
| Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM | Okunma sayısı : 538 |
Aynı başlıklı yazıdan notlar:
Müslümanlar'ın geçmişte farklı din ve inanç sistemlerinin müntesipleriyle bir arada yaşadığı doğrudur. Ancak işbu "birlikte yaşama"nın mahiyetine baktığımız zaman meselenin öyle "yok aslında birbirimizden farkımız" tarzı söylemlerle çarpıtılamayacak kadar önemli temellere oturduğunu görürüz.
Sözgelimi Müslümanların diğerleriyle "içiçe" yaşadığını söylemek kocaman bir yalandır. Araya görünür görünmez-perdeler koymak, aynı coğrafyayı paylaşmakla birlikte kesinlikle "içiçe" yaşamamak, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden itibaren Müslümanların değişmez uygulaması olmuştur. Her şeyden önce gayrimüslimler'in, Müslümanların dini kimliklerine ve buna dayalı olarak gelişen kültürel hususiyetlerine dikkat etmesi, bu alanda onlara benzememesi temel ilkedir. Bilhassa "şiar" özelliğindeki göstergeler titizlikle muhafaza edilir ve bu alanda bir "karışma"ya asla izin verilmez. Gayrimüslimlerden istenen "kendileri olarak" var olmalarıdır; inançlarıyla, örf-adetleriyle, kılık-kıyafetleriyle...
İslam, bir yandan gayrimüslimlerden kendilerini Müslümanlara benzetmemelerini isterken, diğer yandan da Müslümanları onlara benzemekten, dolayısıyla onlarla "kaynaşma" anlamına gelebilecek her türlü hareket ve uygulamadan şiddetle men etmiş, bunun büyük bir "münker" olduğunu ilan etmiştir. Bu sebeple İslam'ın, gayrimüslimleri "asimile etmek" gibi bir hedefi hiç bir zaman olmamıştır (Müslümanlar üstünlüklerini her hal ve şart da kabul ettirmişlerdir). Aslolan ayrışmadır ve aynı coğrafyada yaşıyor olsalar da herkesin kendi dünyasında kendi değerleriyle yaşaması esastır.
Müslümanlar tarih boyunca hiçbir din ve inanç mensubunu kendilerine (ayrı bir "Millet" olduklarından dolayı) benzetmeye çalışmamıştır. Zira müslüman olmayanların Müslümanlara benzemesini istemek, sosyal, siyasal, kültürel, hukuki... pek çok alanda yol açacağı karmaşa bir yana, fıtrat planında "hakkı-batıla bulamak" demektir.
Müslümanların "Batılılaşmak"tan anladığı şey artık sadece kılık-kıyafette onlara benzemekten ibaret bir yüzeyselliği yansıtmıyor; Müslümanlar dinlerini, tarihlerini, inanç ve kimliklerini de batılıların "uygun gördüğü/tayin ettiği tarzda" algılama konusunda ne kadar yetenekli olduklarını dünya aleme göstermenin yarışı içindeler...
Bugünün dünyasında özellikle "okumuş-yazmış" kesimden hangi müslümana saltanatın, ataerkil aile yapısının, erkek-egemen anlayışın öyle ürkütücü şeyler olmadığını, tam tersine bunların Müslümanların tarihsel tecrübesini pratikte mümkün kılan başat unsurlar arasında yer aldığını söyletebilirsiniz? Bunları geçtik, hangi "akıllı!" müslümana, İslam'ın diğer dinlerden üstün olduğu gibi, Müslümanın da diğer insanlardan üstün olduğunu söyletebilirsiniz?! (Çankaya sakininin; "İslam medeniyeti batı medeniyeti karşısında yenilmiştir!" İlanatıyla "arz-ı endam" ettiği bir vasatta!.. Y.A.)
Oysa İslam'ın bize yüklediği "başkasına benzememe" mükellefiyetinin temelinde bizim fıtri değerlere bağlılıktan gelen "üstünlüğümüzün" bulunduğu en temel bir hakikattir. Hakkı-batıla bulamak neyse, hakk ehlinin kendisini batıl ehline benzetmek suretiyle onlara "bulanması" da odur!
İslam, hayatın her alanına ve varlığın görünür-görünmez her boyutuna "kendine mahsus" damgasını vuran bir dindir. Müslüman olmanın kendine has hüküm, tarz, sembol ve göstergelerinin muhafazası, bu sebeple Efendimiz (s.a.v.) tarafından "Ümmetine" titizlikle öğütlenmiştir. Tarih boyunca Müslümanların hep "kendine mahsus!" bir hayat yaşamış olması, eşya ve olayları bu "mahsus!" telakki tarzıyla değerlendirmesi, kökü buraya dayanan "kimlik bilinci"nin tezahürleridir ve bu bilinç "modern döneme!" kadar titizlikle muhafaza edilmiştir.
