HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / PORTRELER
Okunma Sayısı: 63
Yazar: Bahar AYDIN – Mehmet KALABALIK
Talebesinin Gözünden; Seyyid Ahmed ARVASİ

Talebesinin Gözünden; Seyyid Ahmed ARVASİ

Op. Dr. Kemal TEKDEN 1959’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra, İstanbul Tıp Fakültesinde okudu ve 1982’de mezun oldu. Adalet bakanlığı bünyesinde Dalaman Açık Cezaevi’nde doktorluğa ilk adımını attı. Daha sonra Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesinde Kulak Burun Boğaz (KBB) bölümünde ihtisas yaptı. Kayseri Devlet Hastanesinde 4 yıl boyunca KBB uzmanı olarak görev yaptıktan sonra, 1993’ te memuriyetten ayrılarak Kayseri’nin ilk özel tıp merkezini hizmete açtı. Arkasından 1998’de ilk özel kalp hastanesi olan Kayseri Kalp Hastanesini, daha sonra Tekden Tıp Merkezini, Denizli Tekden Hastanesini ve son olarak da Mart 2007’de Kayseri Tekden Hastanesini ortaklarıyla birlikte hizmete açtı. Eğitim alanında ise, 2006 yılında Kayseri’nin ilk akıllı okulu olan Tekden İlköğretim ve ortaöğretim okullarını Kayseri’ye, 2011’de ise İstanbul Küçükyalı’ya kazandırdı.

Ötâçe Mecmuâsı: Sn. Kemal Hocam ilk olarak Arvasi Hoca ile tanışmanızı merak ediyoruz, dilerseniz buradan başlayalım..

Kemal TEKDEN: Arvasi Hoca ile ilk tanışmam İstanbul Fatih’te geniş bir düğün salonunda ki bir programda oldu. Orada çeşitli konuşmacılar İstanbul’un fethi ile ilgili konuşmalar yapıyorlardı. Benim de önümde sandalyede oturan birisi devamlı ayağını yere vuruyordu. Ben de “ikaz etsem mi, etmesem mi” diye düşünüyordum. Çünkü dikkatim dağılıyordu. Aradan bir süre geçti takdimci: “Şimdi de değerli büyüğümüz Seyyid Ahmed Arvasi beyi davet ediyoruz.” deyince o da ayağa kalktı. Ben hiç o zamana kadar kendisini görmemiştim. İyi ki ikaz etmemişim dedim kendime. Kendisiyle konuşmasından sonra yerine oturunca tanıştık. Daha sonra da o samimiyetimiz devam etti. Evine gittim, farklı yerlerde görüştük. Böylece bir muhabbetimiz oluştu. Allah mekanını cennet etsin. Öldükten sonra da devamlı kitaplarıyla hemhal olduğumu söyleyebilirim. Yani bütün kitaplarını en az 10’ar defa okumuşumdur.

Ötâçe Mecmuâsı: Bahsettiğiniz dönemde birçok mütefekkir mevcut olmasına rağmen Arvasi Hocaya yönelmenizdeki, talebesi olmayı istemenizdeki özel sebep neydi?

Kemal TEKDEN: Başta samimiyetiydi. Gençlerle alakası çok iyiydi. Yani birçok büyük kabul edilen insan, biz yanına gittiğimizde, bizim biraz fazla oturmamızdan rahatsız olur veya çok fazla gençlerle içli dışlı olmazlardı. İstanbul’da öğrencilik yıllarımızda birçok kişi tanıdık ama Arvasi Hoca’da biz bu farklılığı gördük. Bize, yani bütün ülkücü gençlere “bizim çocuklar” diyordu ve adeta hepimizi kucaklıyordu. Gece yarılarına kadar evinde sohbet ediyorduk. Hiçbir zaman yüzünü ekşitmiyordu. Aynı zamanda bizim çayımızı da ikram ediyordu. Hatta biz bu durumdan rahatsız oluyorduk. Bu tabii gençlik için, gençler için çok önemli bir şey. Kendilerine değer verilmesi, büyük bildiğimiz bir insan tarafından samimi bir şekilde görüşülüp konuşulmamız, bizim hoşumuza gidiyordu. Şimdi de sizin hoşunuza giderdi böyle bir tavır. Bendeki en büyük etkisi işte budur. O, İslam’ı eylemleriyle gerçekten yaşayan bir insandı. Aslında bizim tam olarak buna ihtiyacımız var; yani herkes İslam’ı söylüyor anlatıyor da Horasan Erenleri gibi anlatmanın yanı sıra anlattığını yaşayan insanlar arıyoruz.

