
| Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM | Okunma Sayısı: 3680 |
İktidar partisinin tertip ettiÄŸi bir organizasyon olan “Siyaset Akademisi”nin ‘Ders Notları’nda dikkati çeken bir takım unsurlara temas edeceÄŸimizi geçen yazıda belirtmiÅŸ ve bir girizgâh olması bakımından mezkȗr notların bir-ikisine yer vermiÅŸtik.
Gerçi önceki yazıda da belirttik ama tekrarında fayda var: Bu meseleyi gündeme getirmekteki amacımız, güncel siyasetin ‘kirli’ spekülasyonlarına bulaÅŸmak ya da kısır politik çekiÅŸmelere malzeme olmak deÄŸil. Bu tür bir konuyu iÅŸleme görüntüsü üzerinden, zımnen herhangi bir siyasȋ pozisyonu öne çıkarmak, reklȃmını yapmak veya herhangi bir politik teÅŸekkülün ivme kazanmasına mȃni olmak gibi ‘gizli’ amaçlar da taşımıyoruz.
Esasen bir siyasȋ parti, yani iktidar partisi, hiç gerekmediÄŸi halde bu tür netȃmeli nazarȋ konulara giriyor, tabanının ya da toplumun İslȃmȋ bir konuda bilincini ÅŸekillendirmeye (aslında bulandırmaya demeliydim!) çalışıyorsa, ortada siyasetin dışında bir mesele var demektir. Bir siyasȋ teÅŸekkül, üzerine vazife olmayan bir hususta bu denli ‘organize’ bir çaba içerisine girmiÅŸse, aynı mevzuu muhalif bir perspektiften deÄŸerlendiren ve bu konuda toplumu bilgilendiren çıkışları ‘siyaset yapmakla’ ve ‘politikaya alet olmak’la itham etmek, çok da hakkaniyetli bir tutum olmasa gerek…
Birinci yazı üzerinden bana ulaÅŸan olumlu ya da olumsuz tenkidleri ve bu yazıda zikredeceÄŸimiz ders notlarını, bir sonraki yazıda deÄŸerlendirmeyi düÅŸündüÄŸümü aktararak sizi mezkȗr notlarla baÅŸ baÅŸa bırakıyorum: [1]
“Oryantalistlerin demokrasiyle uyuÅŸmadığını ileri sürdükleri Åžer’i hukukun modern dünyada kamusal yaÅŸamı düzenleme konusunda yeterli olup olmadığı konusunu bir kenara bırakarak bu hukuk sisteminin içyapısına bakıldığında, gerçekte Åžer’i hukukun ilahi deÄŸil, beÅŸeri özellikler taşıdığı; bu yüzden de dokunulmaz kutsal kurallar olmadığı görülür. Fıkıh ve usul-i fıkıhtan müteÅŸekkil olan Åžeriat, Peygamberin vefatından yaklaşık iki asır sonra oluÅŸturulmuÅŸtur. Åžeriatın ana kaynağı olan Kur’an ayetleri bütün halinde deÄŸil, parça parça yaklaşık yirmi üç yıla yayılarak geldiÄŸi için, Peygamber döneminde kalıplaÅŸmış bir Åžer’i hukuk tesis edilememiÅŸtir. Peygamber’den sonra sahabe Kur’an’ı, Sünneti ve kendi aralarındaki icmayi esas alarak hüküm verdiÄŸi için Abbasiler dönemine kadar Åžer’i hukuk ÅŸablonu içinde kalıplaÅŸmış bir kurallar dizisi oluÅŸmamıştır. Peygamber döneminden uzun zaman sonra oluÅŸturulan Åžeriatın Edille-i Åžer’iye denen, Kur’an, Sünnet, icma ve kıyastan oluÅŸan dört kaynağı bulunmaktadır. Bu dört kaynaktan üçü beÅŸeri ve kültüreldir. BaÅŸka bir deyiÅŸle Kur’an dışındaki üç kaynak ilahi vahye deÄŸil beÅŸere dayanmaktadır. İcma ve kıyas zaten Müslümanların kendi aralarındaki ittifakına ve kiÅŸisel reyine dayandığı için beÅŸeridir. Peygamber’in Sünneti ise Müslüman düÅŸünürler arasında tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Kur’an’ın bizlere bildirdiÄŸi kadarıyla Hz. Peygamber vasıtasıyla gelmiÅŸ olan vahiy Kur’an’dan ibarettir. Hz. Peygamber yaÅŸamında sergilediÄŸi pratikleri Kur’an yorumuna dayandırmıştır. Kur’an’ın yetersiz kaldığı durumlarda ister istemez kendi içtihadını kullanmıştır. Bu içtihatlarda yaÅŸadığı kültürün ve ÅŸartların etkisinin olması kaçınılmazdır. Kısaca, İslam hukukunda yorum (kıyas) önemli bir etkinlik olarak yüksek bir deÄŸere sahip olmuÅŸtur. Hatta Hz. Peygamber “ümmetimin ihtilafı rahmettir” diyerek Müslümanları cesur bir ÅŸekilde İslami nassları yorumlamaya teÅŸvik etmiÅŸtir.”
