
| Kategori : / EDEBİYAT | Okunma Sayısı: 881 |
Bir Türk Romanı var mıdır? sorusu etrafında bugüne kadar hatırı sayılır miktarda görüÅŸ serdedildi. 1870’lerde baÅŸlayan roman maceramızın üzerinden bir buçuk asır geçmesine raÄŸmen tartışmanın seyrinin yirmi birinci yüzyılda giderek zayıfladığı görülüyor.
Kanaatimce tam tersi olması gerekirdi. Elbette bugün bir Türk Romanı vardır diyebiliyoruz. Sanat metinlerinin genel karakteristiÄŸi olan ‘öznellik’ sebebiyle tek tek romanlar üzerinde anlaÅŸma saÄŸlanamıyor olsa da bugün için en azından romanda teknik meselesinin halledildiÄŸini söylemek mümkün. Teknik, romanın ÅŸekil/form/biçimiyle ilgili bir konu; baÅŸka bir ifadeyle romanın zahiri yönünün belirlendiÄŸi alandır. Romanın içine girdikçe, bütün teknik endiÅŸeler bir parça soluklaşır, çünkü asıl muamma daima insan’dır. Romanın malzemesi lisansa –ki öyledir– temelini, hatta yapının kendisini insan oluÅŸturur.
Halid Ziya’ya gelinceye kadar geçen süre, Türk romanının teknik arayışlarının baÅŸlangıç devresini teÅŸkil ediyor. Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’nin romanın ilk ‘kalfa’ları olduklarını söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Kalfa’lık ithamı bir küçümseme içermiyor; aksine kendi nesilleri içinde ‘çırak’ seviyesinde kalmış olanlardan onları ayrı tutmak bakımından bir methiye olarak da okunabilir. Bu ilk kalfaların arayışları ilk ustanın, Halid Ziya’nın iÅŸini epey kolaylaÅŸtırmıştı. Eski destanlarımız ve mesnevilerin romanın öncü türleri olduÄŸu iddia edilir. Destanlar insandan çok milleti, mesnevilerse hikmeti öne almaları sebebiyle romandan çok baÅŸka bir yerde konuÅŸlanırlar bence. Hâlbuki roman demek insan demektir. Bütün hissiyatıyla insan! Esasında Halid Ziya da bu bütün halindeki insanı tam olarak yakalama fırsatı bulamadı, bulamazdı da. Tanpınar’a kadar roman kahramanlarımızın bir yanı daima eksik kaldı. Fakat Halid Ziya ve sonra gelenler; ReÅŸat Nuri, Halide Edip, Refik Hâlid, Peyami Safa… hiç deÄŸilse vak’ayı kusursuz biçimde kurmayı bildiler. Bu demektir ki Türk romanının çıraklık ve kalfalık devri sanıldığı kadar uzun sürmemiÅŸtir.
Edebiyat dünyamızın –aÅŸmamız gereken– ciddi bir sorunu var: hemen her edebiyat nev’i için uyguladığımız Batı’yla karşılaÅŸtırma sorunu. Sorun olan karşılaÅŸtırmanın kendisi deÄŸil, sınırları. Mesela roman bahsi açıldığında, Türk romanının Batı’da neÅŸredilen romanlarla kıyaslanmadan anlaşılamayacağı hususunda bir ön kabul oluÅŸmuÅŸ gibidir. Hâlbuki bu da diÄŸer tüm kıstaslar gibi bir kıstastır, fazlası deÄŸil. Biz romanda ustalaÅŸtığımızı kabul ettiÄŸimiz anda Batı’da yayımlanan ilk romanın üstünden handiyse üç asır geçmiÅŸti. Aradaki bu zaman farkının sürekli bizim aleyhimize iÅŸlediÄŸi düÅŸüncesi beni rahatsız ediyor. Bu belki de daha geniÅŸ bir adeseden edebiyata bakışımızla alâkalı. Edebiyatın bir ‘milli sanat’ oluÅŸu gözden kaçırılmamalı. Oysa pek çok kiÅŸi edebiyatın evrensel olduÄŸuna inanır. ( ‘evrensel’ kelimesini karşılayan ‘cihanÅŸümul’, âlemÅŸümul gibi kelimelerimiz var, fakat biz ne hikmetse Fransızca ‘universel’in bir benzerini yapmışız; bu da lisan konusunda ne kadar evrensel olduÄŸumuzun bir iÅŸareti olsa gerek!) Neyse, dünya çapında bir edebiyat eseriyle karşılaşınca o eserin evrensel olduÄŸu iddia edilir hemen. Aslında her büyük eser kendi insanını, kendi milletini yakaladığı ölçüde büyüktür. Onu cihanÅŸümul yapan tarafı millî olmasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Hugo yahut Balzac Fransız, Dostoyevski ya da Tolstoy Rus insanının yaÅŸamından ve kendi milletlerinin hayatından baÅŸka ne anlatmıştır? Demektir ki Türk romancısı da cihanÅŸümul olmak istiyorsa evvela Türk insanını ve Türk milletini anlatmak durumunda; hayır, zorundadır.