Ötâçe Mecmuâsı: Bir makalesinde dediği gibi “Zafer, davasını yaşayarak yaşatanlarındır.”

Kemal TEKDEN: Eyvallah

Ötâçe Mecmuâsı: Arvasi Hocanın fikir dünyasını sizden dinlemek istiyoruz. Daha önce Arvasi Hoca ile ilgili birçok röportaj ve konferans verdiniz. Bu sorumuz alışagelmişin dışında bir soru olsun istedik. Arvasi Hocamızın, gerek memlekete dair, gerek gençliğe dair gerekse dünyaya dair birçok makalesi, sosyolojik tespitleri ciddi manada üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen hala geçerliliğini koruyor. Bizim sormak istediğimiz sizce Arvasi Hocanın sosyolojik tespitleri yahut makaleleri arasında geçerliliğini korumadığını düşündükleriniz var mı?

Kemal TEKDEN: Bu gözle pek bakmadım açıkçası ama şu var ki bazen güncel yazıları oluyordu. Yani 100 yazı yazıyorsa bunun üçü, beşi güncel oluyordu. Bu güncel yazıları belki diğerleri gibi kalıcı olmayabilir. Güncel yazılar zaten günlük tabir edebileceğimiz çok uzun vadeli olmayan yazılardır. Yazılarının yüzde doksanı ise, bir gençliğin dava adamı olarak yetişmesine katkıda bulunmak maksadı ile yazılmıştır. İşte bu niyetle yazılmış eserleri şöyle değerlendiriyorum; Bir dava var ortada ve yüzlerce, binlerce yıllık bir medeniyete dair bir dava ve bu bize ait bir medeniyet. Medeniyetimize dair yazılmış on binlerce eser mevcut. İşte O’nun kitapları, bu on binlerce yıllık medeniyetimizi günümüz gençliğinin idrak etmesi ve hayatına tatbik etmesi adına yazılmış eserlerdir. Yani 1400 yıllık bir Türk İslam Medeniyetinin eserleri bugüne, bugünkü gençlerin anlayışına sunulmuş bir hali diyebiliriz. Bir medeniyetin özünü, kendi lisanı ile, kendi samimi anlatımıyla bizlere aktarmaya çalışan bir kişi Arvasi Hoca. Ben böyle özetliyorum. Şimdi onda sosyoloji, psikoloji, pedagoji, İslam ve Türk Tarihi, itikat anlayışımız ve hemen hemen faydalanabileceğiniz her şey mevcut. Sığ, sloganist olmaktan ziyade bilimsel ve sorgulayıcı bir bakış açısı mevcut eserlerinde. Mesela “Kendini arayan insan” ve “İnsan ve İnsan Ötesi” kitapları alanında çok önemli, insana sorgulama yetisi kazandıran kitaplar. Dolayısıyla siz onun kitaplarını okuduğunuz zaman Türk-İslam Medeniyetine bütün yönleriyle vakıf olabilirsiniz. Onu eğer sık sık okursanız gerçekten bir Türk-İslam Medeniyeti uzmanı gibi konuşma yapabilirsiniz. –Bunu ne yazık ki kitap okumaktan sıkılan günümüz gençlerine söylüyorum.- İlle İmam Gazali’leri, İmam Rabbani’leri okumanız şart değil. Tabi ki uzmanlaşma için onları da okumak gerekir ama böyle bir kaygısı olmayanlara sadece Arvasi bile yetebilir. Onu ben özellikle tavsiye ediyorum. Toparlayacak olursak, günlük yazılarını o güne has olarak tutabiliriz.

Ötâçe Mecmuâsı: Peki hocam, Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerine atfen Arvasi Hoca için “Asrın Yesevisi” benzetmesi sizce kullanılabilir mi?

Kemal TEKDEN: Benzetmeler mutlaka birtakım yönlerden doğrudur. Lakin tam manasıyla doğru diyemem. Çünkü, bir Yesevi Okulu gibi Horasan Erenleri gibi yetişen insan pek o kadar görmüyorum ben. Maalesef bu bizden kaynaklanan bir durum. Keşke Horasan Erenleri gibi biz de Arvasi Hoca’dan beslenip etrafa dağılabilsek ve dava adına çok büyük hamleler ve çok daha güzel çalışmalar yapabilseydik ama Arvasi bu çabayı göstermiştir. Üzerine düşeni yapmış, yerli ve milli bir nesil yetiştirerek 55 yıllık kısa ömrüne bunu sığdırmıştır. Kendisine haksızlık da yapmamak lazım. Seyyid Ahmet Arvasi Hocanın en kötü talebelerinden, en başarısızlarından biri benimdir. Çok değerli insanlar yetiştirmiştir. Bugün Türkiye’de birçok alanda onun binlerce talebesi olduğunu biliyorum. Ondan kaynaklanmış, ondan beslenmiş nice değerli akademisyen veya yetkili insan olduğunu biliyorum. Sanırım son zamanlarda biraz ilgi azaldı. Yani yeniden gündeme getirmek gerekiyor Arvasi Hoca’yı. Sözün özü “Onu bir medeniyete dair günümüz dünyasından gelmiş geçmiş bir Yesevi gibi görebiliriz.”

