HALEB'E DÖNÜŞ

Halep, 12 Aralık 2016'da Rus ve İran destekli Esed ordusu tarafından düÅŸürülmüÅŸtü. Üzüntümüz hadsizdi. 30 Kasım 2024'te geri alındı.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
"Her kim selefin bilmediği bir amel icad ederse, Peygamber'in risalete ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü din tamamlanmıştır (Maide, 3) O gün din olmayan şey bugün de din değildir."
İmam Mâlik
Kategori : / PORTRELER
Okunma Sayısı: 2017
Yazar: Åžakir Diclehan
Necip Fazıl’ın Pek Bilinmeyen Babası ve Kardeşleri

Necip Fazıl’ın Pek Bilinmeyen Babası ve KardeÅŸleri

Necip Fazıl, DülkadiroÄŸullarına baÄŸlı “Kısakürek”ler koluna mensup, tarihte bilginler ve ünlü kiÅŸiler yetiÅŸtiren bir ailenin evladıdır. Kendisinin özel evrakları arasında bulunan bir ÅŸeceredeki kayıtlı bilgilere göre, babadan oÄŸula bir silsile halinde nesebinin kök isimleri çok açık ÅŸekilde yazılıdır.

Bu ÅŸecereye göre, Alâüddevle devrinin Åžeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve OsmanoÄŸullarından daha eski bir aile olan DülkadiroÄŸullarına baÄŸlı “Kısakürekler” soyuna mensuptur.

Mevlana Bektût Hazretleri ki, – Dülkadir hükümdarı Alaaüddevle zamanında Åžeyhü’l-İslamlık yapmıştır.- onun oÄŸlu İsmail Efendi, ilk olarak “Kısakürek” unvanını alan kiÅŸidir. Bu silsilede, onuncu göbekte yer alan Necip Fazıl’ın babası Abdülbaki Fazıl Bey yer almaktadır.

Necip Fazıl’ın babası Abdülbaki Fazıl, 9 Temmuz 1889’da İstanbul’da doÄŸar, özel hocalardan sarf ve nahiv (gramer ve dil bilgisi), mantık, Fransızca, Rumca ve biraz da resim dersi alır. Fransızcayı okuyup yazacak kadar bildiÄŸi, Rumcaya da aÅŸina olduÄŸu anlaşılmaktadır.

Üstad, büyükbabasının ÇemberlitaÅŸ’taki konağıyla ilgili bilgi verirken, kendi babasına Fransızca öÄŸreten ve “Matmazel” diye anılan kadından ÅŸöyle bahseder: “Bir Tatlısu Frengi vardı ki, tipi bakımdan zengin bir portre çizer. Babama Fransızca öÄŸretsin, bana da mürebbiyelik etsin diye konaÄŸa alınmış, derken hiçbir ÅŸeye yaramaz olmuÅŸ ve hizmetçiler arasına katılmış bu bâkire, önceleri konak sahiplerinin masasına sofraya oturmak sevdasına kapılıp, peÅŸinden hizmetçi kadınların masasına oturtulunca nihayet beklediÄŸi ve özlediÄŸi ÅŸövalyeyi bulmuÅŸtur.” der.

Babasının İzdivacı

Necip Fazıl, kendine özgü üslubuyla babasıyla annesinin evliliklerini ÅŸöyle dile getirir: “Soyunun erkek temsilcilerine düÅŸkün Büyük babam, iki kızdan sonra erkek evlâdı Fazıl Abdülbaki’ye öylesine düÅŸkünlük göstermiÅŸtir ki, ortaya kırdığı kırdık, astığı astık bir canavar çıkmış… ÇocukluÄŸunda, Büyük babamın biricik oÄŸlu sıfatıyla hayâle sığmaz haÅŸarılıkların kahramanı, son derece sıhhatli, yanaklarından kan damlarcasına kırmızı yüzlü ve “Deli Fazıl” lâkaplı babam, saldırganlığını o hale getiriyor ki, onu zapt etmesi için eve bir pehlivan alıyorlar… Ama türlü oyunlarla, meselâ, bastığı yere çukur açarak, geçtiÄŸi kapıların tepesine açılınca devrilen saksılar yerleÅŸtirerek onu da yıldırmayı beceriyor ve konaktan kaçırtıyor.

