ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : / EDEBİYAT
Okunma Sayısı: 349
Yazar: Yusuf Alpaslan Özdemir
EDEBİYATSIZ EDEBİYAT
EDEBİYATSIZ EDEBİYATEleştirmen Osman Özbahçe yeni yayınlanan iki yeni kitabı “Edebiyatsız Edebiyat” ve “Çevrimdışı”nda da özgün, cesur ve nitelikli tespit/teklifler sunuyor

Edebiyatın değeri, anlam ve önemi nicedir yanlış şekillerde anlatılıyor, anlaşılıyor ve gösteriliyor ülkemizde. İnceliklerin, nezaketin ve zarafetin kabuk değiştirdiği, her şeyin hızla ve çabucak tüketildiği bir çağda yaşıyor olmamız da işin tuzu biberi. Halbuki cepler ve midelerden ziyade ve önce ruhu doyurmak/teskin etmek gerekir. Bu yolda iyi bir doktor, büyülü bir dünyadır edebiyat.

Edebiyatın tesiriyle hayat tarzımız arasında paralellik vardır. İnşa ettiği mekânlarda kuşların yeme içmesini dahi düşünen, sosyal yaşamda hak hukuk ve adaleti her şeyin üstüne koyan, yaşanabilecek her türden meseleye önceden tedbir alma amaçlı envai çeşit vakıf kuran, huzuru ve erdemli olmayı hayatın merkezine taşıyan bir zihniyetten nerelere savunduğumuz aşikârdır, edebiyatın durumu da… Maskeyle dolaştığımız, -mış gibi yaşadığımız, içimizin, dışımızın ayrı tellerden çaldığı tavırla pek çok kavramın, kelimenin, hasletin içini boşalttık, hızla tükettik, klişeler koleksiyonunu zenginleştirdik.

Birçok davranışımızın kökeninde aslında görünenin/göstermeye çalıştığımızın tam aksine, gül gibi besleyip büyüttüğümüz aşağılık kompleksimiz var. Kendi özümüzü ve kim olduğumuzu tam mânâsıyla idrak edemediğimiz için taklit bataklığına, kuru kuruya imrenme hastalığına bataklığına saplanıp kaldık, neticede de doyumsuzluk ve arafta kalmalar hayatımızın ana kodları haline geldi. Edebiyata yansıması da batının hakikati devre dışı bırakan, sanala sürükleyen ve sahteliği dikte eden kuram ve teknikleriyle örülü metinlerle hemhal olması şeklinde gerçekleşti. Bu haseple en başta hikâyemiz, sonra roman ve şiirimiz çoğunlukla bize bizi anlatmıyor, kalbimize dokunmuyor.

SAHTE YAŞAMLAR

Maskeli gezmek insanı gergin, tedirgin ve bedbin yapar, bu yüzdendir ki kimsenin olumsuz eleştirilere/ikazlara/önerilere tahammülü yok. ‘Biz’ değil ‘ben’ diyen hedonist ve benmerkezci bir hayat şeklinin taliplileri ve kölelerine dönüştük. Yine edebiyata uyarlayalım bu hâli; eleştirinin, yazarın/şairin yeteneğini geliştirdiğine ve onu ileriye taşıdığına, ona değer verdiğimizi ve ilgilendiğimizi gösterdiği düşüncesine epeydir uzağız. Yeter ki övülelim, konuşulalım, gündemden hiç düşmeyelim, dünyanın en muazzam ve erişilemez metinlerini yazdığımız dillendirilsin.

Günümüz edebiyatının istenilen düzeyde ve şekilde olmamasının bir sebebi de üzerinde fikir birliğine varılan, görüşleri önemsenen eleştirmenlerimizin olmayışıdır. Halbuki bir zamanlar Nurullah Ataç’ın, Fethi Naci’nin, Memet Fuat’ın, Hüseyin Cöntürk’ün, Mehmet Kaplan’ın yazdıkları önemsenir, yazarlar dört gözle bu isimlerin yazılarında kendilerinden bahsedilmiş mi dört gözle bekler, kelem erbabı bu eleştirilerden dersler çıkarır; çıkan tartışmalar da zengin, canlı ve hareketli bir edebiyat ortamına ön ayak olurdu. Bugüne baktığımızda tekrarın tekrarı ve derlemeden öte gitmeyen, yeni bir şey söylemeyen pek çok yazıyla karşılaşıyoruz. Okuyucu klişeden, samimilikten, derinlikten uzak metinleri, bir’dava’dan yoksun dergileri niye okusun ki? Ekonomik güçlüklerle, ülkemizde okumaya ve araştırmaya yeterince önem verilmemesiyle açıklanabilir mi her şey?