“İslam dairesi içinde ortaya çıkan anlayışların tümü baÅŸta meÅŸru olarak kabul görmüÅŸ, ancak sonraları iktidar hesapları yapılınca Åžiilik ve Haricilik gibi bazı akımlar heterodoksal bir kimlik kazanarak dışlanmıştır.”
“İslam’ın temel esasları ile kültürler arasındaki geçiÅŸkenlik gerçekte her zaman tartışma konusu olarak var olmaya devam ede gelmiÅŸtir. Gerek peygamber dönemindeki uygulamaların bir kısmı, gerekse sonraki dönemlerde ulemadan sadır olan yorumların büyük bir kısmı kültürel özellikler taşımaktadırlar. Zamanın ve o zamanki toplumların ihtiyaçlarına göre oluÅŸmuÅŸ izafi normlardır. Arap kültürünün, hadis külliyatı ile yedinci-on ikinci yüzyıl arasındaki dönemde geliÅŸen ulemanın yorumları üzerindeki etkisi kaçınılmazdır. Bu bakımdan bu kaynakların ışığı altında oluÅŸmuÅŸ normları İslam’ın yegane ve nihai, aynı zamanda deÄŸiÅŸmez normları olarak kabul etmek İslam’ın zaman ve mekan üstü evrenselliÄŸine de gölge düÅŸürür.
“İslam’ın demokrasiyle baÄŸdaÅŸmadığını ileri sürenlerin ileri sürdükleri iddialardan biri de İslam’da kadına verilen yer, yani İslam’ın kamusal alanı erkeÄŸe, özel yaÅŸam alanını ise kadına tahsis etmiÅŸ olmasıdır. İslam tarihinde kadının özel yaÅŸam alanıyla özdeÅŸ tutulduÄŸu hususu bir realitedir. Ancak bu İslam’ın doÄŸasından deÄŸil, aksine tarihsel koÅŸullardan kaynaklanmaktadır. Kadının özel yaÅŸam alanıyla sınırlandırılması gerçeÄŸi Batılı toplumlarda da aÅŸağı yukarı on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllara kadar devam edegelmiÅŸtir. Tarıma dayalı geleneksel toplumlarda aile neredeyse yaÅŸam alanının temelini oluÅŸturduÄŸu için kadın ister istemez bu alanda yer almaktadır.”
“İslam ülkeleri içinde iktisadi, sosyolojik ve siyasi modernleÅŸme alanlarında bir adım daha ilerde gözükmekte olan Türkiye’de kadınların kamusal yaÅŸam alanıyla sınırlı tutulmasını savunan İslami bir yorum söz konusu deÄŸildir. Aksine tarikatlardan, cemaatlere uzanan geniÅŸ bir yelpaze içinde İslami kesim kadınlarının, kızlarının özellikle modern eÄŸitim kurumlarıyla (lise, üniversite vs) bütünleÅŸmesini, böylece kamusal yaÅŸama dâhil olmasını talep etmekte ve bunun için mücadele vermektedir. Dolayısıyla geleneksel İslam toplumlarında kadınların özel yaÅŸam alanıyla sınırlı olması İslam’ın bir gereÄŸi deÄŸil, tarihsel ve sosyolojik ÅŸartların bir gereÄŸidir.”