Nihayet aile dostları içinde hikmet sahipleri, bütün bu hallere katlanan Büyük babama:

– Olmaz, olmaz diyorlar; bu böyle gitmez!.. Kanı bir yanardaÄŸ gibi kaynayan bu çocuÄŸu kurtarmak için, hemen, tezinden, bu küçük yaÅŸta evlendirmekten baÅŸka çare yok!..

Denk ailelerden hangisine baÅŸvurulsa beklenen cevap alınamıyor. Bu garip çocuÄŸa kız vermeye razı olan yok…

Derken araya Zafer Hanım’ın (Fazıl Bey’in babaannesi) akrabalarından biri giriyor.

– Ben oÄŸlunuza seve seve verecekleri kızı buldum!.. Girit muhacirlerinden son derece temiz ve Müslüman bir ailenin kızı… Gidip bir bakın!…

Aksaray taraflarında, kulübemsi, basık, ahÅŸap bir ev… Bu fakir evin önünde bir gün mükellef bir konak arabası duruyor. Kızı kaptıkları gibi konaÄŸa götürüyorlar.

Burnunun ucuna kadar kapalı, bütün ömrünce Allah’ı, Resulü’nü ve emirlerini anıp aÄŸlamaktan baÅŸka iÅŸi olmayan ve dört yanı hep ahiret kardeÅŸleriyle çevrili yaÅŸayan dul ve ümmî anneannem (İkinci Dünya Harbine kadar yaÅŸadı) kayıtsız ve ÅŸartsız teslimiyet örneÄŸi derin ve fedakâr Müslüman-Türk annesi timsali mübarek kadın, bu garip izdivaca razı oluyor… Öyle ya, kızını isteyen büyük bir aile…

UÄŸultu girdabı konakta, on dört – on beÅŸlik masum ve iptidaî, o da annesi gibi ümmî bakirenin hali?..

Konak, küçük beyin deli iradesine o kadar zebundur ki, o “götürün!” narasını basar basmaz kadıncağızı uzaklaÅŸtırmak ve “getirin!” narasında yakınlaÅŸtırmak üzere civarda bir ev tutmaya dek gidiliyor.

Bir gün endam aynası karşısında:

– Ben güzelim, ben güzelim, ben soyluyum!

Diye mırıldandığına ÅŸahit olduÄŸum babam, istidadına malik bulunduÄŸu halde olamamanın, yerini alamamanın hazin ve içinden mahzun örneÄŸi…

Baba Portresi

Babasının bir portresini çizen ve onu tasvir eden Necip Fazıl, bu konuda ÅŸöyle kalem oynatır: “O, girdaplar çizen, her türlü nefis muhasebesine yabancı, ne yaptığını ve ne istediÄŸini bilmez bir rüzgârdı ve ne durgunlaÅŸabildi, ne de kasırgalaÅŸabildi, satıh üstü esip geçti…”

Ruh yapısı çok farklı olan Abdülbaki Fâzıl Bey evinden ve ailesinden oldukça uzak ve ilgisiz yaÅŸamış birisidir. Onunla ilgili düÅŸüncelerini üstat “Kafa Kâğıdı” ile “O Ve Ben”de epeyce anlatır. Bahriye’de (Heybeliada Deniz Harp Okulu) okurken bir hafta tatilinde kendisini Tepebaşı’nda ÇardaÅŸ Fürstin operasına götürdüÄŸünü söyler ve “babamdan gördüÄŸüm bütün alâka bu kadardır” der. Bir de babası Fâzıl Bey’e yazdığı bir mektuba: “Ne de güzel yazın ve üslubun varmış!” cevabını verecek kadar oÄŸlundan habersizdi.” diyerek babasından sıcak bir alâka göremediÄŸini bu buruk ifadelerle resmeder. Üstat, devamla babası Abdülbaki Fâzıl Bey’i ÅŸu cümlelerle anlatır:

“Bahriye Mektebinden üç ayda bir çıktığım tatillerden birinde, babam beni, mahut Tepebaşı Tiyatrosunda “Miloviç”in “ÇardaÅŸ Fürstin” operetine götürdü. O da kadının uzaktan uzaÄŸa âşıklarından…

Opereti tek seyrediÅŸte adeta ezberledim. Sonraları bando ve piyanodan dinlediÄŸim bu operet bana öyle iÅŸledi ki, harfi harfine hafızama nakÅŸettim. Babam beni yanına oturtur ve (ÇardaÅŸ)’ı söyletirdi. Mest, kendinden geçmiÅŸ, beni dinlerdi.

