenginlik ve refah da peyda olabilmiştir.”

“Bütün bu konulardaki katkılarını dikkate aldığımızda Protestanlığın modern dünyadaki en önemli katkısının dinle devlet arasındaki ilişkinin belirlenmesinde görüldüğünü söyleyebiliriz. Protestanlıkla birlikte gelişen sekülerizm veya laiklik dinsel yaşam alanıyla devlet arasına bir ayrılık duvarı koyarak hem seküler özgürlükleri mümkün kılmıştır, hem de dinsel özgürlükleri. Sekülerizm sayesinde devlet tüm dinler ya da dinler içindeki farklı inançlar karşısında tarafsız olduğu için her tür inanç kendisini rahat biçimde ifade edebilmektedir.”

“İslam hangi yönetim biçimine daha yakın mesafede durur diye baktığımızda gerek Kur’an’da, gerekse Sünette yönetim biçimiyle ilgili gerekli ve yeterli teorik kaynağın bulunmadığını görmekteyiz. Kur’an’da yönetimin esasları ve teşkilat yapısı yerine yönetimle ilgili ahlaki bir kaç ilke zikredilmekle yetinilmiştir. Meşveret ve adalet yönetimle ilgili zikredilen temel ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır… Hz. Peygamber’in Sünnetinde de yönetimin yapısına yer verilmemiş; sadece yöneticilerin adalet, şefkat, merhamet gibi ilkelere riayeti ve Allah’a itaati hususunda tavsiyelere yer verilmiştir.”

“Kur’an ve Sünnetin yönetimin yapısına ilişkin belirleyici ve bağlayıcı ilkeler vazetmemiş olması Müslümanları bu konuda serbest bırakmış; bunun sonucunda gerek Dört Halife döneminde, gerekse sonraki dönemlerde zamanın şartlarına veya Müslüman yöneticilerin reylerine göre yönetim yapıları teşekkül etmiştir. Dört Halife döneminde teşekkül eden hilafet tarzı yönetim kaynağını Kur’an ve Sünetten almaktan çok, sahabenin gösterdiği de facto irade ve tercihten almıştır. Bununla birlikte Müslümanlar, özellikle yönetime ilişkin normların ihdasında ve kurumların tesisinde başka toplumların etkisinde kalmışlardır. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlılar zamanında yönetimin yapısı ve normları büyük ölçüde İslam öncesi Arap, Fars ve Türk töreleri ile Bizans kurumlarına dayanmıştır. Dört Halife döneminde icra edilen hilafet modelinin Emevilerle birlikte mülke (saltanata) dönüşmesi büyük ölçüde İran etkisinde olmuştur. Emevilerden başlayarak Osmanlılara kadar devam eden İslam toplumlarında yönetilen tebaa reaya olarak telakki edilmiştir. Bu düşünce gerçekte İslam’ın orijinal kaynaklarından değil, Doğu düşüncesinden türemiştir. İslam toplumlarının dışında Çin ve Japonya gibi toplumlarda da yönetilen kesim, yönetici tarafından “güdülen” anlamında “reaya” kavramıyla ifade edilmiştir.”

“Gerçekte kulluk gibi bir statüden başlaması itibariyle liberalizmden farklı bir çıkış noktasına sahip olmakla birlikte, İslam’ın insana tanımış olduğu temel haklar liberalizmdekiyle aşağı yukarı aynıdır. İslam, insana yaşam, mülkiyet, ırz güvenliği, inanç ve teşebbüs hürriyeti vermiştir. Demokrasinin sosyal kurgusu liberalizme dayanmaktadır. Liberalizm ise bireyi sosyal yaşamın merkezi olarak alır ve bütün hakları birey üzerine bina eder. Bireye verdiği hakları ise bireyin “insan” olmasına dayandırır.”

“Aynı şekilde İslam’daki mülkiyet ve miras anlayışı liberalizmdekiyle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir. Mülkiyet hem İslam’da, hem de demokrasinin temeli olan liberal düşüncede bireyin yaşamı kadar kutsal ve masum (müdahale dışı) bir hak olarak kabul edilmiştir.”

