ÂYET-İ KERÎME
Ve gecenin bir kısmında O'na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O'nu tesbih et.
İnsan: 26
HADÎS-İ ŞERİF
Mîzâna ilk konulacak şey, güzel ahlâktır.
Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr
SÖZÜN ÖZÜ
Alçakgönüllü yüreklerde yaşayan düşünceler, yüksek düşüncelerdir.
Montaigne
Rota Haber Son Dakika!
Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM
Okunma sayısı : 358
PROTESTANLAŞMA EĞİLİMİ, İKTİDAR, ERBAKAN HOCA VE 'SİYASET AKADEMİSİ' HAKKINDA DAĞINIK NOTLAR-3 (Son bölüm)

İktidar partisinin organize bir faaliyeti olan ‘Siyaset Akademisi’ bünyesinde dolaşıma sokulan ‘Ders Notları’ ve bunlarla ilişkilendirdiğimiz mevzulara dair yazı serisini bu yazıyla hitama erdirmeyi düşünüyoruz.

Bu üçüncü –ve son- yazının muhtevasını, ilgili ders notlarının genel bir değerlendirmesi, gelen tepkilere dair bizim yorumlarımız ve bu çerçevenin tedȃi ettirdiği belli mülȃhazalar oluşturacak.
Daha derli toplu olması ve konunun çok fazla dağılmaması adına, mütâlaalarımızı maddeler hȃlinde sıralayalım:

1. Karşımıza çıkması muhtemel en öncelikli tepkinin, yazdıklarımızın politika yapmak olarak etiketlenebileceği olduğunu öngörmüştük. Bu nedenle evvelki iki yazıda altını hassasiyetle çizdiğimiz meseleyi bir kere de burada dillendirmekte fayda var: Muhataplarımızı samimiyetimiz hususunda ikna edebileceğimizden şüpheliyiz ama gayretimizin güncel politika sahasına taallȗk eden, yazdıklarımız üzerinden insanların siyasȋ tercihlerini şekillendirmeye matuf herhangi bir boyutu yok. Dileyen dilediği partiye oy versin. Dine hizmeti siyasȋ alana hasreden ya da dine hizmet dendiğinde en esaslı kulvarı politika olarak işaretleyen yorumlara hiç iltifat etmediğimiz için, hayatımızın hiçbir döneminde siyaset merkezli bir duruşu sahiplenmedik. Siyaseti kategorik olarak dışlayan yorumlara prim vermediğimiz gibi, himmeti tümüyle bu sahaya inhisar ettiren tavır alışlarla da aramızda hep bir mesafe oldu. Herhangi bir seçimden önce falanca partiye oy verin veya vermeyin türünden telkinlerle de işimizin olduğunu hatırlamıyorum. Bu konuyu gündeme getirişimizin zamanlamasından huylanıp, bu yazı serisini seçimlere tekaddüm eden şu günlerde kaleme almamızı mȃnidar bulanları ikna etme gibi bir lüksümüz de, gücümüz de yok. Yapmaya çalıştığımız yegȃne şeyin,  ‘dinde yeni icadlar çıkaran’ her türlü tasarrufla mücadele etmek olduğunu söylemekle yetineceğiz. Çabamızın, fikrȋ hayatımızın şekillenmesinde en merkezȋ role sahip Üstadımız Bediüzzaman’ın te’lif ettiği Risale-i Nur Külliyatı’nın neredeyse tamamına ‘yedirilmiş’, “bid’alara taraftar olmama” vurgusuna sadakat olarak okunması gerektiğini düşünüyoruz. Yarın Huzur’a çıkartıldığımızda, en azından, “Dinini tahrif etmedik; bunu yaptığını düşündüklerimizi ikaz ettik; sesimiz mȃkes bulmayınca en azından buğz ettik” diyebilecek kadar yüzümüz olsun istiyoruz. Göz önünde ve apaçık olan bir zihnȋ inhirafı eleştirdik ve bu yanlıştır dedik diye bize cephe alacak olanlara sözümüz yok; bu kertede bir fikrȋ çözülmeye itiraz ettiğimiz için bizi politika yapmakla ithȃm edenleri de kendi hallerine bırakıyoruz. Mȃruz kaldığımız savruluşu üç-beş hüşyar vicdana daha duyurabiliyorsak her şeye değer doğrusu…