Babamdan gördüÄŸüm bütün alâka bu kadardır.

Tiyatrodan eve dönerken bana dedi ki:

– Sen henüz kadınlık sırlarından anlayacak yaÅŸta deÄŸilsin! Bak, ÅŸimdi eve gidiyoruz. Göreceksin, kapıyı anan açacak… TaÅŸlıkta bir kenara çekilmiÅŸ bizi bekliyordur. İşte bu hal, kadınlık sırrına ters… ErkeÄŸine bunca mahkûmluk gösteren bir kadında cazibe diye bir ÅŸey kalmaz… Kadın dediÄŸin, tiyatroda bir örneÄŸini gördüÄŸün gibi, erkeÄŸi peÅŸinden çekmeli…

Gerçekten kapıyı annem açtı. Uykusuzluk ve yorgunluktan gözleri mahmur… Babam ona tek söz söylemeden odasına çekildi. Kadın, her yerde, çeÅŸitliliÄŸine raÄŸmen aynı mahlûk olsa da, bu misalde yine bir DoÄŸu – Batı ayırımına mevzu teÅŸkil ediyor ve fedakârlığını zillet diye gösteren bir telâkkiye çarpıyordu. Zira Türk Cemiyeti, eskiden tek mihrakta topladığı erkeÄŸini ve kadınını kaybetme yolundaydı.”

Hukukçu Baba

Baba Abdülbaki Fazıl, 25 Eylül 1909’da Hukuk Fakültesi’nden “iyi” dereceyle diploma alır. Bir müddet Cinayet Mahkemesi Kalemi’ne devam etmiÅŸ ve daha sonra 4 Ocak 1911senesinde Bursa Vilayeti İstinaf Mahkemesi yedek hâkimliÄŸine atanmıştır.

Bu göreve atamasıyla ilgili bilgi veren Necip Fazıl: “Büyük babam, mirasyedi tavırlı, o zamanki adıyla “Mekteb-i Hukuk” (Hukuk Fakültesi) mezunu oÄŸluna fena halde kızmaktadır. Bir iÅŸe girmiyor, bir baltaya sap olmayı istemiyor diye… Babasının ısrarı yüzünden nihayet razı oluyor, onu Bursa’da bir mahkemenin “aza mülazımı” (yedek hâkim) yapıyorlar.

Mudanya’ya kadar vapurla gidiÅŸimiz, oradan yaylı bir arabayla Bursa’ya geçiÅŸimiz, Nilüfer suyu kenarında bir ev tutuÅŸumuz, suların devamlı ÅŸarkısı, kızıl hastalığına tutuluÅŸum, “ha gitti, ha gidiyor” diye annemi üzüntüden üzüntüye sürükleyiÅŸim, iyi olduktan sonra soba başında derilerimi soyup çıkarışım ve istifa ettirilen babam (14 Åžubat 1911) ve mahzun annemle İstanbul’a dönüÅŸüm hep hatırımda…

Annem, kayınbabasının; “ÇocuÄŸu götürmeyin!” emrine raÄŸmen, vermeyecek olurlarsa, intihar edeceÄŸi tehdidiyle beni zor kullanarak götürmüÅŸ ve iÅŸte ÅŸimdi mahcup ve ezik geri dönmekte…

14 Haziran 1911’de Adalet Bakanlığı, İstatistik ve Kanunları Düzenleme Dairesi’nin Temyiz Kararları Åžubesi’nde maiyet memuru (stajyer hâkim) olarak göreve baÅŸlar.