Ötâçe Mecmuâsı: İmparatorluk bakiyesi bir millet olmamıza rağmen 1789 Fransız İhtilalinden sonra Osmanlının son dönemlerinden günümüz mütefekkirlerine kadar birçok mütefekkir Türklüğün tanımını yapmıştır. Arvasi Hocaya göre Türklüğün tanımını yapacak olursak ne söylemeliyiz, Arvasi Hocaya göre Türk’ün mesuliyetleri ve bu mesuliyetler kapsamında Türk gençliğine düşen vazife nedir?

Kemal TEKDEN: Biliyorsunuz ki Arvasi Hoca köken olarak Türk değil. Seyyid bir aileden geliyor. Resulullah (s.a.v) Efendimizin soyundan. Buna rağmen bin yıllık süreçte mazlumların mücadelesini güden, İ’lây-i Kelilmetullah için Nizâm-ı Âlem davasının sancaktarı olan Türk milleti’ne dair bir aidiyet şuuru beslemiştir. Bu yargıya örnek olarak kendisinin şu sözlerini verebiliriz. Diyor ki; “Türk’e düşman olan İslam’a düşmandır”, “Türk milleti ne zaman gerilemişse Müslümanlar da o kadar geri kalmıştır. Türk milleti ne zaman güçlü olmuşsa, İslam âlemi de o kadar güçlü olmuştur.” Gerçekten bunlar çok önemli bir tespitler. Bugünlerde bu tespitlerin doğruluğuna bizzat şahit oluyoruz. Suriye de, Lübnan da veya farklı İslam toplumların da “Türkiye” lehine slogan atan samimi Müslüman ahali görüyoruz. Birçok İslam ülkesini yöneten iktidarlar maalesef batıya satılmış, Amerika’nın kuklası olmuş durumda. İktidarların söylemlerini alttaki samimi Müslüman toplum benimsemiyor. Bahsi geçen toplumlarda Türkiye hayranlığı, Türk’ün nizamının özlemi gün geçtikçe daha da artıyor. Bu yüzden Türk gencine çok büyük görevler düşüyor. Bir Alperen, bir Ülkücü, hele ki Muhsin Yazıcıoğlu çizgisinden giden bir genç (Muhsin Yazıcıoğlu da Arvasi Hoca’dan beslenmiş kişilerden birisidir bunu kendisi de çoğu zaman ifade etmiştir.) Arvasi gibi insanlardan beslenerek Arvasi’nin tabiriyle ümit ve dinamizm ile hayata bakmalı, asla yeise düşmeden bu beklentileri karşılayabilecek donanımda olmalıdır. Bunun için çalışmalı, emek harcamalıdır. İdealist bir insanın bir dava adamının harcadığı tüm emeklere rağmen aklında “Daha güzel hizmeti davama nasıl verebilirim ?” sorusu olmalıdır. Arvasi gibi inandığını hayatına yansıtmalıdır. Dolayısıyla onu takip eden herkes ondan etkilemeli.

Düşmanımızı çok iyi bilmeli, akıllı davranarak düşmana karşı mücadelede en güçlü olmanın yollarını aramamız lazım. Düşmanın silahı ile silahlandırmamız lazım. Bu ille de tank, tüfek değildir. Artık düşmanın silahı ilimle ve sanatla geliyor. Biz de ilimle sanatla bu donanımınızı sağlamamız pekiştirmemiz gerekmektedir. İşte dava adamlığı sadece lafla olacak bir şey değil. Size Allah zeka vermiş, akıl vermiş, sağlık vermiş, afiyet vermiş. Eğer yerinizde duruyorsanız o zaman büyük bir zafiyet içerisindesiniz demektir. Evinizde çocuklar var, çevrenizde gençler var. Onlarla ilgilenmiyorsanız büyük bir kayıp içerisindesiniz. Böyle dava adamlığı olmaz. Dava adamı en az çevresinde, gücüne göre 100 çocuk veya genç ile ilgilenmek ve onlar için rol model olmak zorundadır. Burada ölçü daima İslam olmalıdır.

