HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / MÜLÂKÂT
Okunma Sayısı: 959
Yazar: Serdar Tuncer
HER İNSAN DERD SÂHİBİ OLMALI

HER İNSAN DERT SAHİBİ OLMALI

Şiir merakınız nasıl başladı?

Bu soruya şairlerin verdiği güzel cevaplar vardır. Bende öyle güzel cevaplar yok. Çok güzel hikayeler anlatırlar, çok güzel bir anekdot paylaşırlar. Okuyan veya dinleyen der ki: “Vay canına şair böyle yetişir.” Benim ki çok alelade ilkokul yılları, öncesinden okuma yazmayı sökmüş bir çocuk, ilkokulda kitaplık kolu başkanı, bir şekilde şiirle teması olmuş, o yaşta ne kadar aşk denir bunun adına bilmiyorum ama her birimiz yaşamışızdır bir ilkokul aşkı. Bir çift göze müptela oluş, peşinden karalanan bir iki satır, öğretmenler günü “Hadi Serdar bir şiir okusun.”, 29 Ekim “Hadi Serdar bir şiir daha okusun.”, böyle yapışıp kaldı. İlerleyen zamanla muhatap değişti, şiiri yazdıran Saîdler değişti, şiirden anladığım değişti, beslendiğim kaynaklar değişti ama bir şiir tutkusu hep var olmaya devam etti.

Şiir hiçbir dönemde eskimiyor ve yaşlanmıyor. Şiirin hep genç kalmasını nasıl açıklarsınız?

Az kişiye temas ettiği içindir beki. Hani bu daha evvelden düşündüğüm bir şey değil, şuan aklıma geleni paylaşıyorum. Birçok insanın kullandığı bir eşyayı düşünün, yıpranır. Mesela Süleymaniye mabedinin giriş eşiği, sağ ayağının basıldığı hizada mermer basıla basıla oyulmuştur. Şiir elitlerin işidir demek istemiyorum. Şiir halka da dokunur, halka da temas eder ama her gönülde makis bulduğunu söylemekte şiire haksızlık olur. Kimisi okur geçer, kimisi o şiirden hakikaten şuur doğurur. Kimisi şiirdeki fikri ve hissi, şahsiyetini, omurgasını besleyen bir materyal haline getirir. Kimisi bir mısraya bir ömür verecek kadar tutkundur. Kimi Allah Resul’ünün ifadesiyle hikmet olan şiirden, hikmet damlaları süzer çıkartır. O hikmetle irfan yolunda ilerler. Kimisinin bu işlerden bir behresi yoktur. Kimisi için bir güzelin gönlünü edebilme adına ezberlenecek üç beş mısradan ibarettir. Şiir mütena bir yerde duruyor. Bizim ona nasıl baktığımızla kendini biçimlendiriyor. “Hissin kadar hissen vardır.” Bir büyüğümün çok sevdiğim bir sözüdür. Şiiri biz ne diye tarif ediyorsak, şiir bize onu veriyor. Şiire biz ne kadar değer veriyorsak, şiir bize o kadar kapılarını açıyor. Böyle bir ilişki var diyebilirim. Eskimeme sebebi belki budur. “Her dem yeni doğarız bizden kim usanası” sekiz asır öncesinde Yunus’un söylediği söz, az önce söylediğim sözden daha taze.

Size göre iyi şiirin farkı nedir ve buna neden ihtiyacımız var?

Burada ukalalık etmek istemem ama kriter yine o hikmette duruyor benim kalbimde. Şiir hikmete yaklaşabildiği kadar şiir. Ben Müslümanım. Bir peygamberin ümmeti olmakla iftihar ediyorum ve inandığım kitabın en güzel örnek olarak bana takdim ettiği peygamber, şiirin de tarifini yapıyor. İki kelimeyle, şiir hikmettir diyor. O zaman kelimeleri birbirine yakışacak şekilde getirmek, tumturaklı ifadeler kurmak, insanların hayran olacağı kafiyeler yakalamak. Bunu şiir zannedenler var. Belki bu da şiirdir, bilmem ama benim kalbimdeki mihenge göre şiir, hikmete temasa edebildiği kadar şiir. İçinde hikmetten kırıntılar barındırabildiği kadar şiir, o kendisine varmak ya da olmak için yaratıldığımız hakikatin kapısını aralamaya çilingir olabildiği kadar şiir. İyi şiir bu, kötü şiir diye bir şey yok çünkü diğerlerini şiirden bile saymıyorum. Adı ne, bilmem.

