
| Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM | Okunma sayısı : 216 |
Konsantre dindarlık
Dindarlık değil, dindarlıklardan bahsetmemiz kavramın yüklenmek istenen maksada göre anlamında oluşan değişkenlikten kaynaklanmaktadır. Herhangi bir durumda ortada bir dindardan ya da dindarlıktan bahsediliyorsa, bahseden herkesin kastettiği, (tıpkı kendisini dindar olarak tanımlayanlarda da olduğu gibi) aynı şey olmamaktadır. Aynı zamanda dindarlık, bazan bir takım sembollere veya geleneksel ritüel ve seremonilere indirgemek suretiyle algılanmaktadır. Bütün bunlarla beraber dindar oldukları konusunda yaygın bir kanının bulunduğu bir kesimin varlığı yadsınamaz.
Bu noktada İslamla şekillenmek isteyen, onu kendi gündelik pratiklerine uydurmak değil, kendisini İslama uydurmak gayretinde olan, omurga ve ilke sahibi insanları dışarıda bırakarak, dindar olduğunu kabul eden veya dışarıdan dindar görünen işte bu kesime içeriden sorgulamaların gecikmiş bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Genelde tutum, “kol kırılır yen içinde kalır” tarzında olduğu için, o kola o kadar uzunca bir süre müdahale edilmemiş ki kangren olana kadar saklanmış ve neredeyse yenin içindeki bir koldan bahsetmek absürd hale gelmiştir. Yen içinde gizlenen kolun başına gelenler, bazan yapay ve içsel sınırlılıklardan bazan, dayatmalardan kaynaklanmıştır. Sözgelimi oryantasyon sorunu, yetersizlik ve ilkesel tutarlılıktan yoksunluk dindarlara mihenklerini kaybettirmiştir. Dolayısıyla pusulalarının ayarlarıyla oynandığını da farkedecek durumda değildirler. İşte dindarcıkları dini anlayışları “dar” (kıt) hale getiren hızlı bir süreç sonunda -ki bu süreçte saiklerin oldukça kompleks ve tahakküm edici olduğunu, müslümanların ezik bir psikozla bocaladığını söyleyebiliriz -vicdanları, dilleri, elleri ve haniyse bütün basiretleri- bağlanmıştır.
Son zamanlarda şiddet, gericilik ve terörle sinonim olarak zikredilen İslam'ın müntesiplerinin enerjilerini savunma ve özür beyanıyla tüketmekte olduklarını da vurgulamamız gerekir. Elbette entelektüel düzeyde zihinsel faaliyetlerin bulunmadığını söylemek haksızlık olur. Ancak hangi şeyin bilgisine ve niçin sahip olması gerektiğini düşünmeden bilgi yığınağıyla heba olmuş bir çok beyin israfını da görmezden gelemeyiz.
Postmodernizmin basit yerelliği içerisinde birer objeye dönüştürülmüş dindarcıklar; özgünlükleri, mukavemet ve rezevlerini terketme pahasına verili dünya düzeni içindeki yerini kavileştirmeyi hayatının amacı yapmış gibidir. Tarihin her döneminde insanoğlunun en netameli sınavlarından para, ikidar ve statü ile tanışması, dindarın sahnede duruşunu iyiden iyiye sorunlu bir hale sokmuştur. Peygamber'inin elinin tersiyle ittiği servet, iktidar ve şehvet odaklı teklifler artık her tavize değer görülebilmektedir. Güç, garantilenmiş bir istikbal ve konforla eşdeğer sayılırken, verili olanı sorgulamak şüphesiz her şeyi riske sokacaktı. Halbuki zaman riziko zamanı değil, minimum risk, maksimum kâr zamanıdır.(!) Entelektüel kafa yoruşları çok zahmetli bulan dindarcık, kolayca sentezcilik tuzağına düşer. Bu bazan İslam hümanizmi, bazan İslami milliyetçilik, sosyalizm vs.olur. Zulüm konusunda da duyarlılık aramak beyhudedir. “Ezecek birini ya da birilerini bulana kadar zulme rıza” şeklinde adeta konsensus vardır. Zalime ancak tahtına kendi geçene kadar kin beslenir.Onun yerine Sol kalemler sorar; Halife Kulesi'nin veya Sapphire Tower'ın hesabını da global sisteme şu ya da bu yamacından yamanmak için vazgeçtiği değerlerden dolayı vicdanı sızlamayan dindarcıktan gık çıkmaz. Öyle ya, Allah nimetini kulunun üzerinde görmek ister.