İyi metinler yazmaktan, edebiyatın sağ ve selâmetle ilerlemesinden başka gayesi ve arzusu yokmuş gibi davranan mütevazi görünümlü nezaket ve kibarlık budalalarının; en küçük eleştiri yahut ikazda nasıl bir canavara dönüştüğünün numuneleriyle bezeli değil midir edebiyat ortamımız?

Böyle karamsar bir tablonun içinizi daralttığının, zaten yorgun olan zihninizin daha da yorulduğunun farkındayım. Lâkin şikâyet ettiğimiz durumların ortadan kalkmasının temel yolu gerçekleri görmekten, hakikati anlamaktan, işin iç yüzünü bilmekten geçiyor. Ancak bunları idrak ettiğimizde, gerçeklerle yüzleştiğimizde, eleştiriye tahammül ettiğimizde ve sahici/samimi olduğumuzda okuduklarımız ve dinlediklerimiz bize fayda getirir, hayatımıza anlam katar. İnsan ömrünün naçar kalacağı bunca şeyi okumanın ve bilmenin üstesinden gelmenin biricik yolunun seçimlerimizden geçtiği ayan beyan ortadır. Bu çaresizlik içinde, zamanla savaşımızda bozuk plâk gibi aynı şeyleri tekrar edip duran, tekrarın tekrarı faaliyetlerin, kuru övgü/yergiden ibaret okuma ve öğrenmelerin insana ne tür bir faydası olabilir ki? Bu cihetle bize yeni şeyler öğreten, olaylara farklı perspektiflerden bakabilmeyi gösteren kalemlerin önemi çok daha mühim hale gelir. Tam da böyle bir kalemden, yeni çıkan iki kitabı vesilesiyle de bir kez daha Osman Özbahçe’den bahsedeceğim bugünkü yazımda.

OSMAN ÖZBAHÇE

Konya-Ilgın doğumlu, şair ve eleştirmen Osman Özbahçe; öğrenmeyi, farklı veçhelerden bakabilmeyi ve özgün olmayı önceleyen, özgün ve cesur, saygın bir kalem. Onu tanıyanlar/okuyanlar klişelere hapsolmayacaklarını, farklı bakış açıları kazanarak meseleyi farklı boyutlarda ele alacaklarını bilirler.

Osman Özbahçe’nin “Çevrimdışı” ve “Edebiyatsız Edebiyat” adlı kitapları Ebabil Yayınları’nın ‘Eleştiri’ serisinden geçtiğimiz ay çıktı. Kitaplardaki yazılar daha önce, ülkemizin nitelikli ve kalbur üstü yayınlarında okurla buluşmuş ki, bunların künyeleri liste halinde her iki kitapta da veriliyor.

Özbahçe; 184 sayfadan mürekkep ‘Edebiyatsız Edebiyat’ın büyük kısmında şiiri merkeze alırken, biraz daha hacimli 220 sayfalık ‘Çevrimdışı’nda ise şiirin yanında hikâye ve eleştiriyi odağa alıyor.

 ‘Edebiyatsız Edebiyat’ın, kitapla aynı başlığı taşıyan ilk yazısı oldukça önemli, çünkü okuz sayfalık bu yazıda Osman Özbahçe’nin ilkelerini, tespit ve tekliflerini ana hatlarıyla özetlenmiş bir şekilde görebiliyoruz.

‘Edebiyatsız Edebiyat’ tabiri başlangıçta okuru şöyle bir afallatıyor, şaşırtıyor, yani edebiyatsız edebiyat da neyin nesi, nasıl oluyor diye düşünüyoruz. Öncelikle bu ironiyi, yani edebiyatsız edebiyatın ne anlama geldiğinin kodlarını izah ediyor yazar. Özbahçe, günümüz edebiyatının temel sorunu olarak edebiyatsız edebiyatı görüyor. Edebiyatsız edebiyatın da temel nedeni klişelerdir ona göre.

EDEBİYATIMIZIN TEMEL SORUNU

Klişeciliği vurgulayan giriş kısmında çağrışımlar ve göndermelerle yüklü bir yolculuğa çıkarız.