2. Nazara verdiğimiz ve dileyen herkesin internetten ulaşabildiği ‘Ders Notları’nda çok çarpıcı değerlendirmeler var. Yaşadığımız çözülüşün siyasȋ cenahını deşifre etme adına, fevkalȃde önemli ipuçları sunuyor. Siyaset Akademisi olarak adlandırılan organizasyonda katılımcıların önüne konulan muhtevada, çeşitli konularla ilgili farklı akademik makaleler var. Kimisi dış politikaya, kimisi siyasetin kapsama alanına giren başka mevzulara temas ediyor. Ancak din-devlet ilişkileri bağlamını çalışan, Prof. Ömer Çaha olmuş. Bizim önceki yazılarda yer verdiğimiz alıntılar Çaha’nın makalesinden… Burada şunu belirtmekte fayda var: Din-devlet ilişkisine müteallik çerçevenin bir kişinin kaleminden çıkması bir şeyi değiştirmez; çünkü iktidar partisinin bu sahadaki görüşlerini Ömer Çaha ele almış ve kendisini bu işte istihdam eden parti tüzel kişiliği adına o, bu mevzuda görüş serdetmiş. Yazdıkları ‘ders notu’ olarak dağıtıldığına ve bu organizasyon partinin yetkili organları tarafından hayata geçirildiğine göre, iktidar partisinin bu muhtevayı sahiplendiği hakikati kendiliğinden tebȃrüz edecektir.

3. Biz şunu savunuyoruz: Şu an gözümüze sokulup durulan “imȃnȋ fütuhat ve açılım” vurgusuna ihtiyatla yaklaşmalıyız. Çünkü iman bütününün bir boyutunun, başka boyutların rağmına öne çıkarıldığı bir süreçten geçiyoruz. İbadet sahasındaki iyileşmeler, dinin ahkȃm ve muamelȃt sahasındaki gerilemeyle atbaşı olarak yol alıyor. Nicedir plȃnlı olarak; ahlȃk ve ibadetten mürekkep, cȃrȋ düzene itiraz vurgusu budanmış, suya sabuna dokunmayan ve küresel sömürü çarklarına ilişmeyen bir din algısının önü açılıyor. Ȃdeta, ibadet sahasında yaşadığımız ferahlama hatırına ve bir kurgu olan demokratik kazanımların bahşedilmesi uğruna ahkȃm ve muamelȃta taallȗk eden kapsamdan ferȃgat etmemiz isteniyor. Bunun en açık isbatı, müslümanların zihninde cȃrȋ olan dönüşümdür. Batının bȃtıl terminolojisine bu ölçüde hapsolmuş ve oradan transfer ettiği değerleri üst çıta olarak işaretlemiş, ahkȃmın tüm tezȃhürleri ile hayata hayat kılınması türünden ‘idealleri’ sadece yaşantısından değil hayallerinden de çıkarmış bir müslüman profilinin bu ölçüde yaygınlık kazanması, bizim durduğumuz yerden pek de hayra alȃmet görünmüyor. Bu meselelerin müzȃkere edilmesinde bu anlamda fayda olduğu kanaatini taşıyoruz.

4. El’an iktidara vaziyet eden siyaset adamlarının samimiyetini sorgulamadığımız gibi, eleştirimizin, mezkȗr eşhasın samimiyetleri ile herhangi bir bağı olmadığının da bilinmesini arzu ediyoruz. Bu insanların samimȃne çalışmaları ayrı bir şeydir; zihinlerinin bir şekilde dönüşüme mȃruz bırakılmış olması ayrı şey… İkisini ayırmayı başardığımızda, daha hızlı yol almamız mümkün olacaktır.