“İslam’ın eşitlik kavramı ile liberal demokratik eşitlik arasında büyük bir paralellik bulunmaktadır.”

“Liberal değerler üzerinde inşa edilen demokrasinin en asli özelliği bu sistemin bir sözleşme, bir akit esasına dayanmış olmasıdır. Gerek siyasi yaşamda, gerekse iktisadi yaşam alanında karşılıklı tekabüliyet ilkesi liberal demokrasilerin en vazgeçilmez özelliğini oluşturmaktadır. Akit kavramı gerçekte demokrasilerden daha ileri düzeyde İslam’da esas alınmıştır. İslam bireyin Allah ile olan ilişkisinden, birbirleriyle olan ilişkilerine kadar tüm yaşamını akit esasına göre tanzim etmektedir.”

“Bu noktadan yaklaşıldığı zaman İslam’ın gerçekte öte dünya için özlem kaynağı oluşturan bir takım atıfları barındırmakla birlikte, bu dünyayı imar etmeye dönük bir din olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Max Weber Hıristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm ve Konfüçyanizm gibi beş dinin bu dünyayı imar etmeyi amaçlayan rasyonel dinler olduğunu haklı olarak ileri sürmüştür. Dünyayı imar etmeye mamur dinlerin özelliği dünyadaki şartlara karşı esneme özelliğine sahip olmalarıdır. Bununla birlikte dünyadaki gelişmelere karşı kayıtsız kalmamalarıdır. İslam gerçekte Max Weber’in ifade ettiği gibi rasyonel değerler üzerine örülmüş bir anlayışı ikame etmeye çalışmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bu düşünceyi bilimi teşvik etmek suretiyle değişik vesilelerle ortaya koymuştur.”

“Protestan din anlayışının Batı dünyasına getirmiş olduğu iki değişiklikten biri dinin bireysel olarak yorumlanması, böylece Ruhban sınıfının tekeline son verilmesi; ikincisi ise dini bu dünya için bir motivasyon kaynağı haline getirmesidir. Bu motivasyon Hıristiyan bir müminin çok çalışıp, tasarruf etmesi ve tasarrufunu yatırıma dönüştürmesi şeklinde ekonomik bir değere dönüşmüştür. İslam’ın ticaretin önemine, çalışmaya, kazanmaya, başkasına muhtaç olmamaya verdiği değer esasında dinin aynı zamanda bu dünya hayatını iyileştirmek için insanları ne kadar motive edici olduğunu da göstermektedir. Hz. Peygamber’in kazancın önemini vurgulayan birçok hadisinden “veren el alan elden daha üstündür” anlamındaki hadisi, bu anlamda manidar bir örnek teşkil etmektedir. Müslümanların İslam’ın nüzulünden bir kaç yıl sonra Türkistan içlerinden Avrupa ve Afrika içlerine kadar yayılan üç kıtada hâkimiyet kuracak duruma gelmesi, İslam’ın bu dünyayı imar etmeye matuf bir dini motivasyon özelliğinden kaynaklanmaktadır.  Bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda İslam’ın bu dünyayı imar etmeye matuf rasyonel değerlere ne kadar açık olduğu açıkça anlaşılmaktadır.”

[1] Siyaset Akademisi Ders Notları s. 76 vd. Notlar farklı sayfalardan dağınık olarak seçilmiştir. Dileyen tümünü de okuyabilir. Vurgular bize aittir. (B.E.)

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Burak Ertürk
20-03-11
E mail: darulhikme.org.tr  
 
Yorumlar:0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
PROTESTANLAŞMA EĞİLİMİ, İKTİDAR, ERBAKAN HOCA VE 'SİYASET AKADEMİSİ' HAKKINDA DAĞINIK NOTLAR-2 / ÎMAN VE İSLÂM Kategorisi
Online Kişi: 17
Bu Gün: 69 || Bu Ay: 4482 || Toplam Ziyaretçi: 48597 || Toplam Tıklanma: 633646