İddiamı doÄŸruladığını düÅŸündüÄŸüm birkaç misal vermek gerekirse; Türk romanının ustalık devrinde Kemal Tahir, Tarık BuÄŸra gibi romancılarımızın, ideolojik konumları bahis mevzuu edilmeksizin, millî hayatı yakalamış oldukları için büyük romancı diye anıldıklarını bilmemiz lazım. YaÅŸar Kemal, Fakir Baykurt gibi romancılarımızın köylü yaÅŸayışını öne alan romanlarında fikir/ideoloji dışarıda bırakılırsa hayatın ve insanın derinlemesine iÅŸlenmediÄŸi hemen fark edilir. Ne Türk köylüsü Rus mujik’idir, ne de Türk yaÅŸayışı ve kültürü bir halk kültürüdür. ‘Halk’ kelimesine yüklenen anlamların neye karşılık geldiÄŸi hususunda Türk milletinin ve Türk aydınının müÅŸterek bir cevabı oluÅŸmamıştır. Hâlbuki millet kavramının en az bin yıllık uzlaşılmış bir mazisi mevcut. Küçük AÄŸa ve Bozkırdaki Çekirdek Türk köylüsünün, milletin tabiî bir parçası olarak gösterilmesiyle diÄŸerlerinden ayrılıyorlar kanaatimce.
Romanda asıl mevzu daima insan’dır, demiÅŸtim. Romancılar insanı anlatma meselesinde kendi ÅŸahsi duyuÅŸları nispetinde iÅŸbirliÄŸi yapmak durumundalar. Åžöyle ki; tek bir romanda insanı bütün zaafları, günahları, erdemi, sevinci ve dürüstlüÄŸüyle vermek kabil olmayabilir. İşte bir milletin edebiyatı, farklı devirlerde, durmadan deÄŸiÅŸen insanın türlü taraflarını yakalamak suretiyle oluÅŸur. Yani, nesiller arası bir iÅŸbirliÄŸiyle. Az evvel Halid Ziya’nın bu bütün halindeki insanı yakalayamadığını söylemiÅŸtim. Medeniyet deÄŸiÅŸmesinin kavÅŸağında duran insanın yarım olması kaçınılmaz. Onun eksik bıraktığını Tanpınar’ın tamamlamış olması bahsettiÄŸim nesiller arası iÅŸbirliÄŸinin en güzel timsali. Huzur (1949) ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961), o zamana kadar gelen Türk romanındaki insan perspektifinin bir hülasasını verir bize: Bir tarafıyla geliÅŸen, ayak uyduran ve yeni bir hayatın acemisi olarak tutunmaya çalışan; diÄŸer taraftan daima geride bıraktıklarını özleyen, hasret çeken ve hatırlayan insan…
Günümüzde Türk romanının yakalaması gereken insanın mahiyeti büsbütün deÄŸiÅŸmiÅŸ durumda. Bir taraftan yarım kalmışlığı devam ederken, öte yandan tarihin belki de teknik seviyede en yüksek irtifayı hedefleyen insanı var karşımızda. Bu yeni insanın ahlâk ve millî karakter bakımından ne hâlde bulunduÄŸu romanın esas mevzusu olacak. Bugünün Türk romancısı, tıpkı öncekiler gibi bu kördüÄŸümü çözmek için sarf ettikleri çaba ölçüsünde büyük romana yaklaÅŸmış olacaklar.
Yazar: Mustafa AtikebaÅŸ |
11-05-21 |
||
| E mail: tyb.org.tr | Tweet | ||