Edebiyat harici bir şeylerle uğraşıyor musunuz?

Yazan bir adamız, konuşan bir adamız muhtevası genelde edebiyat bundan dolayı bu soruyu sorduğunu biliyorum ama hakikaten edebiyatla uğraşmıyorum. Şöyle söyleyelim de konuyu Serdar’dan çıkarmış olalım. Türkiye’nin en büyük edibiyle konuşuyor olsanız şu anda ve ona deseniz ki; “ Edebiyat harici bir şeyle uğraşıyor musunuz?” onun şöyle bir cevap vermesi gerektiğini düşünüyorum. Kalbimle uğraşıyorum. Kalbimden arta kalan zamanlarda edebiyatla iştigal ediyorum. Kalbimiz diye bir derdimiz olması lazım.

Yeni Şafak'taki yazılarınızda kul olmak ve Allah için sevmek konusuna çok değiniyorsunuz. Yaptığınız her işte bu dertlenme nereden geliyor?

Bu ömrümüzün çilesidir. Hani desem ki yaptığım her işte Allah rızasını dert ediyorum. Bu çok muazzam iddia olur. Böyle bir şeyi yapabildiğimi asla söyleyemiyorum ama yapmamız gerektiğini biliyorum. Yapabilenlerden biliyorum, yapılabildiğini biliyorum. Dert meselesi o çok mühim. Sizden evvel bir mecliste arkadaşlarla konuştuğumuz husustu. Aynı işi yapan 30 ayrı adam düşünün, hepsinin elinde aynı imkân var. Hepsi aynı işle iştigal ediyor. Hepsinin bütçeleri aynı, potansiyelleri aynı ama çıkan işin neticeleri farklı farklı çıkıyor. O neticeyi farklılaştıran şey, o işle meşgul olan insanların içindeki dert. Çünkü dertsiz gönül olmaz. Mutlaka bir derdi olacak. Ya diyeceksin ki eyvah çocuğun hastalığını ne yapacağız, ya diyeceksin ki arabanın modelini nasıl yükselteceğim, ya diyeceksin ki üç kitap daha okumam lazım, ya diyeceksin ki geceyi teheccütle nasıl süsleyeceğim, ya diyeceksin ki eyvah kayınvalideyle yine aramız açıldı. “La rahatün fiddünya” yani dünyada rahat yok. Bu şu demek: Bu dünyaya dert çekmeye geldik ama derdini çektiğimiz şey bizi biraz insan kılıyor ya da tam tersi, dert ettiğimiz şeyler bizi yaradılış gayemize yaklaştırıyor ya da tam tersi uzaklaştırıyor. Dolayısıyla insan bir dert sahibi olması lazım. Herkes derman arıyor. Aranacak şey derman değil, bulunması gereken şey derdin bizzat kendisi. “Evvela derdi kazan sonra gel derman ara” diyor Salih Baba. Derdin yoksa neye derman arayacaksın. Hakiki derdi bilmediğin vakit ufak tefek şeyleri dert zannetmeye başlıyorsun. Tekrardan çok haz etmiyorum ama bazı güzel şeylerinde tekrarında bir beis yok diye düşünüyorum. Hep şu manada misal veriyorum. Bir adam düşünün yürürken ayakkabısının topuğu vuruyor, beli ağrıyor, ciddi fıtığı var, aynı adamda boyun fıtığı da var, baş ağrısı da var, migren var, hepsiyle beraber sokakta yürüyor. Birden kör bir kurşun omzundan girdi. O kurşunun acısıyla birlikte topuk vurmamaya başlar, fıtık hissedilmez, migren kalmaz, baş ağrısı kaybolur. Bütün mesele o kurşunun acısı olur. Sezai Karakoç der ki: “Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı. Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.” Şimdi dert dediğimiz şeyin adı ne? Evliya-i kiram hazeratının anladığı manada aşk koyarsak ve o aşkı kalbimizde kurşun gibi taşırsak başka derdimiz kalmayacak. O derdi bulduğumuz vakit, öbür dertlerin dermanını bulacağız. Peki, bu derdin dermanını nasıl bulacağız? Daha çok dertlenerek. Bu dert arttıkça içinden derman çıkacak. Niyazi Mısri Sultan, “Derman ararım derdime derdim bana derman imiş.” der. O kadar kolaylık ifade ettiğimiz bir cümle ki bu, az evvel aynı şeyi bende yaptım. Bu sözün hakikatine erebilmek için zannediyorum ölmeden ölmek şarttır.

