
| Kategori : / RAMAZAN- ORUÇ- İNSAN | Okunma Sayısı: 521 |
“En büyük kusur kusursuzluk iddiasıdır. Kusursuzluk insanı kibre sürükler. Bu sebeple insanın hataları, günahları ve kusurları onu dengede tutar. İnsan olduÄŸunu, Allah tarafından yaratılmış, sonlu bir varlık olduÄŸunu hatırlatır. Bu sadette Hz. Hanzala bir gün Efendimiz (s.a.v)’e gelip ‘Hanzala münafık oldu’ der. Efendimiz (s.a.v) neden böyle söylediÄŸini sorunca Hanzala ÅŸöyle açıklar: “Ya Resûlullah! Senin yanında bulunuyoruz, bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp da çoluk çocuÄŸumuzun yanına ve iÅŸimizin başına dönünce çoÄŸunu unutuyoruz.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) onu teselli mahiyetinde ÅŸöyle buyurur: ‘Nefsimi kudretiyle elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki ÅŸayet siz, benim yanımda bulunduÄŸunuz hâlde devam edip zikir üzere olabilseydiniz, yataklarınızda ve yollarınızda melekler sizinle musâfaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle olur bazen böyle.”
(O’nun Gibi/ Muhammed Yazıcı)
“İnsanın kalbi, parlak bir ayna gibidir. Kötü ahlâk ise, duman (is) ve zulmet (karanlık) gibidir. O aynayı karartıp Allahu Teâlâ’yı görmekten alıkoyar, arada perde olur. Güzel ahlâk ise, kalbe eriÅŸip o aynayı günah zulmetinden temizleyen bir nurdur, ışıktır. Bunun içindir ki Resulullah: ‘Her günahtan sonra, bir sevap iÅŸle ki, onu yok etsin’ buyurmuÅŸtur.”
(Kimya-yı Saadet/ İmam Gazali)
“Bütün yalancı tanrılar içinde en baskın olanı ise insan egosu dediÄŸimiz ÅŸey, yani kendisini yaratıcısından bağımsız kabul eden ve kendi kendisinin efendisi gibi hareket eden benliktir. Bu benliÄŸin, rehber edinmeyi reddettiÄŸinde verdiÄŸi emirler, Kur’ân’da ‘hevâ ve heves’ olarak isimlendirilir ki Arapçada rüzgâr manasına gelen ‘hevâ’ kelimesiyle aynı kökten gelmek-tedir. Bu noktada Kur’ân, ‘hevâ ve hevesini tanrı edinen kiÅŸi’yi, kuÅŸların kaçırdığı veya rüzgârın aniden alıp uzaÄŸa götürdüÄŸü ÅŸeye benzetir.”
(Tanrı’yı Hatırlamak/ Gai Eaton)
“Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve iÅŸe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın iÅŸçisidir o. İlkin vücut evini ÅŸöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki, bacalarda ne kadar birikmiÅŸ kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevÅŸemiÅŸ ve kopmaya yüz tutmuÅŸ sıvalar düÅŸer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliÄŸin ve ölümün sembolü olarak gerilmiÅŸ kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuÄŸun, büyük konuÄŸun gelmiÅŸ olduÄŸunu bilmiÅŸ olur. Sonra Oruç onarmaya baÅŸlar. Her hücreye iner ve hücre içinde bir kaynaÅŸma, yumurta sarısının oluÅŸumuna benzer bir tazeleniÅŸ baÅŸlar. Ölüm sularında gezen, dolaylarında, çevrelerinde dolaÅŸan her hücre, bu kaynar su yeniliÄŸinde, hayata döner. Her hücre, ölümün bir yumurta kabuÄŸu gibi ördüÄŸü kireç zarını kırar.”
(Samanyolunda Ziyafet/Sezai Karakoç)
“Oruç neden ibarettir? Oruç, bedenle ruh arasında doÄŸrudan tecrübe edilen bir savaÅŸtır. Oruç tutarken beden acı çeker, talepte bulunur ve kendisine hizmet edilmez; öte yandan ruh bu acıyı denetlemektedir. Oruç ruhun beden üzerindeki zaferidir; acı verici ve doÄŸrudan tecrübe edilen bir zafer. Oruç bu ÅŸekilde tecrübe edilebilirse sadece acı deÄŸil; haz da verecektir.”
(ÖzgürlüÄŸe Kaçışım/ Aliya İzzetbegoviç)
Yazar: Gökhan Özcan |
03-03-25 |
||
| E mail: yenisafak.com | Tweet | ||