
| Kategori : / PORTRELER | Okunma Sayısı: 13 |
Tarihçi İlber Ortaylı 79 yaşında vefat etti.
Kendisini özellikle 1996-2004 yıllarında epeyce yakından tanıma imkânı buldum.
Mostar Köprüsü’nün açılışına beraberce katıldık, St. Petersburg-Moskova ve Kiev’de beraberdik. Hatta Petersburg’daki Tatar Camii’nde namaz kıldığımızı hatırlıyorum 2000 yılında.
Yurt içi ve dışında çok sayıda toplantıya ve Kanal 7’de Süleyman Çobanoğlu’nun moderatörlük yaptığı bir tv programına beraberce iştirak ettik. Kitaplarını yayınladım, söyleşiler yaptım, söyleşilerini ve yazılarını kitaplar halinde topladım ve ilk çok satan kitaplarını ben yayına hazırladım. Önsözlerinde bana teşekkür etmiştir, vs.
İlber Ortaylı henüz akademik camia dışında fazla tanınmayan biriyken söylediklerini önemsemiş ve özellikle Osmanlı ve Sultan 2. Abdülhamid hakkındaki hükümlerinin ülkemizdeki tarih kültürünün geniş kitlelere nakledilmesindeki öneme dikkat çekerek söyleşiler yapmıştım. Bunlardan biri yayın yönetmeni olduğum İzlenim dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli 35-36. sayılarında “Efsane ve sloganlar arasında bir tarih…” başlığıyla neşredilmişti (s. 49-52). Bakın o söyleşide neler demiş:
“(İnsanların) Bir kısmı ‘biz Osmanlı değiliz’ derken, diğerleri ‘Osmanlı biziz’ diyor. Bu tip bir ayrım sakattır ve mümkün değildir. Ben Avusturya’da ‘Haçlılar başka, ben başkayım’ diyen görmedim. Cumhuriyetçiler, Monarşiye karşı olanlar, sosyalist olanlar orada da var ama böyle bir görüş yok. Bu saçma bir ayrımdır. (…)
Diğer önemli bir nokta da şu: Ecnebi Osmanlı tarihçisi, tarihe yabancı gözüyle bakar. Bu, doğrudur. Peki bugünün Türk’ü hangi gözle bakıyor? Bugünün Türk’ünün tarihten bir kopukluğu var. Bu kültürle alakalı bir şey. O dili bilmiyor, kelime hazinesi zayıflamış, o dönemin şiirini bilmiyor. Biz dedemizle konuşmaktan aciziz. Bu inkılap, kabuk değiştirme, uygarlık değiştirme değil, bu bir medeniyetsizlik.”
Şimdi bu sözlerden hangisine itiraz edersiniz?
İşte o yılların İlber Ortaylı’sı Osmanlıya sahip çıkan, redd-i miras edenlere reddiyede bulunan ve Osmanlı-Cumhuriyet sürekliliğine üzerine basa basa vurgu yapan bir profildi ve ben dâhil dostlarım Osmanlıya ve hanedana sahip çıkan bu tavrı dolayısıyla onu destekledik. Hatta bir dostum 90’lı yılların sonlarında Ortaylı’yı eleştiren bir yazı yazmak istediğini söyleyince kendisine ‘İlber hoca bize lazım, bizim sesimizi ulaştıramadığımız bir kitleye ulaşıyor, itibarını yıpratmayalım’ diye engel olmuşluğum vardır.
Nihayet yine 90’lı yalların sonlarında bir sempozyumda Sultan Abdülhamid için sarf ettiği şu cümle, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan dâhil pek çok aydında yankılanmıştır:
“Bütün dünyanın en son hükümdarı, tarihî, hukukî, müessese olarak, son üniversel imparator (son Roma imparatoru) II. Abdülhamid Han’dır.” (Mehmet Tosun (haz.), 21. Yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’e Bakış, 2003, s. 116.)
Yukarıdaki fikirlerini önemseyen biri olarak onlara ihtiyacı olan halka ulaştırılması için elimden geleni esirgemedim ve tekrar ediyorum, ilk çok satan kitaplarını neşrettim, kendisinden iktibaslarda bulundum, yazı ve konuşmalarımda resmi tarihin tabularının kırılması adına bunları kullandım.
Şöhret afettir
Ancak…
2000’li yılların başında başlattığım yayın patlamasının ardından o kadar büyük bir teveccüh oldu ki kendisine, Ortaylı 2010’ların başına gelindiğinde artık yalnız akademik camianın değil, üniversite öğrencilerinin ve televizyonlar kanalıyla da halkın gözünde “tarihin Einstein”ı muamelesi görmeye başladı. Reklamlara bile çıkacak kadar ekranların aranan figürü haline geldi, konuşmaktan okumaya ve yazmaya vakit bulamaz oldu. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi, muhabbeti sevdiği için de bu hal, onu zehirleyen bir süreci başlattı.