“İslam’daki rasyonalizm ve bireycilik (dinin bireysel olarak yorumlanması anlamında) Katolik hegemonyaya baÅŸkaldıran Protestan öncülere ilham kaynağı teÅŸkil etmiÅŸtir. Nitekim Calvin “kendisini İsa’dan çok Muhammed’e yakın hissettiÄŸini” İslam’ın bu özelliÄŸinden dolayı ifade etmiÅŸtir.”
“Gerek dört halife zamanında tesis etmiÅŸ, gerekse daha sonraki yöneticilerin kendi egemenliklerini meÅŸrulaÅŸtırma aracı olarak kullanmış oldukları hilafet kavramı dini deÄŸil siyasi bir kurumdur. Zaten dört halife döneminden sonra hilafet bir saltanat ve monarÅŸi ÅŸeklinde inÅŸa edilmiÅŸtir. Hilafet ilk dönemlerde halkın iradesi ile sınırlı kalmıştır. Dört Halife döneminde Halifeye verilen güç ve yetki bugünkü demokrasilere benzer bir usul ile sadece halktan alınmıştır.”
“Hz. Peygamber’den sonra oluÅŸan ve ancak yaklaşık 36 yıl devam ettirilebilen hilafet sistemi Kur’an’ın aslı bir unsuru deÄŸil tarihsel, spontane ve de facto olarak ortaya çıkmış olan bir müessesedir. DiÄŸer İslam ülkelerinde meydana gelen idari yapılara bakıldığında buralarda dönemin ÅŸartlarına uyulduÄŸu ve temas kurulan ülkelerin etkisinde kalındığı görülür. Mesela Emevilerin merkezi, bir Akdeniz ülkesi olan Suriye olduÄŸu için Emeviler daha çok Bizans etkisinde kalmıştır. Bizans’ta ise o tarihlerde devlet maslahatını öne çıkaran bir din-devlet iliÅŸkisi bulunmaktaydı. Bu model Emevilere de geçmiÅŸ; Emevilerde de devlet maslahatı din maslahatının önünde seyretmiÅŸtir. Hâlbuki Abbasilerin merkezi, ticaret yolları üzerinde bulunan Irak olduÄŸu için Abbasiler daha çok İran etkisinde kalmışlardı. İran modelinde ise dini etkilere açık bir din-devlet iliÅŸkisi bulunmaktaydı. İran’daki bu modelin etkisi altında Abbasilerde devlet, dini etkilere Emevilere göre daha fazla açık olmuÅŸ; yöneticilerin statüleri tamamen dinsel normlarla meÅŸrulaÅŸtırılmıştır. Aynı ÅŸekilde Osmanlı’nın merkezi, Anadolu’nun Bizans’tan kalma batı yakası olduÄŸu için imparatorluÄŸun kurumlarına sirayet eden ana hatlarıyla Bizans kurumları olmuÅŸtur. Osmanlı’da on altıncı yüzyıla kadar Selçuklular kanalıyla tevarüs eden İran modeli baskındır. Bu tarihlere kadar din maslahatı devlet maslahatına baskın geldiÄŸi gibi, din adamları (özellikle tarikat ÅŸeyhleri) devlet yöneticilerinin üzerinde bir konumda bulunmuÅŸlardı. Mesela Yavuz Sultan Selim’e kadar gelen Osmanlı PadiÅŸahlarının birer hocası veya ÅŸeyhi bulunmaktadır. Oysa Osmanlı’nın İstanbul fethinden sonra tamamen Bizans etkisine girdiÄŸi on altıncı yüzyıldan sonraki dönemlerde devlet maslahatı din maslahatının önüne geçtiÄŸi gibi, din adamları da devletin altında bir konumda yer almaya baÅŸlamışlardır.”
“Bu noktadan hareketle Müslümanların geçmiÅŸte ortaya koydukları siyasal kurum, deÄŸer veya pratiklere bakınca bunların İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’dan neÅŸet etmekten çok tarihsel koÅŸullarda oluÅŸtuklarını görmekteyiz.”