Bu arada konjonktürün göz yumduğu kadar bir şeylerle; konsantre dindarlık anlarıyla (ibadet, seremoni, sadaka vb.) vicdanlara sus payı vermek ihmal edilmemelidir. Ancak kılınan namazlar, fahşa ve münkerden veya ihtiraslara esir olmaktan alıkoyacak “ihlas”tan hayli uzaktır. Acaba rüşvet ya da faiz alınırken dindarlık refleksiyle sağ elle ve besmeleyle mi alınmaktadır? Karşı cinsten birine haram bakışlarımızı çevirdiğimizde iç çekişlerimizin veya art niyetimizin vebalini “maaşallah, barekallah” çekmek örtebilecek midir?
Kurgusu, amacı ve işleyiş süreçleri kısaca, tüm koordinatları inancına yabancı, dünyevi bir düzenekte konumlanmış, ruh ve beden kopuşuyla parçalanmış dindarlar “bir de baksam ülkeme başsız başsız insanlar” dizelerini hatırlatıyor. Şerler arasından ehvenini seçmekle ömrü geçmiş, İslami bütünsellikle ilgisiz, dini, kimi pratiklerini öne çıkarmak kimilerini görmezden gelmek suretiyle yaşayan bizler, ya ilimden dem vurup cihada göz kaparız veya siyasetçi, hakim vs. oluruz, ilim ve hikmet sahibi olmadan. Sorumsuz ve ilkesiz tutumlarımızın mazereti nasılsa hazırdır: 'Ezilmişlik'. Sömürülme ve maduriyetlerin şemsiyesinde emniyet alanları arayışımız, kendisini rehin alan kişiyle duygusal bağ kuran rehinenin hastalıklı ruh haline benzemektedir.
Mahkeme-i Ruz-i Ceza'dan havfimiz de kalmamıştır; güç yarışında aramızda sınıflar oluşturabilmekte ve statü atlamanın bir yolunu bulabilenlerimiz mahrumiyetlerinin hıncını kendinin de içinden sıçradığı bir alt sınıftan çıkartabilmektedir. Bütün bunlardan sonra doğrusu akla şu sorular geliyor: Bir Nebi gelmişti de bize bu konfora ulaşmanın yollarını veya yalnızca oruç, hac, namaz gibi ibadetlerin nasıl yapılacağını öğretmek üzere gönderildiğini mi beyan etmişti? Yoksa “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” mi buyurmaktaydı? “İzzet olarak bize İslam yeter” mi diyordu? Geçmiş gün, çok da iyi hatırlamıyor muyuz yoksa? Bugüne bakalım; şimdi görsünler gerici dedikleri adam hangi marka giyiyor, hangi parfümü kullanıyor, tatilini nerede geçiriyor? Görsünler cumaya gittiği arabanın modelini de çatlasınlar; herkesten iyi bilmiyor muymuş yaşamasını, eğlenmesini, para harcamasını? Göstermelik lazım ele güne; bunlara mazhar olmak için az mı şey yaptık? Yeri geldi inancımızın kimi rahatsız eden tarafı varsa o tarafını formatladık da, bir gün olsun yüksünüp of demedik. Erkek veya kız çocuklarımız fuhuş batağına saplanır, kardeş kardeşi boğazlar, hırsızlık, yolsuzluğun her türü yapılırken modern Cahiliye uygulamalarına her an şahit olup dururken ağlamıyor, emr-i bil maruf, nehyi anil münker ile kafa yormuyorsak, bari gülmekten utanacak kadar haya duygumuz kalmış olsaydı. O zaman kendimizi Burç Halife'de konaklarken hayal eder -iç çeker vaziyette yakalarsak kınayabilirdik belki. İhtişam hırsı bürümezdi gözümüzü. Ne zaman kendimizden günahkarlara bakıp, içimizi rahatlatacak olsak, o günahların sürmesinde bizim de vebalimizin olduğu aklımıza gelebilirdi.
Şeytanın sevmediği tevazu, cömertlik, çalışma azmi, tevekkül, tevbe ve fedakarlık, salih ibadetler ve samimi dualar bizi dini dar olmaktan kurtarabilir. Ancak ahlaksız bir dindarlığın imkanı olmadığını anlar, hayalet olmaktan kurtulup ete kemiğe bürünebilir, uğrunda yaşanacak değerleri hayatımıza yeniden dahil edebilirsek, yani kulluğumuzu hatırlarsak, “bakıldığında Allah'ı hatırlatan insanlar” olabiliriz.
habertaraf.com
Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.
NOT: Vurgular bize âittir.