Fâzıl Bey’in Bursa’dan sonra Gebze’de savcılık yaptığını Necip Fâzıl’ın yazılarından öÄŸreniyoruz. Kendine has üslubuyla babasının Gebze’deki günlerini ÅŸöyle anlatır Necip Fazıl:

“Babam Gebze savcısı… Biz de ben ve annem, yanındayız. İstanbul’a yakın diye bazen büyük babam da geliyor. Gebze’den de tez zamanda çekildik ve konaÄŸa yerleÅŸtik.”

Bir süre sonra Kadıköy’de hâkimliÄŸe baÅŸlayan Abdülbaki Fazıl Bey, Necip Fazıl’ın annesinden boÅŸanır.

“Nitekim babam, kendisi 30 yaşında ve oÄŸlu 13 yaşındayken, annemi boÅŸadı ve bana mektepten her çıkışımda dayıma, annemin yanına sığınmak düÅŸtü.

Babam bir müddet sonra kendisine yazacağım mektuba; “Ne de güzel yazın ve üslûbun varmış!” cevabını verecek kadar oÄŸlundan habersizdi.”

Babanın İkinci Evliliği ve Vefatı

Fazıl Bey, Fatma Nigar Hanım adında ikinci bir hanımla evlenir. O dönemlerde hem erkeÄŸin ve hem de kadının vekâleti alınarak nikâhları kıyılırdı. Nigar Hanım’ın vekili Sami Efendi, Abdülbaki Fazıl Bey’in vekili ise, Arif Bey’dir. Nikâh, ÅŸer’i usullere göre 30.000 kuruÅŸ Mihr-i muaccel (evlilik için ödenen peÅŸin mihr parası) ve 30.000 kuruÅŸ mihr-i müeccel (daha sonra ödenmek üzere ertelenen mihr) ile nikâhları kıyılır. Nikâh ÅŸahitleri ise, Nail Bey ve Mehmet Efendi adında iki kiÅŸidir. Bunu, ÅŸuradan bilmekteyiz. Baba Abdülbaki Fazıl’ın ölümü üzerine, hanımı Fatma Nigar’ın alamadığı mihr-i müecceli tahsil etmek için kızının adına davayı açan Fatma Nigar Hanım’ın annesi Huriye Hanım’ın mahkemeye verdiÄŸi dilekçesinden öÄŸrenmekteyiz.

Fatma Nigar hanımla olan evliliÄŸinden de mutlu bir aile hayat bulamayan Baba Fazıl Bey, derin bir ruhi bunalım ve huzursuzluk içindedir. Abdülbaki Fazıl Bey, 1921 kışında, müthiÅŸ karlı ve fırtınalı bir gecede, ikinci evliliÄŸini yaptığı, Mediha Hanım’ın tam tersi bir yapıya sahip Kadıköylü eÅŸinin evinden sert bir münakaÅŸa sonunda ayrılır ve babası Hilmi Efendi’nin Sarıyer’deki köÅŸküne döner. Gece yarısı vasıta bulamadığı için, sandalla geçtiÄŸi Karaköy’den Sarıyer’e kadar yürür. SoÄŸuk algınlığı yüzünden yataÄŸa düÅŸer ve bir daha kalkamaz.

Vefatından sonra çıkarılan veraset ilamından anlaşılan Fâzıl Bey, Kadıköy’de Sulh Hukuk hâkimliÄŸi yaptığı sırada 17 Ekim 1921’de vefat etmiÅŸtir.

Necip Fazıl, babasının ölüm haberini, iki ay sonra 1921 senesinin Ocak ayında, annesi Mediha Hanım ve anneannesi Nefise Hanım’la birlikte gittiÄŸi Erzurum’da büyük dayısının yanında iken öÄŸrenmiÅŸtir. “Erzurum’da dayımın yanındayken ölüm haberini alacak olduÄŸum babamı bir daha görmedim ve onunla, o çağıma deÄŸin hayatımda hepsi hepsi bir günlük kadar konuÅŸamadım.”