40 senede Hz. Cüneyd’in elde edemediği bir şeyden bahsediyoruz. Bâyezid-i Bistâmî’nin (Kuddise Sirruh) kapısı çalmış. Kapı açılmış içeri Beyazid girmiş. Kendisi kendisiyle karşı karşıya kalıyor. Konuşuyorlar, münakaşa ediyorlar sendin, bendim, ben değilim. Hançeri çektim diyor boynuna saplayacağım, baktım ki bıçak kendi boynumda duruyor. İnsan kendisinden başka birisi. O kendim kimim? Dert bu. Bu dünyaya geldik, bir hayatı yaşıyoruz. Her birimizin koşturmacaları var, sıkıntıları var, meşgaleleri var. Hayatı güzel yaşayacağız diye yaşamayı ıskalıyoruz. Çünkü ‘ölümü ve hayatı’ diye zikreder Kuran Kerim’de Cenab-ı Hak. Asıl olan ölümdür der, müfessir ruhun bir kısmı. Hangimizin daha iyi ameller yapacağını anlamak için ölümü ve hayatı yaratan Allah, önce ölümü yarattı. Hayat, arz-i olan demek, hayat gelip geçen, asıl olan ölüm. Ölümü asıl kılan şey ne? Sonrası. O zaman ben bu dünyaya niye geldim? Evet, bu cins kafaların sorduğu bir sorudur. İçinden çıkamayanların, batıda kafasına sıktığı ya da kendini bir yerden aşağıya attığı büyük ıstıraptır, metafizik ürpertidir, muhasebedir, gerilimdir, tefekkürdür. Evliya-i kiram hazeratının, nasılını bilmediğim bir şekilde, içinden çıkıp halini başardığı mevzudur ama bu sadece cins kafalara ve urefaya has bir dert olmamalı. Ayşe teyzenin, Ahmet amcanın, Mehmet’in, senin, benim, her birimizin dünyaya gönderilişimizin bir sebebi var. O ne? Kulluk etmek için yarattım diyor. Kulluk, beş vakit namaz, oruç, hac vesaire bunlar ibadet. Bunlar kulluktan bir cümle ama kulluğun tamamı değil. İşte Allah rızası dediğin şey, dert dediğin şey ibadetleri yaptıktan sonra arada kalan bütün işleri ibadet kıvamında Allah rızası için yapabilmek. Sen buraya gelirken Allah rızası için Serdar Tuncer’le röportaj yapmaya geldiğin vakit attığın adım sevap, oturuşun kulluk, sorduğun soru, dinleyişin, tahammül edişin bütün bunlar Allah için bir ibadet. Şu an camide namaz kılıyor gibisin. Ama gideyim şu adamla bir konuşayım dediğin vakit, işini yapmış olursun, yorulur gidersin. Aynı şey fakir içinde geçerli. Arkadaşlar geliyor. Nezaketen kırmayayım onlara evet diyeyim de sorularını cevaplayım. Nezaket göstermiş olursun, ne işe yarar ama Allah için bir cevap vereyim. Bir düşünsene attığı adımdan, uyuduğu uykuya, yediği yemekten, yaptığı en alelade işe kadar her bir hususta mihenginin bu işin Allah rızasının neresinde var. Yazılarda vardı kitaba da aldım. Bugün Allah rızası için ne yaptın? Bu çok fiyakalı bir cümle, çok hoşumuza giden bir cümle. Bunun ötesine geçmek borcundayız. Gün içerisinde bir, iki şeyi düşünerek akşam başını yastığa koydun ve aklında şöyle bir soru var. Bugün Allah rızası için ne yaptın? Bu soruya iki güzel cevap bulabildin, bu da kulluktur, bu da güzeldir, hiç yoktan iyidir ama birde şu var. Başını yastığa koydun ve sorduğun soru şu: Bugün neyi Allah için yapmadım? Yani Allah rızası için yaptığın iki şey bulup da, hazine bulmuş gibi sevineceğine, koskoca gün içerisinde yaptığın ama içinde Allah rızasının olmadığı iki şeyi bulup sabaha kadar gözyaşı dökecek bir gönül, kulluk bu, ibadet bu, dert bu. Bilmem arz edebildim mi?