5. ‘Ders Notları’, özellikle de bizim üzerinde durduğumuz kapsam, esasında ‘yorumsuz’ etiketiyle sunulacak kadar üzerinde konuşmayı zȃid kılacak netlikte metinlerden oluşuyor. Bu yazıyı boğmamak için oradaki her ifadeyi tek tek tahlil etme niyetinde değiliz. Ancak yapılanın ne olduğunu kabaca ifade edelim: Dinin siyaset ve idareye taallȗk eden hükümleri vahyin ışığında değil, tarihsel zorlamalarla teşekkül etmiştir; dolayısıyla bağlayıcılığı yoktur; dolayısıyla bu hükümler, işlerliğini kaybetmesi durumunda devreden çıkartılarak, zamanın algısına paralel bir yaklaşım sahiplenilebilir. İyi de, siz daha önce Din’in en temel dört kaynağından Kur’ȃn dışındaki üçünün ‘beşerȋ’ olduğunu savunan bir yaklaşıma rastlamış mıydınız!? Bunları ‘beşerȋ’ olarak etiketlediğiniz andan itibaren, bu delillerle sabit olan hiçbir hüküm, ‘değişim’ denen mȃlȗm rüzgȃrın önünde duramayacaktır. Sünnet, icmȃ’ ve kıyasla sübut bulmuş ahkȃmın bu ölçüde oynak bir zemine konuşlandırılmasına yeşil ışık yakanlar, bu tavrın varıp ulaşacağı noktanın içi hepten boşaltılmış bir din tasavvuru olduğunu bilmiyor olabilirler mi? Az önce, samimiyetlerini sorgulamadığımızı söylediğimiz hükümet yetkilileri, bu ders notlarında ifadesini bulan anlayışa nasıl vize verebiliyorlar Allah aşkına! Bu kadar bȃriz bir zihnȋ ȃrıza bile ehl-i din mȃbeyninde yok sayılabiliyor ve buna sessiz kalınabiliyorsa, üstelik bunları gündeme getirenler ‘gereksiz yere problem çıkarmak’la ithȃm edilebiliyorsa, biz hangi fütuhattan söz ediyor, hangi imȃnȋ açılımın türküsünü söylüyoruz? Ömer Çaha’nın kaleminde ifadesini bulan mantalite, dinin siyaset ve idareye taallȗk eden hükümlerinin –neredeyse- tamamını, izȃfȋ, tarihsel, bağlayıcılığı olmayan normlar olarak kodluyor. Bu gayretin, bir takım odaklar tarafından önü açılan ılımlı/ehlileştirilmiş/liberalize olmuş İslȃm anlayışına teorik zemin teşkil ettiği ise oldukça ȃşikȃr… 19. yüzyılda gemi azıya alan “İslȃm’ın mȃni-i terakki olduğu” tezine cevap verme gayretkeşliğine soyunan bir kısım mütefekkirler, terakkiye mȃni olanın bizȃtihi Din değil, müslümanların din algısı olduğu argümanını sahiplenmişlerdi. Bu tür bir tekellüflü tesbitle başlayan süreç, zamanla, problemin asıl kaynağı olarak görülen hususun, yani seleften tevȃrüs edilen müktesebatın teşrih masasına yatırıldığı ve hoyratça didiklendiği bir redd-i miras yarışına dönüşüverdi. Bugün, dinin devlet talebi olmadığı, İslȃm’ın batıdan transfer edilen ve bugünün modern zihinlerince baş tȃcı edilen değer yargılarıyla bağdaşmayan bir boyut içermediği türünden algıların arka plȃnında, bu tür bir ‘değerlerinden utanma’ seyrinin izleri var. Küresel ve muhkem anlayışa uydurulamayan tüm dinȋ hükümleri, zorlama yorumlarla tarihsel, izȃfȋ, zamanla mukayyet sayan telakki, bize modern zamanlarda ȃrız olmuş bir illettir. Ve ne yazık ki bu mekanizma, bugünün zihnȋ kabulleri bağlamında sorun çıkaran (!) tüm hükümler için çalıştırılmakta, modern verilerle çatışan her inanç umdesi, “Din bu sahada bağlayıcı bir şey söylememiştir” kolaycılığı ile sümen altı edilmektedir.

