
| Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar | Okunma Sayısı: 2878 |
26 Şubat Pazar günü sitemizin Manisa’da düzenlediği “28 Şubat’dan 15 Temmuz’a Darbeler ve FETÖ İhâneti” konulu seminere katıldık. Çok kıymetli katılımcıların verdikleri bilgilerden ve darbe hatıralarından istifâde ettik.
Orada söyledim, buradan da tekrar edeyim. Adı güzel, soyadı Güzel bir adamla aynı ortamda bulunmaktan çok mutlu oldum. Hasan Celâl Güzel’in, 27 Nisan muhtırasında, “Tanklar yürüse üzerine çıkacaktım.” sözlerinin üzerimizdeki tesirini unutmam mümkün değil.
27 Nisan gecesi, bir seyahat hazırlığı yaptığım için uyanıktım. Belki de e-muhtırayı ilk görenlerden biriyim. Ağlayarak eşimi uyandırdım. Nasıl ağlamayayım, 12 Eylül’ü biliyordum. Sabah olunca eşim, “Yola çıkma, bu adamların ne yapacağı belli olmaz!” dediğinde birden cesâretimi toplayıp şöyle cevap verdim:
“Hayır gideceğim. Bize korkuyu mîras bıraktılar. Biz çocuklarımıza bırakmayacağız.” Dışarı çıktığımda hayat devam ediyordu. Hükûmetin, “Biz işimizin başındayız” açıklamasını hiç unutmadım.
15 Temmuz gecesi de bu bilinçle dışarı çıktık. Çocuklarıma, sâdece “Korkmayın! Kapıyı kimseye açmayın!” dediğimi hatırlıyorum. “Korkmayın!” demem, planlı değildi. Ağzımdan öyle çıktı.
Daha evvel bu köşede, Batman ve Yüzüklerin Efendisi gibi filmlerin, Müslümanlardan korkmamayı öğretmek için çekildiklerini yazmıştım. Evet, sırf bu kelimeye inandırmak için milyar dolarlar harcıyorlar. Çünkü Müslüman Türkten korkuyorlar.
Onlar bizden korkarken biz niye onlardan korkalım ki? Bizim, ümmetine korkmamayı mîras bırakan bir Peygamberimiz var. Bizim, “Korkma!” diye başlayan İstiklâl Marşı’mız var.
Korkmamayı öğrendikçe, korkmamayı başardıkça bizi kimse yıkamaz. Unutmayalım ki düşman kim olursa olsun korktuğumuz kadardır.
Tesâdüf mü yoksa tevâfuk mu diyeyim, programın açılışını yapan Ahmet Yenilmez, sinema ve televizyonun toplumu nasıl uyuşturduğunu anlattı. Benim konum da bu minval üzerineydi: FETÖ Medyasının Subliminal Mesajları. 1979 Şubat’ında gözü yaşlı masum bir çocuk resmiyle yayın hayatına başlayan Sızıntı dergisinin, daha ilk sayılarındaki başyazılarına yerleştirilen darbesever mesajlardan örnekler vererek başladım. Asıl ilginç kısım sinema filmleriydi. Zannederim, insanları ağlatan o masum filmlerin ne olduğunu fark etmek, salondakileri çok şaşırttı.
İşte subliminal mesajın başarısı burada. İnsan gülerken veya ağlarken düşünemez. Dolayısıyla, güldüren ve ağlatan filmlerle seyirciye her mesajı verebilirsiniz. Gülen de hüngür hüngür ağlayıp ağlatmıyor muydu? Fakat bir zamanlar iki gözü iki çeşme Peygamberimizi anlatarak insanları kendisine bağlayan Gülen, her ne hikmetse Papa’nın karşısında Efendimizden hiç bahsetmedi. Aksiyon dergisinin 1997’dedi “Medeniyetle Buluşması” sayısı, tam ibretlik. Hz. İbrahim var; Hz. İsa var ama İslâm’ın Peygamberi yok. Hazır fırsat değil mi? Gülen, Vatikan’da da ağlayarak Peygamberimizi anlatsa belki Papa da imana gelirdi.