Necip Fazıl’ın KardeÅŸi

Necip Fazıl’ın Selma adında kız kardeÅŸi olmuÅŸ, ancak küçük yaÅŸta vefat etmiÅŸtir. Fazıl Bey’in Fatma Nigar Hanımla olan evliliÄŸinden Hüseyin Orhan adında bir erkek çocuÄŸu dünyaya gelir. Abdülbaki Fazıl Bey’in Fatma Nigâr Hanım’dan doÄŸma oÄŸlu Hüseyin Orhan, mühendislik tahsili yapmış ve uzun yıllar Amerika’da yaÅŸadıktan sonra ülkeye döner ve İstanbul’da vefat eder. Hüseyin Orhan Kısakürek’in de bir kızı olmuÅŸtur.

Orhan Kısakürek, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu yüksek inÅŸaat mühendisidir. Sezai Karakoç’un ifadesine göre, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne asistan olmak için sınava gireceÄŸi zaman jüridekiler, soyadının Kısakürek olması nedeniyle kendisini üniversiteye alınmasına sıcak bakmamaları ve tercih etmemelerini söylemeleri ve kürsüye almak istememeleri üzerine Orhan Kısakürek, dünya ve hayat görüÅŸü bakımından aÄŸabey Necip Fazıl’dan farklı bir yapı ve düÅŸüncede olduÄŸunu ve onun dünya görüÅŸünü pek benimsemediÄŸini söylemiÅŸtir.

Galatasaray Lisesi’nden iyi Fransızca ve İngilizce öÄŸrenmiÅŸ ve daha sonra bu dillere egemen olacak tarzda ilerletmeyi baÅŸarmıştır. Galatasaray mensuplarının ifadesiyle, “AÄŸabeyi Necip Fazıl Kısakürek’in aksine son derece entelektüel ve modern görüÅŸlü biridir Hüseyin Orhan Kısakürek.”

Orhan Kısakürek’in “Evlilik Hastanesi” adında bir piyesi de bulunmaktadır. Mustafa MiyasoÄŸlu’nun, Üstadın OÄŸlu Mehmet Kısakürek Bey’den dinlediÄŸi ve 26 Mayıs 2009 tarihinde Ülke TV’de katıldığı Dün Ve Bugün programında anlatmış olduÄŸu bir hâtıra:

“Necip Fazıl’ın babasının ikinci evliliÄŸinden Hüseyin Orhan adında 22 Kasım 1919 tarihinde bir çocuÄŸu dünyaya gelir. Entelektüel, Fransızca bilen, roman, hikâye tercüme etmiÅŸ bir insandır.

Bir gece saat 12.00’de tartışmaya baÅŸlıyorlar kardeÅŸiyle. Orhan diyor ki, “Ben senin davanla, fikriyatınla, tarih tezlerinle, dini-tasavvufi kitaplarınla ilgili deÄŸilim. Benim için sen Türk Edebiyatının en önemli ÅŸairlerinden birisin, baÅŸka da bir ÅŸey deÄŸilsin.”

“Öyle mi, çık dışarı” diyor üstat.

Neslihan yenge rahmetli, uÄŸraşıyor çıkarmamak için, gece yarısı korkunç saÄŸanak halinde, eline ÅŸemsiye vermek istiyor, “yok”, diyor Üstat, “ÅŸemsiyesiyle gelmiÅŸse ÅŸemsiyesiyle gitsin, ÅŸemsiyesiz geldiyse defolsun gitsin. Benim böyle bir kardeÅŸim yok.”

Ve bir daha da görüÅŸmüyor. Üstat, aile hatıralarını pek toplamazdı, Hüseyin Orhan Kısakürek ölmeden önce gelmiÅŸ, Büyük DoÄŸu’ya bu hatıraların hepsini artık size layıktır diye teslim etmiÅŸ.” Åžeklinde bir bilgi notu bulunmaktadır

İstanbul’da 17 Nisan 1997’de vefat eden Hüseyin Orhan Kısakürek’in yıllarca Amerika’da yaÅŸayan ve okuyan bir kız çocuÄŸu olmuÅŸtur.

Yazının kaynağına ulaÅŸmak için tıklayınız.

Yazar: Åžakir Diclehan
22-05-21
E mail: insaniyet.net
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
Necip Fazıl’ın Pek Bilinmeyen Babası ve Kardeşleri
Online KiÅŸi: 30
Bu Gün: 752 || Bu Ay: 6.730 || Toplam Ziyaretçi: 2.930.296 || Toplam Tıklanma: 58.641.891