Milliyetçilikte ölçü İslam’dır. Arvasi’nin bahsettiği milliyetçilik tam olarak budur. Dünyevi bir milliyetçilikten ziyade, uhrevi milliyetçilik. Bu milliyetçilik, İslam’ı gaye edinen bir milliyetçiliktir. Arvasi bu söylemini her yerde pekiştiriyor ve vurguluyor. Kendisinin soy olarak Türk olmamasına rağmen Türk milliyetçisiyim demesinin altında yatan sebep de, bu milliyetçilik kavramı ve Türk’ün gerek tarih sahnesinde gerekse atiye yönelik olarak yüklendiği misyondur. Türk milletini güçlü kılarsak İslam devletlerimiz de güçlü olur. İslam’a hizmet oranı da yükselir. İslam ülkeleri, Türk milleti güçlü olduğu nispetçe güçlü olur.

Ötâçe Mecmuâsı: 2018 yılında Erciyes Üniversitesi’nde Seyyid Ahmed Arvasi konulu bir konferansta ağırlamıştık sizleri. Orada kurucusu olduğunuz TÜZDEV’in aslında Arvasi Hoca’nın size bir vasiyeti olduğunu söylemiştiniz. Bu bilgiden yola çıkarak şunu sormak istiyoruz, Arvasi Hocanın size ve sizin gibi başka talebelerine başka vasiyetleri var mıdır ? Bu vasiyetler içerisinde henüz zamanı ve mekanı olgunlaşmadığından ötürü gerçekleşmemiş olanlar var mı ?

Kemal TEKDEN: Aslında bu size vasiyetimdir diye asla bir sözü yoktur ama onun bizi yönlendirmesi vardı. Mesela deha çaplı çocuklarla uğraşın ilgilenin onlara sahip çıkın demişti. Pek çok yazısında da dahileri anlatıyor. Onları kutup yıldızları olarak tasvir ediyor. Onlar arasından iyi yetiştirdiklerimizin sayıları ne kadar çok olursa milletimiz ve ülkemiz için o kadar iyi olacağını anlatıyor. Şimdi ben oradan kendime görev edindim. “Bununla ilgileneceğim” dedim. Tabii önce TÜZDEV (Türkiye Üstün Zekalılar ve Dahi Çocuklar Eğitim Vakfı ) diye bir şey aklımızda yoktu. Ama deha çaplı çocukları gördükçe üstün yetenekli çocukları okudukça böyle bir sonuca ulaştık. Türkiye’nin pek çok yerinde TÜZDEV büyük işler yapıyor.

Bana özellikle bir konuşmamızda -Tıp öğrencisi olduğumuz için- “İnsanlık bilgisi bilimi öğrenin” demişti. Ben de “hocam zaten onu öğreniyoruz” dediğimde, “Siz antropolojik bir Tıp öğreniyorsunuz. Yani insanı beden olarak ya da sadece maddî cephesiyle kabul eden bir ilim öğreniyorsunuz ama insan bundan ibaret değil. İnsanın canı, nefsi, ruhu da var. Onlarla bir bütün olarak insanı incelemeniz gerekir.” şeklinde sözler sarf etmişti. Ben de bu konuşmanın üzerine gittim “Bu can nedir, nefis nedir, ruh nedir ? Bunların birliği nedir ?” gibi soruları kendime sormaya ve araştırmaya başladım. Öğrendiklerim nispetinde ve yıllarca yaptığım çalışmalar sonrasında “İnsanın Sırrı” başlıklı konferanslarımı vermeye başladım. En sonunda kitap halinde 6 sene evvel neşrettik. Mesela sinemaya yönelmemi bile onun “Düşmanın silahı ile silahlanın” sözüne bağlayabilirim. 30 yıl önce biz Kayseri’de Milli Sinema Paneli düzenlemiştik. Konuşmacılar arasında ben de vardım. Yücel Çakmaklı vardı. Yusuf Kaplan vardı. Bir iki kişi daha vardı. O zaman Milli Sinema üzerine konuştuk. Bu konuda ne yapabiliriz, ne edebiliriz ? Bu yönelmenin temelini de tabii yine o ideali bize veren Arvasi’ye bağlayabiliriz. Bize illa sinemacı olun veya bu işlerle ilgilenin demedi. “Kendi kültürel değerlerimizi günün şartlarındaki teknolojik imkânlarla anlatmamız gerekiyor” minvalinde sözleri var kitaplarında. Şimdi ben oradan bir fikir geliştirdim. Tabii rahmetli Yücel Çakmaklı ve başka sinemacı arkadaşlar da benim ilgimi çekmişti. Bir şekilde Allah imkan verirse buna yöneleceğimi kendi kendime söylemiştim. Geçenlerde 30 yıl önce çıkan bir dergide yazımı okudum “İmkânımız olsa, Türk ve İslam tarihini seri halde filme çekebiliriz” gibi şeyler yazmışım.