Yaptığınız her işteki bu dertlenme nereden geliyor?

“Din yaşanan bir şey olmaktan çıktı, anlatılan bir şey haline geldi. Kendini muhafazakar olarak tanımlayanların sayısı arttıkça, muhafazakarlık kalitesinin içi boşalıyor.” diye bir söyleminiz var. Bunu düzeltmek için ne yapmalıyız?

Kendimize döneceğiz. Nasihat insan bir başkasına söylediği güzel cümleler değil, kendisine sustuğu büyük hakikatlerdir. Nasihat bu. Belki şu an birkaç soru öncesinde cevap verirken yaptığım şey buydu. Birilerine bir şey anlatma derdindeyiz sürekli, boş ver birisine bir şey anlatmayı, dön kendine bir şeyi dinlet. Acı içinde büyüsün. Derler ki küçük acılar insana feryat ettirir ama hakiki acılar insanı suskunluğa iter. Öyle bir şey olur ki, kalbiniz mütehassıs olur gözünüzden yaş süzülür ama kalbinize bazen acı öyle bir düşer ki, yaş dışarı değil içeri doğru akar. Sürekli yazılarda ve buyurduğunuz sözde kastettiğim bu aslında, dönüp kendimizle meşgul olmak. Ben iyiysem dünya güzel bir yer, benim bakışım düzgünse kainatta eğri bir şey haşa yok. Ben adam olabildiysem, bir başkasının adam olup olmadığını sorgulamak gibi haddim olmadığını bilirim zaten. Ben kendi eksiğim ve noksanımla meşgulsem, başkasında hata, kusur göremem zaten ama tam tersi de var. Başkalarının hataları, kusurlarıyla meşgul oldukça da, kendini adam zannetmeye başlıyorsun, çilenin büyüğü. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz, demişler. Kendi aynamızda kendimizi seyretmek.