Klişelerden dolayı günümüz şiiri de hikâyesi de yaratıcılıktan/derinlikten uzaktır, Özbahçe’ye göre. Çeşitli mecralardaki okumalarımızı ve katıldığımız faaliyetleri şöyle bir hatırlayıverince daha bir anlam kazanır bu satırlar, okurun iç sesinin cümleye büründürülmüş halidir adeta. Hep benzer şeyleri aynı şekillerde ve aynı cihetlerden ele alınması meselenin özünü yanlış kavramamıza, farklı yerlerde beyhude arayışlar peşinde zaman kaybetmemize, enerji harcamamıza neden olabilir. Neticede ilerleme, yenileme ve onarma da kâbil olmaz.

Peki bu klişeleri nasıl aşacak yazar/şair? Öğrenmeyi sürdürerek elbette; “Edebiyatta öğrenme bitmez. Diploma ancak ölümle gelir.” der Osman Özbahçe.

 

ŞİİRİN İŞİ DAHA ZOR

Günümüz gençlerine eksik ya da yanlış bildiğini söylemek, onları uyarmak pek kolay değil. Sadece gençler mi, yıllardır edebiyatın içinde olanlar da.

 Öğrenmek de neymiş? Her şeyin doğrusunu, olanı ve olması gerekeni en iyi günümüz edebiyatçısı bilir(!) Yazdıkları nevi şahsına münhasırdır, hiçbir şeye benzemez. Bu metinleri yazan birinin artık öğrenecek/bilmesi gereken bir şey olur mu hiç, böyle bir şey mümkün müdür? Hem neyi farklı yapabilecek, anlatabilecek ki, anlatılacak/söylenecek her şey yazılıp çizilmiştir; iş, Özbahçe^nin kitapta vurguladığı gibi ‘alt tarafı bir şiir’(!)demeye kadar varmıştır (siz şiiri kaldırıp başka türler koyabilirsiniz)

 Dergilerin özel sayılarına, dosyalarına, vefa sayılarına, kitap eklerine bakınca Özbahçe’nin yazdıklarını daha net net anlıyor ve görebiliyor gerçek okur. Her sene aynı vakitlerde aynı şeyleri tekrar ederek büyük yazarı/şairi daha çok sev(dir)diklerini, değerini ve önemini anlattıklarını düşünüyor pek çok kalem. Ama gerçek onlar için hiç de öyle değil, aslolan isminin görünmesi; yazdıklarının niceliği; niteliği değil.

ÖĞRETMENSİZ, ÖĞRENMEYE EN AÇIK DİSİPLİN

Öğrenmenin durması ancak yetenek kaybıyla açıklanabilir” diyor Özbahçe; “Gerçek edebiyatta çürüme görülmez. Klişenin egemenliğindeki kemirgen kurtlar gerçek edebiyata nüfuz edemez. Çünkü sanatçı kendini sürekli geliştirir. Öğrenmenin durması yetenek kaybıyla açıklanabilir ancak. Edebiyatın güzel tarafı kendi kendine öğrenmeye izin vermesidir. Öğretmensiz öğrenmeye açık belki de tek disiplin edebiyattır. Sanatçı dergilerden öğrenir, kitaplardan öğrenir.”

‘Klişe’nin durumu ve neden olduğu tahribat düşünülenin ötesindedir; “Klişe egemen söylemdir. Günümüz sanatçısı egemen söylemden kopmak yerine bütünleşme çabasında. Klişe yapay, plastik dünyadır. Edebiyat, hayattan koptukça klişeleşir.”

‘Edebiyatsız Edebiyat’ta başrolde şiir olduğunu söylemiştik, ardında hikâye var. Romanın olmamasını Özbahçe; klâsiklerden vazgeçemediği için günümüz romanına uzak kalması/durması ile açıklar.

 Şiir, Osman Özbahçe’nin konumlandığı ana tür. 2. Yeni, Türk şiirin serencamı, dünden bugüne şiirimizin yol haritası, şiire dair kuşatıcı tespit ve teklifler birçok kitabında olduğu gibi  ‘Edebiyatsız Edebiyat’ta da baş köşede, daha doğrusu mekânın sahibi.

Osman Özbahçe; şiirdeki sorunun hikâyeye nazaran daha zor olduğunu; çünkü insanların şiire okuyucu olarak değil, yazmak amacıyla ilgi gösterdiklerini, günümüzde şiir kitaplarından çoğunun bu denemelerin ürünü olduğunu iddia ediyor ve bu durumun altını çiziyor önemle ‘Edebiyatsız Edebiyat’ında. Ona göre; roman ve hikâyenin piyasası varken şiirin piyasası yoktur ülkemizde, ek olarak geleneksel kural ve kalıplarla açıklanamayacak bir metni okuyucu özümseyemiyor.

