İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / EDEBİYAT
Okunma Sayısı: 115
Yazar: Mustafa Atikebaş
TÜRK ROMANI'NDA İNSAN

MODERNLEŞME ÜZERİNEBir Türk Romanı var mıdır? sorusu etrafında bugüne kadar hatırı sayılır miktarda görüş serdedildi. 1870’lerde başlayan roman maceramızın üzerinden bir buçuk asır geçmesine rağmen tartışmanın seyrinin yirmi birinci yüzyılda giderek zayıfladığı görülüyor.

Kanaatimce tam tersi olması gerekirdi. Elbette bugün bir Türk Romanı vardır diyebiliyoruz. Sanat metinlerinin genel karakteristiği olan ‘öznellik’ sebebiyle tek tek romanlar üzerinde anlaşma sağlanamıyor olsa da bugün için en azından romanda teknik meselesinin halledildiğini söylemek mümkün. Teknik, romanın şekil/form/biçimiyle ilgili bir konu; başka bir ifadeyle romanın zahiri yönünün belirlendiği alandır. Romanın içine girdikçe, bütün teknik endişeler bir parça soluklaşır, çünkü asıl muamma daima insan’dır. Romanın malzemesi lisansa –ki öyledir– temelini, hatta yapının kendisini insan oluşturur.

Halid Ziya’ya gelinceye kadar geçen süre, Türk romanının teknik arayışlarının başlangıç devresini teşkil ediyor. Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’nin romanın ilk ‘kalfa’ları olduklarını söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Kalfa’lık ithamı bir küçümseme içermiyor; aksine kendi nesilleri içinde ‘çırak’ seviyesinde kalmış olanlardan onları ayrı tutmak bakımından bir methiye olarak da okunabilir. Bu ilk kalfaların arayışları ilk ustanın, Halid Ziya’nın işini epey kolaylaştırmıştı. Eski destanlarımız ve mesnevilerin romanın öncü türleri olduğu iddia edilir. Destanlar insandan çok milleti, mesnevilerse hikmeti öne almaları sebebiyle romandan çok başka bir yerde konuşlanırlar bence. Hâlbuki roman demek insan demektir. Bütün hissiyatıyla insan! Esasında Halid Ziya da bu bütün halindeki insanı tam olarak yakalama fırsatı bulamadı, bulamazdı da. Tanpınar’a kadar roman kahramanlarımızın bir yanı daima eksik kaldı. Fakat Halid Ziya ve sonra gelenler; Reşat Nuri, Halide Edip, Refik Hâlid, Peyami Safa… hiç değilse vak’ayı kusursuz biçimde kurmayı bildiler. Bu demektir ki Türk romanının çıraklık ve kalfalık devri sanıldığı kadar uzun sürmemiştir.

Edebiyat dünyamızın –aşmamız gereken– ciddi bir sorunu var: hemen her edebiyat nev’i için uyguladığımız Batı’yla karşılaştırma sorunu. Sorun olan karşılaştırmanın kendisi değil, sınırları. Mesela roman bahsi açıldığında, Türk romanının Batı’da neşredilen romanlarla kıyaslanmadan anlaşılamayacağı hususunda bir ön kabul oluşmuş gibidir. Hâlbuki bu da diğer tüm kıstaslar gibi bir kıstastır, fazlası değil. Biz romanda ustalaştığımızı kabul ettiğimiz anda Batı’da yayımlanan ilk romanın üstünden handiyse üç asır geçmişti. Aradaki bu zaman farkının sürekli bizim aleyhimize işlediği düşüncesi beni rahatsız ediyor. Bu belki de daha geniş bir adeseden edebiyata bakışımızla alâkalı. Edebiyatın bir ‘milli sanat’ oluşu gözden kaçırılmamalı. Oysa pek çok kişi edebiyatın evrensel olduğuna inanır. ( ‘evrensel’ kelimesini karşılayan ‘cihanşümul’, âlemşümul gibi kelimelerimiz var, fakat biz ne hikmetse Fransızca ‘universel’in bir benzerini yapmışız; bu da lisan konusunda ne kadar evrensel olduğumuzun bir işareti olsa gerek!) Neyse, dünya çapında bir edebiyat eseriyle karşılaşınca o eserin evrensel olduğu iddia edilir hemen. Aslında her büyük eser kendi insanını, kendi milletini yakaladığı ölçüde büyüktür. Onu cihanşümul yapan tarafı millî olmasından başka bir şey değildir. Hugo yahut Balzac Fransız, Dostoyevski ya da Tolstoy Rus insanının yaşamından ve kendi milletlerinin hayatından başka ne anlatmıştır? Demektir ki Türk romancısı da cihanşümul olmak istiyorsa evvela Türk insanını ve Türk milletini anlatmak durumunda; hayır, zorundadır.