Şimdi bunları niçin anlatıyorum, herkes kendi ilgi alanı ile ilgili Arvasi’de bir şeyler bulabilir, oradan geliştirebilir kendini. Arvasi de ulaşılamayacak bir kişi değil. Hiçbir insan ulaşılmayacak değildir. Çok çalışıp, onları geçebilecek insanlar yetiştirmeliyiz. Yani nice yeni Arvasi gibi büyük zatlar çıkarabilmelidir bu toplum. Aksi takdirde gelişme olmaz. Sadece Resulullah Efendimiz ve sahabesi ulaşılamayacak insanlardır. Biz bazı insanları sanki Allah tarafından peygamber gibi –haşa- ulaşılamayacak noktalarda görürüz. Arvasi Hoca kendisi şöyle söylerdi: “Bana Hazret demeyin. Benim öyle bir durumum yok. Bana şeyh demeyin zaten şeyh de değilim. Ben sadece bir eğitimci ve pedagoji hocasıyım.” Bizim Arvasi’leri geçecek insanlar yetiştirebilmemiz lazım. Bu Arvasi’yi küçük düşürmek değildir. Yani böyle olsaydı Seyyid Burhaneddin Hazretleri’ni yüceltirdik, Mevlana çıkmazdı. Bu bakımdan bazen, bazı arkadaşlar Arvasi Hocayı veya farklı büyük zatları ulaşılmaz gibi görüyorlar. Hayır, bu memlekette Ahmet Yesevi Hazretlerinden tutun maneviyat erenleri açısından da, Türk milletine farklı yönlerden önderlik yapmış nice büyük insanlar yetişmiştir. Hepsi de bizim aramızdan, bu toplumdan çıkmıştır. Yine bir takım insanlar kendilerini Allah yolunda yoğunlaştırarak büyük insanlar olabilirler. Bu gibi büyük zatlar yetiştirebilmeye vesile olabilmek için gerek fiili, gerekse kavli dua makamındayız.

Bu yolda şunu asla unutmamalıyız, kesinlikle fanatik olmamalıyız. Yani “Bizim hocanın bütün söyledikleri doğrudur” şeklinde bir söyleme girmemeliyiz. Araştırmalıyız, yargılamalıyız. Ayet ve sahih hadisler dışında her şeyi sorgulamak ve tartışmak durumunda olmalıyız. Son zamanlarda verdiğim konferanslarda sorgulama üzerine çok duruyorum. Sorgulamayan, sorgulanmayan hayat yaşanmamış demektir. Yani hayatımızı sorgulayacağız, aldığımız bilgiyi sorgulayacağız. Aksi takdirde köle ruhlu insanlar oluruz. Bu bakımdan Arvasi’leri aşabilecek çeşitli alanlarda insanlara ihtiyacımız var. Arvasi’nin kitaplarında ki ufak bir fikirden kendini geliştirip alanında büyük işler yapacak insanlar çıkabilir. Çıkmalıdır da. TÜZDEV de sadece bunlardan biridir.

Ötâçe Mecmuâsı: Arvasi Hoca ile hiç unutamadığınız bir anınız var mı?

Kemal TEKDEN: İlki, zaten tanışma anımızdı. Onun dışında, evine gittiğimizde ki biz gençlere onun yaptığı hizmeti unutamıyorum, çayları bizim dağıtmamıza müsaade etmiyor, bu hizmeti kendi yapıyordu. Hatırladıkça, aklıma hep Resulullah Efendimizin ashabına su dağıtması geliyor. Kıssayı hatırlarsınız, sohbet meclisine sonradan gelenler bir peygamberin ashabına su dağıtmasını yadırgıyorlar. O (s.a.v) mübarek de: “Bir meclisin efendisi o meclise hizmet edendir” buyuruyor. Bu kıssayı ben Arvasi de bizzat yaşayarak gördüğüm için çok etkilenmiştim.

Ötâçe Mecmuâsı: Hocam birçok grupta, ocaklarda, meclislerde Arvasi okumaları yapılıyor. Özellikle bu gruplar ortaöğretim ve üniversitedeki seviyesindeki kardeşlerimizden oluşuyor. Sizce bu okumalara nereden başlamalıyız? Yahut hem bir eğitimci hem de Arvasi hocasının bir talebesi olarak bu okumalara yönelik vereceğiniz bir yöntem var mıdır?