“İslam tarihinde Müslümanların baÅŸka toplumların etkisi altında bir takım kurumlar ve normlar ihdas etmeleri o tarihlerde İslam’dan sapma olarak telakki edilmemiÅŸtir.
Hiçbir din kendi saf ve otantik özelliÄŸini koruyamaz. Hatta dinler kültür ve toplumdan bağımsız “saf” özellikler taşımazlar. Aksine dini mesajlar belli bir kültür ortamı içinde nazil olur ve o kültürün kavramları ile ifade edilir. Dinlerin yoÄŸunlaÅŸtığı ve insana vazettiÄŸi temel hususlar vardır. Dinler bu temel hususları bazen yaÅŸanmış örnek olaylarla, bazen de sembolik bir dil ile zenginleÅŸtirmekte ve insanın dikkatini bu nokta üzerinde yoÄŸunlaÅŸtırmaktadırlar. Dolayısıyla dinsel mesajlar kültürel ifadeler, deÄŸerler, semboller ve anlatımlarla sarmalanarak muhatabına ulaşır. Bu özelliÄŸi göz önünde bulundurulduÄŸunda dinlerin daha nüzul esnasında beÅŸeri özellikler taşımaya baÅŸladıklarını görürüz. Hele Hıristiyanlık gibi mesajı ve normları sonradan tevatür ve tevil yoluyla inÅŸa edilen dinler daha fazla beÅŸeri özellikler taşımaktadır. İslam, doÄŸası gereÄŸi kendini hiçbir zaman beÅŸerin katkısına kapatmamıştır. Aksine İslam insan aklına hitap ederek kendini ona kabul ettirme sürecinden baÅŸlar, gene beÅŸeri akıl ile kendini sosyal hayata aktarır. Hz. Peygamber sahabesinden vali olarak görevlendirdiklerine gittikleri bölgelerde karşılaÅŸacakları sorunları nasıl çözeceklerini sorduÄŸunda yönetici sahabe “Kur’an, Sünnet ve kendi reyi” ÅŸeklinde cevap vermiÅŸtir. Bu husus daha sonraları Müslüman yöneticiler için bir mehaz teÅŸkil etmiÅŸ, böylece yönetime iliÅŸkin hususlarda yöneticilerin ÅŸahsi reyine geniÅŸ yer verilmiÅŸtir. Bu husus sadece yönetimle sınırlı kalmamış, aynı zamanda İslam hukukunda da yaÅŸanmıştır. İslam hukuku olarak kabul edilen fıkıhta icma ve içtihat yoluyla kiÅŸisel rey büyük bir önem taşımaktadır.”
“Zamanın giderek karmaşık bir hal alması, İslam’ın yeryüzünde kültürler ötesi bir tarzda geliÅŸmesi, Müslümanların karşılaÅŸtıkları yeni sorunlara çözümler bulabilmesi, ondan da önemlisi İslam’ın her kültür içinde yaÅŸanabilir evrensel bir din olma özelliÄŸi taşıyabilmesi ancak bireylerin reyine geniÅŸ yer verilmesi ve dini normların izafi yorumuyla mümkün olabilir. Nitekim İslam’ın en parlak dönemleri izafi normların ve yorumların ortaya konabildiÄŸi ortamlara denk gelmektedir. Gerek itikadî, gerekse amelî sahada çok sayıda mezhebin, inanışın, düÅŸünce biçiminin ve yorumun yapılabilmesi bu ortamlarda söz konusu olmuÅŸtur. Bu tür ortamların saÄŸladığı zengin inanç ve düÅŸünce temeli üzerinde doÄŸal olarak maddi zenginlik ve refah da peyda olabilmiÅŸtir.”