Ergenekon Balyoz sürecinde milleti askerden soğutan cemaat medyası, 17-25 sonrası askerci oldu. Peygamber Ocağı’nın tamamını yeniçeri artığı darbeci olarak görmek belki de en büyük hatâmızdı. Kahraman ordumuz, 15 Temmuz gecesi dik durarak milletin yanında yer aldı. O geceden sağlam çıktıysak, o gece Mısır olmadıysak Ümit Dündar Paşa’dan rahmetli Ömer Halisdemir’e kadar nice komutanlara borçluyuz. Târih, bunu, böyle yazacak.
“Hayır efendim, o gece millet orduyu kurtardı.” diyenlere rastlıyorum. Onlara bir tek cevabım var: Şu anda sınır ötesinde Mehmedçik savaşıyor.
Bütün bunları hipnoz edilen halk göremedi. “Aydınlar göremedi “ demiyorum. Çünkü bunu görmeyene aydın diyememem. Kendi aydın olmayanlar, halkı nasıl aydınlatsın?
Cemaatten çıkarı olduğu için görmek istemeyen okur-yazarlara aydın demekse külliyen yanlış. Onlar ikbâl arsızı!
Bugünlerde bazı köşe yazılarını okuyunca yazanların adına ben utanıyorum. Sanırsınız en başından beri FETÖ’ye meydan okumuşlar. Dik durmuşlar. Siyâseti falan boş ver arkadaş! Sen nasıl Müslümansın ki senin Peygamberini yok sayan bir yapıdan şüphe etmiyorsun? O’nun şefaatini isterken hiç mi utanmıyorsun?
Seminerin birinci kısmını yöneten Serdar Arseven, 28 Şubat, 27 Nisan, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’a dik durmak şeklinde adamlığın dört ölçüsünü sıralayarak bunları yapanların dört dörtlük insanlar olduğunu ifâde etti.
Ben kendi hesabıma buna beşinci maddeyi ekledim. Henüz paralel yapı ortada yokken seksenli yıllardan beri cemaate koyduğum mesâfeyle gurur duyuyorum.
Peki ben, çok mu zekiyim? Çok mu akıllıyım? Bulunmaz Bursa kumaşı mıyım? Hiçbiri değil.
Neden mi?
Çünkü târih okuyorum. İbret almaya çalışıyorum. Hârun Reşid zamanındaki Bermekîleri biliyorum. Halifenin omuzuna basarak daldan elma koparan Yahya Bermekî’den rahatsız olan bahçıvanı biliyorum. Bahçıvan, bu manzarayı görünce kadıya gidip Bermekîlerle alâkası olmadığına dâir i’lâm alıyor. Herkesin Bermekîlerden olmak istediği bir zamanda garip bir şey elbette. Gün geliyor, Bermekîlerin tamamı ortadan kaldırılınca bahçıvan kurtuluyor.
Elhamdüllilah, bu yapıyı ne paramla ne beynimle ne kalbimle destekledim.
Ak Parti’yle en yakın oldukları zamanda bile yanaşmadım. Çünkü hadlerini aşarak devlet büyüklerinin omuzlarına basıyorlardı. Bugün devletin omuzuna basan yarın tepesine çıkmaya kalkar.
“Çocuklarının istikbâlini düşün.” diyenlere, “Onlardan gelecek istikbâl eksik olsun.” dedim. İçlerinden kurtardığım gençler oldu. “Arkalarından CIA çıkacak.” diye uyardığımda azarlayanlar, şimdi geçmişi hatırlamak istemiyorlar.
Geçmişi unutursak, târihten ibret almazsak aynı hatâları tekrar ederiz.
Târihten ibret alıp istikbâle doğru yürürken yapmamız gereken çok mühim bir şey daha var. Sağımıza, solumuza, arkamıza iyice bakıp kiminle yürüdüğümüze dikkat etmek.
Yazar: Kerime Yıldız |
28-02-17 |
||
| E mail: enpolitik.com. | Tweet | ||