Efendimiz (s.a.v.)'in "Müslüman kimliğin muhafazası" konusundaki hassasiyetinin, neredeyse "ibadetlere teşvik derecesine" vardığını görmek şaşırtıcı değildir. Zira vahyin hedefi; kendisini başkalarıyla eşitleyen, başkalarına benzemekte bir sakınca görmeyen, hatta bunu adeta "varlığının amacı!" sayan birey ve toplum değil, Hakkın ve hakikatın şahidi ve temsilcisi, inancından, kimliğinden ve aidiyetlerinden dolayı Yüce Yaratıcı (C.C.) nezdinde ayrıcalıklı bir yeri olduğunu bilen, "tarihe maruz kalan değil, tarihi yapan ve yazan birey (kul) ve toplumdur."
Efendimiz (s.a.v.)'in, Müslümanların gayrimüslimlere benzememesi konusundaki ısrarlı ikazları bu çerçevede değerlendirilmelidir. Tarih içinde hep Müslümanlar üstün durumda olduğu için "Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır" , "Bizden başkasına benzeyen bizden değildir" gibi Nebevi uyarılar bağlamında, kılık-kıyafet gibi "görünür" alanlar dışında gayrimüslimlere benzeme olgusu pek fazla gündem olmamıştır.
Hadislerin mutlak ifadesi dikkate alındığında yasaklanan hususun sadece kılık-kıyafetle sınırlı olmadığı, "benzeme" tavrının bilinçli bir tercih olarak tezahür ettiği her alanın bu yasağın çerçevesine dahil olduğu görülecektir. Bilhassa günümüzde "gayrimüslimlere benzeme", daha doğrusu "kendini gayrimüslimlere benzetme" illeti, hayatın çok fazla fark edilmeyen boyutlarında son derece belirleyici durumdadır.
Ulemamız, mezkür rivayetleri şerh ederken problemin bu boyutuna dikkat çekmiş ve burada ki "benzeme"nin, ahlakta, tavır ve davranışta, giyim-kuşamda... hasılı hangi konuda ve ne şekilde olursa olsun başkasına özenmeyi, kendine ait olanı terk edip başkasının özelliklerini benimsemeyi ifade ettiğini söylemiştir.
"Kişi sadece gayrimüslimlere mahsus kıyafetleri giydiği için kafir olmaz, ama itikadını bozmadan da gayrimüslimlere mahsus kıyafetleri giymez."
Sonuç
İslam, Müslümanları, kılık-kıyafetten inanca, düşünce tarzından örf, adet ve kültüre kadar her alanda başkasına benzemekten şiddetle sakındırmış, hakk ehli ile batıl ehlinin birbirine benzemesini hakk ile batılın birbirine benzemesi olarak görmüştür. Hakk ile batılın fıtri olarak birbirinden ayrışması ne kadar tabii ve gerekli ise, Hakk ehli ile batıl ehlinin birbirinden kesin hatlarla ayrışması da o kadar tabii ve gereklidir. "İmam-ı Rabbani' nin (k.s.) de altını çizdiği gibi, Hakk ehli batıl ehline benzediği anda inancından ve mensubiyetinden gelen "İZZET"ten uzaklaşmış, zillete düşmüş olur. Hatta bu sadece Hakk ehlinin zillete düşmesi ile neticelenen bir durum değildir. Hakk ehlinin zillete düşmesi, kaçınılmaz olarak bâtıl ehlinin izzete kavuşması demektir. İkisi de aynı anda aziz veya zelil olmaz. Birinin izzeti öbürünün zilletinde, öbürünün izzeti berikinin zilletindedir."
Başlangıçta kılık-kıyafette benzeme gibi "zararsız!" bir ilişki biçimi olarak telakki edilen süreç, giderek hayat ve din algısının da başkalarının hayat ve din algısına dönüşmesini intaç eder ki, bundan daha büyük bir zillet tasavvur edilemez.
Son iki, iki buçuk asırlık süreçte İslam dünyasında yaşanan durum, "başkalarına benzemek suretiyle adam yerine konulma çabası!" olarak ifade edilebilir. Oysa adam yerine konulmak, kendimiz olmaktan uzaklaşmamıza bağlıdır; "kendisi olmayı başaramamışların da adam yerine konulması mümkün değildir, ne bu dünyada, ne de ötede..."
(Hiç hatırdan çıkarmamak gerek; "İBRAHİM ALEYHİSSELAM TEK BAŞINA BİR MİLLETTİ. TEK BAŞINA BİR ŞEY OLAMAYANIN İÇİNDE YER ALDIĞI GÜRUH DOLAYISIYLA BİR ŞEY OLMA İHTİMALİ HİÇ YOKTUR." İ.Ö.)
Rıhle, Ocak-Şubat 2011