“Bütün bu konulardaki katkılarını dikkate aldığımızda Protestanlığın modern dünyadaki en önemli katkısının dinle devlet arasındaki iliÅŸkinin belirlenmesinde görüldüÄŸünü söyleyebiliriz. Protestanlıkla birlikte geliÅŸen sekülerizm veya laiklik dinsel yaÅŸam alanıyla devlet arasına bir ayrılık duvarı koyarak hem seküler özgürlükleri mümkün kılmıştır, hem de dinsel özgürlükleri. Sekülerizm sayesinde devlet tüm dinler ya da dinler içindeki farklı inançlar karşısında tarafsız olduÄŸu için her tür inanç kendisini rahat biçimde ifade edebilmektedir.”
“İslam hangi yönetim biçimine daha yakın mesafede durur diye baktığımızda gerek Kur’an’da, gerekse Sünette yönetim biçimiyle ilgili gerekli ve yeterli teorik kaynağın bulunmadığını görmekteyiz. Kur’an’da yönetimin esasları ve teÅŸkilat yapısı yerine yönetimle ilgili ahlaki bir kaç ilke zikredilmekle yetinilmiÅŸtir. MeÅŸveret ve adalet yönetimle ilgili zikredilen temel ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır… Hz. Peygamber’in Sünnetinde de yönetimin yapısına yer verilmemiÅŸ; sadece yöneticilerin adalet, ÅŸefkat, merhamet gibi ilkelere riayeti ve Allah’a itaati hususunda tavsiyelere yer verilmiÅŸtir.”
“Kur’an ve Sünnetin yönetimin yapısına iliÅŸkin belirleyici ve baÄŸlayıcı ilkeler vazetmemiÅŸ olması Müslümanları bu konuda serbest bırakmış; bunun sonucunda gerek Dört Halife döneminde, gerekse sonraki dönemlerde zamanın ÅŸartlarına veya Müslüman yöneticilerin reylerine göre yönetim yapıları teÅŸekkül etmiÅŸtir. Dört Halife döneminde teÅŸekkül eden hilafet tarzı yönetim kaynağını Kur’an ve Sünetten almaktan çok, sahabenin gösterdiÄŸi de facto irade ve tercihten almıştır. Bununla birlikte Müslümanlar, özellikle yönetime iliÅŸkin normların ihdasında ve kurumların tesisinde baÅŸka toplumların etkisinde kalmışlardır. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlılar zamanında yönetimin yapısı ve normları büyük ölçüde İslam öncesi Arap, Fars ve Türk töreleri ile Bizans kurumlarına dayanmıştır. Dört Halife döneminde icra edilen hilafet modelinin Emevilerle birlikte mülke (saltanata) dönüÅŸmesi büyük ölçüde İran etkisinde olmuÅŸtur. Emevilerden baÅŸlayarak Osmanlılara kadar devam eden İslam toplumlarında yönetilen tebaa reaya olarak telakki edilmiÅŸtir. Bu düÅŸünce gerçekte İslam’ın orijinal kaynaklarından deÄŸil, DoÄŸu düÅŸüncesinden türemiÅŸtir. İslam toplumlarının dışında Çin ve Japonya gibi toplumlarda da yönetilen kesim, yönetici tarafından “güdülen” anlamında “reaya” kavramıyla ifade edilmiÅŸtir.”
“Gerçekte kulluk gibi bir statüden baÅŸlaması itibariyle liberalizmden farklı bir çıkış noktasına sahip olmakla birlikte, İslam’ın insana tanımış olduÄŸu temel haklar liberalizmdekiyle aÅŸağı yukarı aynıdır. İslam, insana yaÅŸam, mülkiyet, ırz güvenliÄŸi, inanç ve teÅŸebbüs hürriyeti vermiÅŸtir. Demokrasinin sosyal kurgusu liberalizme dayanmaktadır. Liberalizm ise bireyi sosyal yaÅŸamın merkezi olarak alır ve bütün hakları birey üzerine bina eder. Bireye verdiÄŸi hakları ise bireyin “insan” olmasına dayandırır.”
“Aynı ÅŸekilde İslam’daki mülkiyet ve miras anlayışı liberalizmdekiyle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir. Mülkiyet hem İslam’da, hem de demokrasinin temeli olan liberal düÅŸüncede bireyin yaÅŸamı kadar kutsal ve masum (müdahale dışı) bir hak olarak kabul edilmiÅŸtir.”