“Sürekli başkasını düzeltmeye çalışıp, kendimize bakmıyoruz.” sözünüzden yola çıkarak, sosyal medyanın kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sosyal medya bir fecaat. Allah cümlemizi kurtarsın. Ümmet-i Muhammed’i muhafaza etsin. Bundan da zaman zaman bahsetmeye çalışıyorum. Şu an kendisi Twitter’da yazan bir adam olarak “hadi sosyal medyayı terk edin” desem kimseye bir tesiri olmaz. Benim kalbimi yoruyor. Oradaki mevzular, konuşulanlar. 15 Temmuz yaşanıyor, yazacağın iki şey önemli olduğu için tutmaya devam ediyorsun. Yarın bir yürüyüş var, o yürüyüşte belki yazacağın bir tek sözle bir insanın itidalli hareket etmesine sebep olabilirim diye, muhafaza etmeye devam ediyorsun. Belki hizmet eder diye tutuyorsun onu ama kalbini yoran bir şey. Seni hakikatten koparan bir şey. Allah dünya için “laibun ve lehv” yani dünya oyun ve eğlenceden ibarettir diyor. Dünya sanal bir şey, bu sanalında sanalı. Hakikat derdine düşen adam, kendini bu sanaldan kurtarması gerekirken dönüp sanalında sanalıyla meşgul oluyor. Bu defa şu yaşadığını hakikat zannetmeye başlıyor. Oralarda başkasının fotoğrafı üzerinden başkasının ismi üzerinden, klavyenin ucunda oturarak, birilerine delikanlılık yapmak, eleştirmek filan bunlar basit işler, yalanında yalanı işler, oyununda oyunu işler, hatta bizzat kendin olarak. Mesela bu da acı. Bu ciddi bir iddiamdır; Twitter’da kavga ettikleri, küfürleşmeye kadar giden meseleyi aynı iki adam bir masada çay içerek konuşsa, kucaklaşarak kalkarlar. Burası muhabbet edelim diye değil, kavga edelim diye kurulmuş bir mecra, anlaşamayalım diye kurulmuş bir mecra. Kelime, insanın bir diğerine derdini anlatsın diye değil de, sanki bir diğerine derdine anlatamasın diye var olmuş bir şey diye düşünülmüş. Susarak anlaşanları gördüm ben.

Böyle bir şey var: dilsiz, dudaksız konuşmak. Sosyal medyada iletişim kuralım diye değil de, iletişim kuramayalım diye var olan bir şey. Çokta insafsızlık etmeyelim, ben üç çocuk babası bir adamım. Bazen telefonuma devlet kurumlarından mesaj geliyor, çocuğunuz böyle yapıyorsa şöyle yapın diye nasihatler gönderiyorlar. Aslında çocuğa tavsiye edeceğimize önce kendimize tavsiye etmeliyiz. Kırmızı ışık yandı, telefonu elime aldım acaba Twitter’da ne oldu? Sana ne? O sıra yanı başında yeni açmış gelincikleri görmüyorsun belki, üstünden harika süzülen bir kuşu görmüyorsun belki, dolunayın güzelliğinin farkına varamıyorsun. Durup, gökyüzüne bakacak, çiçeği koklayacak, hayatın farkına varacak vaktimiz olması lazım. Sosyal medya bütün bunlardan da bizi engelliyor ama orda ki dostlara âcizane tavsiyem: İnsaflı olmaları, ne olursa olsun insaf. Bir adam bir şey yaptı diye hemen kötülemek yerine, belki o adamın şeyi yapmasının bir sebebi vardır, belki o adam o şeyi öyle yapmamıştır, belki tam tersi bir şey yapmıştır da başkası öyle anlamıştır. Hüsn-i zan. İlerleyen zamanlarda niyet ettiğim şeylerden bir tanesi, yazılmış eski tefsirlerden ciddi bir çalışmayla bir hucurat kitabı oluşturmak. Tefsirini yapabilmek haddim değil ama o tefsirlerden mülhem, bugünün lisanıyla, bugünün insanına söyleyecek bir şey çıkarsa ortaya, daha doğrusu hucurat ruhunu ihtiyacımız var. Hucurat’ı anlamaya ihtiyacımız var. Hucurat, Kuran-ı Kerim’de bir sure ama “inne ekremekum indallâhi etkâkum” Allah katında kerem sahibi olanınız Allah’tan en çok ittika edeninizdir ayeti bu surededir. “İnnemâl mu'minûne ihvetun” muhakkak ki müminler kardeştir ayeti bu surede, ölü kardeşinizin etini yemeyin bu surede, sesinizi peygamber efendimizin sesinin üzerine yükseltmeyin bu surede, birbirinize lakap takmayın bu surede, insanlık manifestosu, ahlak manifestosu. Hucurat talimine ihtiyacımız var, hucurat meşk etmeye ihtiyacımız var. Özellikle sosyal medya sahasında bir şeyler yapanların, mesela size fasık bir haber getirirse onu araştırın hucuratta bir ayet. Kuran-ı Kerim’de olduğunu bildiğimiz pek çoğumuzun ezberinde olan, hepsi hucuratta derç edilmiş. Bu da bir vesile olsun. Öyle bir çalışma yapacak olursak, dostların duasına muhtaç olduğumuzu ihsar beyanında hem de her birimizin bir hucurat meşkine, hucurat talimine, hucurat temrinine muhtaç olduğumuzu ifade sadedinde söyleye vermiş olalım.