6. “Erbakan’ın gözü arkada kalmadı; talebeleri iş başında!” söylemine dönük eleştirimden ötürü politik göndermeler yaptığımı düşünenler fazlasıyla yanılıyorlar. Çünkü bu anlamda serdettiğim görüşlerin hiçbirisinde merhum Erbakan ve siyaset üslȗbunu -olumlu ya da olumsuz anlamda- değerlendirmedim ben. Bu eleştiriyi dillendirirken amacım ne merhumu/siyaset tarzını övmek, ne de ‘talebeleri’ olarak tesmiye edilen eşhası/siyaset tarzlarını yermekti. Sadece bir mukayese yapıyordum ve adı geçen iki iktidar modelinin küresel sistemle ilişkisi üzerinden, bahsedildiği tarzda bir paralellik kurulamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Küresel ve yerel güç unsurlarının Erbakan’a dünyayı dar ederken, ‘talebeleri’nin önüne kırmızı halı sermesinde ifadesini bulan bȃriz konsept değişikliğinin, ‘talebelerin’ siyasȋ şecaatleri ile izah edilemeyeceğini; cȃrȋ nizama yön verenlerin, muhataplarından sȃdır olan hiçbir esaslı ve içi dolu meydan okumaya sessiz kalmadıklarını nazara veriyordum. Sözün burasında Akif Emreyi hatırlamanın tam zamanı: “Sisteme itirazınız olmadığı müddetçe, kimse ceketinizi alıp çıktığınız için (rest çekmeyi kast ediyor B.E.) sizi iktidardan alaşağı etmeyi düşünmez.”

7. ("İrtica tehdidi", yerini "sivil dikta tehdidi"ne bıraktı) Mevcut iktidar döneminde, hükümetin duruşuna yönelik eleştirilerin mihver değiştirmiş olması da bir anlam ifade ediyor. Yıllarca muhafazakâr/sağ siyaset üslȗbunu ‘irtica’ paranoyası üzerinden zayıflatmayı itiyȃd edinen muhaliflerin, yeni dönemde ağız değiştirip ‘sivil dikta’ söyleminden medet ummaya başlamış olması manidar bir farklılaşmaya işaret etmiyor mu? Buradan ‘irtica tehdidi’ denilen mevhum söylemin ortadan kalkmasından yakındığımız sonucu elbette çıkmaz; sadece suçlamanın başka eksene kaymış olmasında ifadesini bulan başkalaşıma işaret ediyoruz.

8. Müslümanları tehdid eden Protestanlaşma eğiliminden söz ederken elbette genelleme yapmıyoruz. Yapmaya çalıştığımız, bu tür bir dejenerasyonun mümessillerinin kendi duruşlarını mahzȃ hakikat gibi sunmalarının bir illüzyondan ibaret olduğunu ortaya koymak… Bu ümmetin yanlışta ittifak etmeyeceği kaziyyesinden haberdar olduğumuz için, bu tür bȃtıl yaklaşımların ümmet nezdinde genel kabule mazhar olamayacağını, bu ümmetin külliyen bir sapmaya müşteri yazılmayacağını da biliyoruz. Tarihte bȃtılın sesinin çok gür çıktığı, hatta hakikatin tercümanlığını yapanlara türlü baskıların yapıldığı devirlerde bile kesilmeyen o kutlu sesi, şimdiki nȃehiller mi kesecek!?

9. Bir de gelen eleştiriler içinde nezȃket ve nezȃhet sınırlarını zorlayan, seviyeden mahrum yorumlar var. Birileri koro hȃlinde zafer türküleri söylerken, “işe bir de şu boyutundan bakalım” diyen cılız bir sese bile tahammül edemiyorlar. Bizim kim olduğumuzu; ne cür’etle bunları yazdığımızı; herkesi yanlış, kendimizi doğru görme hakkını nereden aldığımızı soran kardeşlerden söz ediyorum. Yahu iktidarın sesine tercüman olan onca medyatik analize tanık oluyoruz her gün. Hal böyleyken bizim mecalsiz ve cılız sesimiz neden birilerini rahatsız ediyor? Okumazlar, olur biter… Ya da okur ve gülüp geçerler; dikkate almaya değer bulmazlar. Zaten modern tasalluta rȃm olmuş onca kalem, her türlü liberal atraksiyonu alkışlamak için alesta bekliyor. Bırakın birileri de meseleye farklı açıdan baksın. Meselenin bu yönü üzerinde hiç durulmamasının nedenini de size ben söyleyeyim: Bu savrulmayı, müslümanların kahir ekseriyeti ‘sorun’ olarak görmüyor. Nicedir ekonomi merkezli bir hayat algısı karşısında teslim-i silah ettiğimizden midir nedir, ‘fikir özgürlüğümüz’e, ‘demokratik haklarımız’a, hayat konforumuza ilişmeyen bir telakki, imanımıza ilişse de ses çıkarmamayı ihtiyȃr ediyoruz. Sadece bu algı şaşılığı bile neye mȃruz kaldığımız hakkında yeterince fikir vermiyor mu?