Büyük İskender’in neden öldüğünü sonunda bulmuşlar. 2014’te Yeni Zelandalı toksikolog Dr. Leo Schep ve ekibi, Pat Wheatley gibi klasik tarihçilerle ele ele vererek yazdıkları makaleyi Clinical Toxicology dergisinde yayımlamış ve Büyük İskender’in “akçöpleme” bitkisinin suyu içirilerek iki hafta içerisinde yavaş yavaş, semptomları belli edilmeden öldürüldüğünü ortaya koymuşlardı. İlber Ortaylı da medya tarafından böyle ağır ağır zehirlendi.
Şöhrete mi susamıştı? Belki. Egoist olduğu doğru. Parayı, yemeyi, içmeyi, gezmeyi severdi. İyi bir eğitim görmüş, merak duygusu gelişmiş biriydi ve birkaç dilde okuyup yazabiliyordu. Ukrayna’da sahneye çıkınca Rusça değil, Ukraynca konuşmayı yeğlemesi hepimiz için sürpriz olmuştu.
Evet, muhakkak ki donanımlıydı ve benim 2000’li yılların ortalarına kadarki değerlendirmeme göre tefekkür tarafı da vardı ki tarihçilerin çoğunda bulunmaz. Fuat Köprülü’den sonra tarihle birlikte düşünme örneklerini ortaya koyan biriydi.
Ancak çok değişti; başlangıçta kendisini yoğun olarak destekleyen kesimi dışlayarak laik, Kemalist kesime teveccüh etti ve zamanla bu taraftaki bağlantıları zayıfladı. Popülerliği arttıkça mağrurlaştı ve nihayet, 7 Ekim’den sonra İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayacağına, kalktı, Babala tv’de Oğuzhan Uğur’un programında eski sevenleriyle son köprüsünü de kendi ağzından çıkan şu sözlerle imha etti:
“Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. Maalesef İkinci Harp’ten önce (yani İkinci Dünya Savaşı öncesinde) o Filistinli tipi arazileri satan ve sattıkça Beyrut’ta, Kahire’de yiyip harcayan insan tipiydi.”
Adeta katledilen on binlerce Filistinliye “oh” dercesine pes perdeden küstahlığı öteden beri bilinmekteydi. Mesela tam da benim Ortaylı kırılmasının başladığı tarih dediğim 2004 yılında hem de Konya’da yaptığı bir konuşmada Müslaman halkın gözüne baka baka “Filistinliler Osmanlıya ihanetlerinin bedelini ödüyor” diyebilmişti.
Ortaylı’nın dramı
2024 Şubatında “İlber Ortaylı’nın dramı” başlıklı yazım İttifak gazetesinde çıkmıştı. Oradan aldığım şu satırlar tam da bugün söyleyeceklerime ayna tutmaktadır:
“Bazı insanlar yaşarken ölür. Geldiği nokta itibariyle İlber Ortaylı tarihçiliğimiz adına ağır bir kayıptır.
Nitelikli bir tarihçi kumaşına ve tefekkür kabiliyetine sahipti ama maalesef “Şöhret afettir” sözünü kim bilir kaçıncı kez doğrulamayı tercih etti.
2000’li yılların başına kadar okuruna tarihçilik sahnesini zenginleştireceği umudunu zerk eden pırıltılı biriyken “Parayı veren düdüğü çalar” tezgâhına yuvarlandı. Velhasıl her ota konmanın bedelini ödüyor. Zira her devrin çiçeği olma arzusu çiçeklik vasfınızı da zedeler. (…)
Ancak aradan geçen 20 yılda o kadar savruldu ki, yer yer propagandist bir Kemalist partizana dönüştü, yeni yonttuğu kalemi eskiden söylediklerini de itibarsızlaştırdı. Osmanoğullarınınkine benzer bir dramı yaşadı, yaşıyor... Bir farkla ki bu dram başkası tarafından dayatılmadı: kendisi tercih etti. (…)
Her tarihçi hata edebilir. Maddî bilgi hataları bir şekilde affedilebilir, çünkü işin bu tarafı meslekten tarihçileri ilgilendirir ama insan olmanın gereği olan mazlumun yanında olma vasfını kaybetmiş birinin ahlakî sorunu da var demektir. Henüz ismi konulmadan hayatı söndürülen binlerce Filistinli bebeğin ahını almayacaktınız.”
Yazar: Mustafa Armağan |
14-03-26 |
||
| E mail: yeniakit.com | Tweet | ||