Nasıl bir babasınız?

Vallahi çocuklar iyi baba olduğumu söylüyorlar. Ben ise kötü bir baba olduğumu düşünüyorum. Kötü baba derken şöyle: insan meşrep meşrep. Aşık Veysel, “insan kısım kısım, yar damar damar” demiş. Çok güzel bir türküdür. İyi olmanın ölçüsü farklı farklıdır. Ben bazı babalar görürüm gıpta ederim. Ne kadar güzel derim. Çocuklarıyla vakit geçirmekten zevk alıyor, onlara vakit ayırabiliyor. Benim yapamadığım ama yapılması gerektiğini düşündüğüm ve bunu yapabilen insanları gördüğüm vakit, işte bu iyi baba diyorum. Bunu yapamadığım içinde ben kötü babayım diyorum. Bizim çocuklarda iyi baba derken şuradan bakıyor belki; benim fark etmediğim, onların yapmadığı, benim yaptığım iyi bir şeyler var. Onlarda ondan iyi baba diyorlar.

Miras olarak onlara ne bırakmak istersiniz?

Allah rızası. Ben bunu da bir yazıda ifade etmeye gayret etmiştim. İstiyorum ki her birimiz için bu böyle. Bak ne kadar çok ben dedik. Veli konusunu bulamaz ki, ben desin. Her birimizin şöyle olmasını arzu ederim. Annemiz bizi sadece çocuğu olduğumuz için sevmesin. Çocuğumuz sadece babası, annesi olduğumuz için sevmesin. Arkadaşımız sadece arkadaşımız olduğu için sevmesin. Kim varsa hayatımızda onların hepsi birden Allah rızası için sevsinler. Allah kimi sevdirir? Ahlakıyla ahlaklananı. Allah’ın ahlakı, Habib-i Edibe’nin ahlakı. O ahlakla müzeyyen olduğumuz vakit, çocuğumuz bizi babası olduğumuz olduğu için değil de Allah rızası için sevmeye başlayacak. Kendisi bilmeden, farkına varmadan Allah rızası için sevecek. Arkadaş öyle, baba öyle, anne öyle. Çocuğa bırakabileceğin miras bu. Yaptığı şeyi Allah rızası için yapması gerektiğini, olmak istediği şeyi Allah rızası için olması gerektiğini bilecek bir şuur. Allah rızası için yapmadığı ve Allah için olmadığı hiçbir şeyin kıymet-i harbiyesi olmadığını fark edecek bir idrak. Bu bizim verebileceğimiz bir şey mi? Hayır. Ne bir anne, ne bir baba bir çocuğa bunu veremez. Verebilecek olsaydım bunu vermek isterdim ama onlara sadece bu menzile giden yolun kaldırım taşlarını tarif edebilirim. “Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş.” Bir kamil mürşide varmayınca olmaz. Bir şeyi olmak istiyorsan, olanın önünde diz kıracaksın. Başka usulü yoktur.

Sizi takip eden, örnek alan gençler için hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

Allah rızası için sevsinler, Allah rızası için sevilecek yanlarımın artması için bana dua etsinler. Nasihat etmesinler, nasihat olsunlar. Nasihat olmam için bana dua etsinler.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Serdar Tuncer
24-07-17
E mail: yenisafak.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
HER İNSAN DERD SÂHİBİ OLMALI
Online Kişi: 27
Bu Gün: 136 || Bu Ay: 5027 || Toplam Ziyaretçi: 1318328 || Toplam Tıklanma: 34928009