10. Bir de, siyasȋ aktörlerin maslahat icabı her inandıklarını söyleyemediklerini, göz önünde olan söylemleri ile gerçek amaçlarının farklı olabileceğini, dolayısıyla alelacele eleştirmektense beklemek gerektiğini, ileride zeminin müsait hȃle gelmesiyle daha sahih bir politik dil kuşanılacağını savunan, fevkalȃde yaygın bir tez var. Bu, ‘bekleyelim görelim’ şeklinde formüle edebileceğimiz yaklaşımın tümüyle mesnedsiz olduğunu iddia etmek, en azından teorik anlamda çok doğru değil… Ancak, bir hareketi var eden ve parlatan koşullar göz önünde bulundurulmadan ve mevcut seyrin reel yansımaları dikkate alınmadan bu tezi öne sürerek savunma mekanizması geliştirmek son derece hatalı bir tutum olacaktır. Başladığımız noktadan daha ileride miyiz; yoksa bilincimiz her geçen gün daha fazla mı bulanıklaşıyor? Dinin vaz ettiği ahkȃmın tenfizine yaklaşıyor muyuz, yoksa bu hedeften uzaklaşmakta mıyız? Kendi özümüze yönelip pörsümüş tasavvurumuzu ihya mı etmekteyiz; yoksa akıntıya kürek çekip tasavvurumuzu yȃd ellerin şekillendirmesine rızȃ mı gösteriyoruz? Sorular çoğaltılabilir… Bu ve benzeri sualler üzerinde imȃl-i fikirde bulunmadan, kuru teorik formüllere yaslanıp, maslahat savunusu yapmanın bir karşılığı yok ne yazık ki… Bir siyasȋ parti, neden direkt ilgili olmadığı, zorunlu tutulmadığı bir alanda kendi inisiyatifiyle fikir vȃz eder ve özellikle neden bir muhafazakȃr oluşum, modern söylemlere bu ölçüde rȃm olmuş bir düşünce yordamını tahkim etme gayretkeşliğine soyunur? Bu, direnmeleri gereken rüzgȃra yelken açanların hazin hikȃyesi değilse nedir?

11. Bunları samimi olarak müzȃkere edelim istiyoruz; birilerini durup dururken ve peşin hükümlerle karalamak değil niyetimiz. Tüm müslümanların kaderine tesir eden bir mevzuda muhtemel ve vȃki yanlışlar nelerse onlara yükleniyoruz; söz konusu yanlışların fȃillerine değil… Üstelik ȃfȃkȋ konuşmuyoruz, elle tutulur somut veriler üzerinden gidiyoruz. Biz yanılıyorsak –ki umarız böyle olur- gönül dostlarımız bizi ikaz ve ikna ederler, yanlışımızdan tevbe ederiz; yok şayet bahsettiğimiz tehlikelerin ayakları yere basıyorsa, mü’minler olarak kendimize çeki düzen veririz. En azından böyle netȃmeli mevzularda fikir üretirken ‘ulemȃya danışırız’. Ama mesele biraz, ‘kedi-ciğer’ meselesidir. Biz yanılıyorsak, yani her şey yolunda ise, göz önünde olan bu fikrȋ aşınmanın ve yaşadığımız şuur boşalmasının izahı nedir? Yok eğer andığımız sorunlar mevcut ise, bu kadar hayatȋ riskleri görmezden gelip kulağımızın üstüne yatmanın bir açıklaması var mıdır? Sizi bilmem ama oldukça sinsi bir operasyonla müslüman zihinlerin dönüşüme uğratıldığı iddiası, bence üzerinde durulması gereken, önemli bir iddiadır ve önümüzde duran çarpıcı örnekler, bu iddiayı komplo olarak nitelememizi engelleyecek fikrȋ ve amelȋ çağrışımlar içermektedir.