Kemal TEKDEN: Aslında biraz evvelki soruyla da alakalı bir şey söyleyeyim? Arvasi diyor ki; “Bir mümin çaydanlıkta kaynayan su gibi olmalı asla yerinde durmamalı bir saniyesini boşa geçirmemeli.” Şimdi okunacak bütün yazılar değerlendirmeli sorgulanmalı ve bizi harekete geçirecek temel olmalı. Ben mesela Arvasi Hoca’yı her okuduğumda ya kendime yeni vazifeler çıkarıyorum ya da müthiş bir enerjiyle doluyorum. Muhammed İkbal bir gün Kur’an-ı Kerim okurken babası içeri giriyor. Diyor ki; “Evlat Sen ne okuyorsun?” “Kur’an okuyorum baba.” deyince, babası; “Sen ya okumayı bilmiyorsun ya da bu okuduğun Kur’an değil.” Çok şaşırdım diyor Muhammed İkbal. “Kur’an bu kadar duygusuzca okunmaz. Kur’an okurken bütün hücrelerinde okuyacaksın. Sana öyle bir dinamizm katacak ki dışarıdan görenler bile şaşıracak o dinamizmini görecekler.” Şimdi ben aynı şeyi Tabii Kur’an ile mukayese etmek mümkün değil ama Arvasi’nin kitaplarında da görüyorum. Arvasi okumak, eserlerinin temeli Kur’an’a ve sünnete dayandığı için önemli bir eylem ve duygudur. Kendimizi vererek, onu bütün hücrelerimizde hissederek okumak ve dışarı yansıtabilmek fayda verir. Okuduğumuzun sadece teori olarak kalırsa o zaman işte bizler Kur-an’ı Kerim’de geçen “Kitap yüklü merkepler” ayetinde ki gibi gafillerden oluruz. O yüzden önemli olan okuduğumuz bilginin bizde ne tür reaksiyonlar oluşturduğu önemlidir. Eğer Arvasi Hoca içimizde olumlu tepki oluşturmuyorsa okunmamalıdır.

Ötâçe Mecmuâsı: Arvasi’yi geçecek nesiller yetiştirmeliyiz, dediniz. Lakin günümüz Türk gençliğinde Arvasi Hoca’yı geçmek bir yana Arvasi Hoca bile yetişmiyor. Bir Necip Fazıl, ne bir Cemil Meriç ne de bir Nurettin Topçu yetişmiyor. Bunun sebebi sizce nedir hocam?

Kemal TEKDEN: Mücadele ruhunun eksik olması

Ötâçe Mecmuâsı: Mücadele ruhu neden eksik hocam?

Kemal TEKDEN: Rahat bir ortam mücadele ruhunu yok eder. İnsanlar her şekilde rahat ve hiçbir tehlikeye maruz değiller. O bakımdan okullarına rahat gidiyorlar. Kendilerini engelleyen bir şey yok, söylemlerini engelleyen bir şey yok. Herkes birbirini dinliyor ya da öyle görüyoruz. Yani dinlemese bile en azından itiraz edip de bunu kavgaya dönüştürmüyor. Tabii kavga doğru mu, tabi ki hayır, fakat fikir kavgası insanların mücadele ruhuna sahip olabilmesi açısından çok önemli. Bunun için o fikir kavgasına, fikir kavgasının verdiği çileye, yüreklerde oluşan ıstıraba ihtiyaç var. Bakınız Necip Fazıl ne diyor; “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader.” Büyük adamlar sıkıntılar içerisinde yetişmiş insanlardır. El bebek, gül bebek yetişen insanlardan büyük adam olmaz. Muhsin Yazıcıoğlu da öyle büyük mücadelelerden geçmiştir. Fikrinin kavgasını vermiş ıstırabını ve çilesini çekmiş insandır. Şimdi ben herkese gidin çile çekin demiyorum ama hiç değilse dünyadaki mazlum coğrafyalardaki insanların çektikleri çileyi ruhunda hissetmeleri gerektiğini söylüyorum. Gençlerimiz mazlumlarla hemhal olup onların acılarını içlerinde hissederlerse bu mücadele ruhunu kazanabilirler. Yani illa gidin savaşın kavga edin vs. şeyler söylemiyorum. Allah göstermesin. Bizim öğrencilik yıllarımızda bu vardı ama hoş değildi. Çok arkadaşımızı da kaybettik. Bugün tatlı su balığı gibi yaşamaktansa hiç değilse hislenerek, hissederek yaşamanın elzem olduğunu belirtmek istiyorum. Doğu Türkistan’daki insanın da, Afrin’deki masum çocuğun da acısını hissederek, geceleri gözyaşı dökerek, onlara dua ederek kendinizi hazırlayacaksınız. Ancak bu olursa oradan bir şey çıkar. Mesela büyük şairler de büyük duygu insanları değil midir? O hissiyatı yaşamışlardır. Mehmet Akif, Çanakkale’yi anlatırken sanki orada bizzat yaşamış gibi anlatır ve Çanakkale Şehitlerine şiirini secdede yazmıştır. Necid Çöllerinde Çanakkale’den binlerce kilometre uzakta idi ama kendini sanki orada, savaşın içinde yaşamış gibi hissederek yazmıştır.