İddiamı doğruladığını düşündüğüm birkaç misal vermek gerekirse; Türk romanının ustalık devrinde Kemal Tahir, Tarık Buğra gibi romancılarımızın, ideolojik konumları bahis mevzuu edilmeksizin, millî hayatı yakalamış oldukları için büyük romancı diye anıldıklarını bilmemiz lazım. Yaşar Kemal, Fakir Baykurt gibi romancılarımızın köylü yaşayışını öne alan romanlarında fikir/ideoloji dışarıda bırakılırsa hayatın ve insanın derinlemesine işlenmediği hemen fark edilir. Ne Türk köylüsü Rus mujik’idir, ne de Türk yaşayışı ve kültürü bir halk kültürüdür. ‘Halk’ kelimesine yüklenen anlamların neye karşılık geldiği hususunda Türk milletinin ve Türk aydınının müşterek bir cevabı oluşmamıştır. Hâlbuki millet kavramının en az bin yıllık uzlaşılmış bir mazisi mevcut. Küçük Ağa ve Bozkırdaki Çekirdek Türk köylüsünün, milletin tabiî bir parçası olarak gösterilmesiyle diğerlerinden ayrılıyorlar kanaatimce.

Romanda asıl mevzu daima insan’dır, demiştim. Romancılar insanı anlatma meselesinde kendi şahsi duyuşları nispetinde işbirliği yapmak durumundalar. Şöyle ki; tek bir romanda insanı bütün zaafları, günahları, erdemi, sevinci ve dürüstlüğüyle vermek kabil olmayabilir. İşte bir milletin edebiyatı, farklı devirlerde, durmadan değişen insanın türlü taraflarını yakalamak suretiyle oluşur. Yani, nesiller arası bir işbirliğiyle. Az evvel Halid Ziya’nın bu bütün halindeki insanı yakalayamadığını söylemiştim. Medeniyet değişmesinin kavşağında duran insanın yarım olması kaçınılmaz. Onun eksik bıraktığını Tanpınar’ın tamamlamış olması bahsettiğim nesiller arası işbirliğinin en güzel timsali. Huzur (1949) ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961), o zamana kadar gelen Türk romanındaki insan perspektifinin bir hülasasını verir bize: Bir tarafıyla gelişen, ayak uyduran ve yeni bir hayatın acemisi olarak tutunmaya çalışan; diğer taraftan daima geride bıraktıklarını özleyen, hasret çeken ve hatırlayan insan…

Günümüzde Türk romanının yakalaması gereken insanın mahiyeti büsbütün değişmiş durumda. Bir taraftan yarım kalmışlığı devam ederken, öte yandan tarihin belki de teknik seviyede en yüksek irtifayı hedefleyen insanı var karşımızda. Bu yeni insanın ahlâk ve millî karakter bakımından ne hâlde bulunduğu romanın esas mevzusu olacak. Bugünün Türk romancısı, tıpkı öncekiler gibi bu kördüğümü çözmek için sarf ettikleri çaba ölçüsünde büyük romana yaklaşmış olacaklar.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Mustafa Atikebaş
11-05-21
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TÜRK ROMANI'NDA İNSAN
Online Kişi: 21
Bu Gün: 129 || Bu Ay: 4.953 || Toplam Ziyaretçi: 1.765.761 || Toplam Tıklanma: 44.304.660