Kısa bir Libya değerlendirmesi

İnternette ‘gezinirken’, Fransa’nın Cezayir sömürüsünün insanlığa çıkardığı fatura ile ilgili hazırlanmış kısa bir belgesele rastladım. Bir milyondan fazla ölü, belki bundan fazla sayıda yaralı, işkencelerden geçirilmiş mȃsumlar, namusları pȃyimȃl edilmiş hanımlar…

Bu kȃfir ve eli kanlı barbarların Irak ve Afganistan’daki veya diğer müslüman coğrafyalardaki sicilleri farklı mı sanki?

Afganistan’da zevk için, evet zevk için sivilleri katleden ve kurbanlarıyla fotoğraf çektirecek kadar alçalan ve kendilerine ‘ölüm timi’ adını takan aşağılık Amerikan askerlerinden haberdar mısınız?

Fransız zorbaların, ırzına geçtikleri kadınları çırılçıplak soyup onlarla ‘hatıra fotoğrafı’ çektirdiği bilgisi de, 20. yüzyıl tarihinin utanç sayfaları arasında yerini almış bulunuyor.

Bu satırları yazdığım esnada, bizzat Libya harekȃtını başlatan ülke olan Fransa’nın bilmemne bakanı, taarruzun bir ‘Haçlı saldırısı’ olduğunu itiraf ediyordu.

Böylesine kahrolası bir geçmişe rağmen, biz bu adamların amacının, Kaddafȋ’nin zulmü altında inleyen sivilleri kurtarmak olduğuna inanacak mıyız sahiden?

Birilerinin bu kadar açıkça zekȃmıza hakaret etmesine izin mi vereceğiz?

Bir mü’minin aynı delikten iki kez sokulmayacağını ihtȃr eden Nebevȋ beyan bize hiçbir şey anlatmıyor olabilir mi?

Gelmez ya; bu Haçlı güruhunun eliyle gelen demokrasi yerin dibine batsın!

Hiçbir şeye mahkȗm değiliz; hele zorba ve zȃlim Kaddafȋ ile ondan daha beter bu ehl-i salib arasında tercih yapmak zorunda hiç değiliz.

Bir kez daha bize dikte edilen oyuna gelmeyecek, bu ikisi arasında taraf olmayacağız.

Bȋtaraf olanın bertaraf olmayacağı bir yol ayrımı burası…

Ha… Hüküm vermeyecek, sessiz mi kalacağız? Elbette hayır!

Hem Kaddafȋ ve ȃvȃnesi, hem de bu Haçlı çapulcuları için var gücümüzle haykıracağız:

“Zȃlimler için yaşasın Cehennem!”

NOT: Batılı ülkelerin Libya harekȃtı ile ilgili, Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül ve Akif Emre’nin 22.03.2011 tarihli yazılarını okumakta fayda var. Yalnız Zaman’dan Fikret Ertan’ın, 21.03.2011 tarihli yazısında, bahsettiğimiz bu kanlı sicil hiç yokmuş gibi mezkȗr harekȃtı olumladığını hayret ve esefle müşahede ettim. Tarihe not düşme adına bu yazıyı okumanızı da tavsiye ederim.
Burak Ertürk

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Burak Ertürk
10-04-11
E mail: darulhikme.org.tr  
 
Yorumlar:0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
PROTESTANLAŞMA EĞİLİMİ, İKTİDAR, ERBAKAN HOCA VE 'SİYASET AKADEMİSİ' HAKKINDA DAĞINIK NOTLAR-3 (Son bölüm) / ÎMAN VE İSLÂM Kategorisi
Online Kişi: 15
Bu Gün: 79 || Bu Ay: 4492 || Toplam Ziyaretçi: 48613 || Toplam Tıklanma: 633957