Dava adamına rahat, eğlenceli bir hayat yakışmaz. Eğlenmeyelim demiyorum, gerektiği zaman ölçülü bir şekilde yapılabilir de ama bu kadar acının ortasında eğer ki bunca acıyı hissedebilen insanın eğlenmeye vakti zaten olmaz. “Bizler şehitlerimiz ile beraber cennette eğleneceğiz inşallah”, arzumuz bu olmalı. İslam aleminin çektiği sıkıntılarını, acılarını hisseden bir sosyolog, siyasetçi, öğretmen, ekonomist, şair, yazar vs. yetiştirebilirsek işte o zaman nasıl karşılık alırız biliyor musunuz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın işaret ettiği “Müslüman sanatçı inşa etmez, ibadet eder” sözüne uygun insanlar yetişmiş olur bu topraklarda. 24 saatini iş ile değil ibadet ile geçiren mükemmel insanlar topluluğu haline geliriz. Böyle bir mühendisin, böyle bir öğretmenin olduğu bir toplum düşünün. Hani “Alimin uykusu cahilin ibadetinden üstündür” buyruluyor ya işte bu hadisteki alim veya ariflerden oluşan bir toplumdan bahsediyorum. İşte o zaman Arvasi’nin anlattığı bin yıllık Türk-İslam Medeniyeti yeniden yeşerir.

Ötâçe Mecmuâsı: Sayıları çoğunluğa nazaran “çok az” diyebileceğimiz gençler görüyoruz öyle ki; Doğu Türkistan’da bir çocuğun derdi ile dertlenen, Suriye’deki o çocuğu dert edinen gençler bunlar. Ve bu gençler dertlerini eylemede döküyorlar. Gerek Doğu Türkistan’ı sokak sokak, meydan meydan anlatarak, Doğu Türkistanlı soydaşlarına yardım ellerini uzatarak, Suriye’deki yetim çocuğun göz yaşını silerek vs. güçleri nispetince bir şeyler yapan gençler. Ama ne yazık ki bu gençlerin kendi toplumlarındaki insanlara erişemiyorlar, nice edilen kelam, nice yapılan iş karşıdaki insanın yüreğine sirayet etmiyor. Sanki bir perde var ve bu perde gözleri kapatıyor. Sizce toplumumuzdaki bu vurdumduymazlığın sebebi nedir?