Yazıda vurgulanan bir başka mesele “akım”lar. Akım çabası, şiiri çürüten bir nedene dönüşmüştür Özbahçe’ye göre; şiirde bir insan iki tane akım başlatamaz. Biri tutmadıysa ikincisini, üçüncüsünü devreye alıyor şairler.

Hikâye, yazının gündemindeki ikinci tür olarak karşımıza çıkıyor. Osman Özbahçe; “hikâyenin sorunu düzgün cümleler. Genç hikâyecilerde sorun dil algıları ve hikâyede yoğunlaşıyor. Hikâyelerinde hikâye olmaması hasebiyle klişeye yakalanıyorlar.” Düşüncesini savunuyor.

Roman türünün kitapta, özelde de giriş yazısında ortalarda olmadığı dikkatinizi çekecektir. Bunun nedeni Özbahçe’nin klâsik romanlardan vazgeçmemesi. Yeni yayınlanmış yerli romanların çoğunu okumuş biri olarak ben de aynı kanaatteyim.

 Nokta atışı durum tespitlerinin ardı arkası kesilmez Özbahçe’nin cümlelerinde; “Edebiyatsız edebiyat, edebiyatı düzgün cümle kurmaya indirgedi. Genç hikâyeciler düzgün cümle kurmayı hikâye kurmaktan daha çok önemsiyor. Dilbilgisi kurallarına uymayı yeterli görüyorlar. Hepsi tdk imlâsı. Bu yetmezmiş gibi bilimsel dil. Hiçbirinde sanat dili yok. Bazen ayrıntılarda kayboluyorlar. Ayrıntı vereceğim diye hikâyeyi ayrıntı yumağına çeviriyorlar. Temel sorun sanat yok.”

DİJİTAL DÜNYA, SAHTELİĞİ ORTAYA ÇIKARDI

Dijital dünyanın edebiyat ilgisinin sahte olduğunu kanıtlaması, edebiyatın kimseyi önemli insan yapmadığı, edebiyatla insanın kendisi olma imkânı olduğunu görmezden geldiği de önümüze gelir yazıda. Burada bir parantez açmalıyım. Özbahçe; düşündüğü/yazdığı gibi yaşayan biri; Facebook, twitter, insatgram vd. sosyal medya hesaplarını kullanmıyor. Ona göre aslolan edebiyattır, edebiyat bir dünya inşasıdır çünkü.

Osman Özbahçe edebiyatsız edebiyattan, klişelerden vd. bahsediyor, büyük iddialar ortaya atıyor, büyük lâflar ediyor, işlerin hiç de göründüğü gibi olmadığını vurguluyor, aslında olanın ne olduğunu faş ediyor. Yazılarını okuduğunuzda karşınıza; klişelerden uzak duran, özgün görüşler ortaya koyan cesur bir yazar/eleştirmen profiline şahitlik edeceksiniz ki bu yazdıklarıyla yaptıklarının bağdaştığını gösterir. Kitapta; İstiklâl Marşını, Yedi Güzel Adam’ı, Arif Ay’ı, İbrahim Demirci’yi, Mehmet Erdoğan’ı, Bülent Keçeli’yi çeşitli veçheleriyle anlatan yazıları okuduğunuzda klişelerden uzak, özgün, cesur, sıra dışı tespit ve tekliflerle ilham veren metinlerin nasıl olduğuna da şahitlik edeceksiniz.

‘Edebiyatsız Edebiyat’ta yer alan İbrahim Demirci, Bülent Keçeli gibi şairlerin, Hüseyin Su, Necip Tosun gibi hikâyecilerin metinlerinin kronolojileri de isimlerin/eserlerin ıskalanmasının ve dergi sayfalarında kaybolup gitmesinin de önüne geçiyor.

Hasılı; Osman Özbahçe meselelerin görünenden farklı yüzlerinin de olabileceğini/olduğunu ve olması gerekeni açık ve anlaşılır bir dille, somut örneklerle cesur bir şekilde ortaya koyuyor. Yazdıkları, üzerinde düşünülmeye ve tartışılmaya değer nitelikte etkili ve etkin metinlerdir.

Bir başka yazımızda Çevrimdışı’nı ele alalım…

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Yusuf Alpaslan Özdemir
31-05-22
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
EDEBİYATSIZ EDEBİYAT
Online Kişi: 8
Bu Gün: 114 || Bu Ay: 12.948 || Toplam Ziyaretçi: 2.183.780 || Toplam Tıklanma: 51.743.768