“İslam’ın eÅŸitlik kavramı ile liberal demokratik eÅŸitlik arasında büyük bir paralellik bulunmaktadır.”
“Liberal deÄŸerler üzerinde inÅŸa edilen demokrasinin en asli özelliÄŸi bu sistemin bir sözleÅŸme, bir akit esasına dayanmış olmasıdır. Gerek siyasi yaÅŸamda, gerekse iktisadi yaÅŸam alanında karşılıklı tekabüliyet ilkesi liberal demokrasilerin en vazgeçilmez özelliÄŸini oluÅŸturmaktadır. Akit kavramı gerçekte demokrasilerden daha ileri düzeyde İslam’da esas alınmıştır. İslam bireyin Allah ile olan iliÅŸkisinden, birbirleriyle olan iliÅŸkilerine kadar tüm yaÅŸamını akit esasına göre tanzim etmektedir.”
“Bu noktadan yaklaşıldığı zaman İslam’ın gerçekte öte dünya için özlem kaynağı oluÅŸturan bir takım atıfları barındırmakla birlikte, bu dünyayı imar etmeye dönük bir din olduÄŸu gerçeÄŸi ile karşı karşıya kalırız. Max Weber Hıristiyanlık, İslam, Yahudilik, Budizm ve Konfüçyanizm gibi beÅŸ dinin bu dünyayı imar etmeyi amaçlayan rasyonel dinler olduÄŸunu haklı olarak ileri sürmüÅŸtür. Dünyayı imar etmeye mamur dinlerin özelliÄŸi dünyadaki ÅŸartlara karşı esneme özelliÄŸine sahip olmalarıdır. Bununla birlikte dünyadaki geliÅŸmelere karşı kayıtsız kalmamalarıdır. İslam gerçekte Max Weber’in ifade ettiÄŸi gibi rasyonel deÄŸerler üzerine örülmüÅŸ bir anlayışı ikame etmeye çalışmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bu düÅŸünceyi bilimi teÅŸvik etmek suretiyle deÄŸiÅŸik vesilelerle ortaya koymuÅŸtur.”
“Protestan din anlayışının Batı dünyasına getirmiÅŸ olduÄŸu iki deÄŸiÅŸiklikten biri dinin bireysel olarak yorumlanması, böylece Ruhban sınıfının tekeline son verilmesi; ikincisi ise dini bu dünya için bir motivasyon kaynağı haline getirmesidir. Bu motivasyon Hıristiyan bir müminin çok çalışıp, tasarruf etmesi ve tasarrufunu yatırıma dönüÅŸtürmesi ÅŸeklinde ekonomik bir deÄŸere dönüÅŸmüÅŸtür. İslam’ın ticaretin önemine, çalışmaya, kazanmaya, baÅŸkasına muhtaç olmamaya verdiÄŸi deÄŸer esasında dinin aynı zamanda bu dünya hayatını iyileÅŸtirmek için insanları ne kadar motive edici olduÄŸunu da göstermektedir. Hz. Peygamber’in kazancın önemini vurgulayan birçok hadisinden “veren el alan elden daha üstündür” anlamındaki hadisi, bu anlamda manidar bir örnek teÅŸkil etmektedir. Müslümanların İslam’ın nüzulünden bir kaç yıl sonra Türkistan içlerinden Avrupa ve Afrika içlerine kadar yayılan üç kıtada hâkimiyet kuracak duruma gelmesi, İslam’ın bu dünyayı imar etmeye matuf bir dini motivasyon özelliÄŸinden kaynaklanmaktadır. Bu özellikleri göz önünde bulundurulduÄŸunda İslam’ın bu dünyayı imar etmeye matuf rasyonel deÄŸerlere ne kadar açık olduÄŸu açıkça anlaşılmaktadır.”
[1] Siyaset Akademisi Ders Notları s. 76 vd. Notlar farklı sayfalardan dağınık olarak seçilmiÅŸtir. Dileyen tümünü de okuyabilir. Vurgular bize aittir. (B.E.)
Yazar: Burak Ertürk |
20-03-11 |
||
| E mail: darulhikme.org.tr | Tweet | ||