Kemal TEKDEN: Popüler Kültür hepimizi ve çocuklarımızı etkiliyor ve bu yönde onlara hakim olamıyoruz. Ben bu olaylara hiç olumsuz bakmıyorum Türk gençliği içerisinde bizim gençliğimizde de idealist genç oranı yüzde 5’i hadi zorlasak yüzde 10’u geçmezdi. Hiçbir dönemde de geçmeyecektir. Aslında yüzde 5 bile bu açıdan büyük bir orandır. Ülkeleri, milletleri yönetenler de bu idealist insanlardır ve yüzde 5’in içinde yer alırlar. Biz hangi zaman dilimine gidersek gidelim (Tabii Nebevi bir eğitimden geçen asr-ı saadeti, sahabeleri hariç tutarak söyleyeyim) bütün dönemlerde insanların büyük çoğunluğu Popüler Kültürün etkisi altında kalmıştır. Öyle bir insan gelmiştir, toplumların kaderini değiştirmiştir. O liderleri yetiştirmektir önemli olan. Mesela Pakistan ve Hindistan bölgesindeki Müslümanların neredeyse büyük çoğunluğu dinden çıkmak üzereyken İmam Rabbani gelmiş onları tekrar dine bağlamıştır. O büyük insanların yetişmeleri sadece bize bağlı değil, biz gayret edeceğiz Allah ortaya çıkaracak. Allah kimlere destek verir bilemiyoruz. Biz üzerimize düşeni yapalım yeter. Çünkü, sefer bizden zafer Allah’tandır. Çalışalım, çalışmaktan bıkmayalım ama ana hedefimiz bir sonuca ulaşmak olmamalı. Ana hedefimiz Allah yoluna revan olmaktır. Yani O’nun yolunda mücadele etmek, yolunda ölmek için buradayız. Yolun sonuna ulaşacağız diye bir kaide yok, olur olmaz onu Allah bilir. Hepimiz Allah için bir şeyler yapmak, ömrümüzü hayatımızı buna göre planlamak zorundayız. Bizler böyle yaparsak etrafımızdaki gençler de bizim samimiyetimizden etkilenir ve bu yolda gider. Ben böyle bakıyorum, hatta o kadar mükemmel gençler var ki çevremizde, onlara bakarak ümitleniyoruz gelecek hakkında. Beni şaşırtan ve harika söylemler içerisinde olan nice gençler var. Sadece Ocaklar da değil, farklı ortamlarda, bizim okullarda, TÜZDEV’de rastlıyoruz onlara. Bu gençleri gördükçe hiçbir ümitsizlik kalmıyor içimde. Milyonlarca gafil veya hain olsa bu ülkede böyle iyi yetişmiş on binlerce genç onları alt etmeyi bilir. Çünkü bizim imanımız kavidir. Biz ebedi olana inanıyoruz. Sınırlı bir hayat yolunda gitmiyor, fani bir dünya için çalışmıyoruz. Allah bizimle olunca kesin galip geleceğiz. Böyle bakmamız gerekiyor. Bu gerçekten böyledir de. Bu yüzden biz davamızda samimi olalım ve Allah’a duayla tevekkül edelim, göreceksiniz nice gençler bu davaya sahip çıkacaktır inşallah. Bundan hiçbir şüphem yok.

Ötâçe Mecmuâsı: İnanıyoruz. Hocam röportajımıza son vermeden önce Türk gençliğine bir mesajınız var mıdır?

Kemal TEKDEN: Allah razı olsun. İslam’ı gaye edinmiş Türk milliyetçiliği anlayışını pekiştirmek için uğraşmamız lazım ama önce kendimizden başlayarak, kendimizi yetiştirerek yapmamız lazım. Horasan Erenleri gibi. Biz öncelikle başkasının açığını bulmak yerine kendi hatamızı, nefsimizin yanlışlarını, zaaflarımızı düzeltmeye çalışmalıyız. Herkes böyle yaparsa işte o zaman mükemmellik ortaya çıkar. Allah’ın istediği kul olma yolunda ilerleriz. Hiç kimse dört dörtlük değildir. Arkadaşlarımız dört dörtlük değildir. Herkesin eksiği var ama biz öncelikle kendimizi tenkit ederek kendi yanlışlarımızı değerlendirerek yola çıkarsak çevremizi işte o zaman etkileriz. Hep söylediğim şeyi derginizin okuyucuları ve değerli dava arkadaşlarıma da söylemek istiyorum; “İyi bir dava adamı olmak istiyorsanız davanızı iyi yaşayan insan olun.” Şuurlu bir şekilde yaşayan insan olduğunuzda inanın ki çevrenizde çok daha etkili bir konuma geleceksiniz. İnsanlara sizin bir şeyi anlatmanıza gerek bile kalmayacak, belki onlar gelip sizlerden bir şeyler öğrenmek isteyecek. Türkiye’de 10 bin genç böyle yapsa bir süre sonra bu milyonlara dönüşür. Çünkü Allah buyuruyor ki “İnanıyorsanız üstünsünüz!” Toplumun merkezi biziz. Nereden bakarsak bakalım hep en doğruyu savunan bu milletin bin yıllık macerası içerisinde doğru çizgiyi muhafaza etmeye çabalayan da, millete sahip çıkacak olan da bizleriz. Bizler üzerimize düşeni hakkı ile yapalım ve gerisini Allah’a bırakalım.

Çevremize karşı hep olumlu yaklaşmalıyız. Güler yüzümüz ve samimiyetimiz ile kalbi birlik oluşturmalıyız. İnsanlarla aklımızı ihmal etmeden kalbi bir ilişki kurmamız gerek. Mevlana’nın bir sözü ile noktalayalım, “Söz ancak kalpten gelirse başka kalbe tesir eder. Siz ne kadar kalbi konuşursanız insanlarla o kadar etkili olursunuz.”

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Bahar AYDIN – Mehmet KALABALIK
18-06-20
E mail: otacemecmuasi.net
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
Talebesinin Gözünden; Seyyid Ahmed ARVASİ
Online Kişi: 19
Bu Gün: 58 || Bu Ay: 1239 || Toplam Ziyaretçi: 1607990 || Toplam Tıklanma: 40693476