HALEB'E DÖNÜŞ

Halep, 12 Aralık 2016'da Rus ve İran destekli Esed ordusu tarafından düÅŸürülmüÅŸtü. Üzüntümüz hadsizdi. 30 Kasım 2024'te geri alındı.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
"Her kim selefin bilmediği bir amel icad ederse, Peygamber'in risalete ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü din tamamlanmıştır (Maide, 3) O gün din olmayan şey bugün de din değildir."
İmam Mâlik
Kategori : / MÜLÂKÂT
Okunma Sayısı: 5487
Yazar: Esad Eseoğlu- Ali Âgâh Çelen
28 ŞUBAT VE MÜSLÜMANLAR (Hamza Türkmen'le mülâkâta devam)

Haksöz Dergisinden Hamza Türkmen ile röportajımızın son bölümünde Özgür-Der'i ve 28 Åžubat'ı konuÅŸtuk

Dernek çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz? Özgür-Der özellikle 28 Åžubat döneminde etkin oldu...

Türkiye’de İslam’ı kavramak ve yaÅŸamsallaÅŸtırmak çabasında olanlar iki hatta toplanıyordu: Birisi, bu iÅŸi daha özgün, sistemden daha bağımsız yapmak isteyen Müslümanlar -tevhidi uyanış süreci elemanları diyoruz bunlara- olarak vesayetsiz yani partisiz siyaset üretiyordu. Bu çizginin oluÅŸturduÄŸu yeterli ve tutarlı bir model var mı? Bundan  bahsedemeyiz. Bu çizgi içerisinde de zaaflar ve farklılıklar vardı; çünkü insanlardan oluÅŸuyordu. İkincisi, sisteme entegre yapılar biçiminde İslamcılık yapmaya çalışan Müslümanlar vardı. Sistemden bağımsız var olmaya çalışan insanların yani radikal denilen grubun en önemli sorunlarından birisi sistemle iliÅŸkimiz nasıl olacak, dernektir, vakıftır, partidir… Sistemdeki araçları nasıl kullanacağız? Bu konuda metot tartışmaları gündeme girdi. Tartışmalar büyük ölçüde İslam dünyasından yansıyan rabbani veya nebevi hareket metodu vazeden kitaplardan aktarılan, biraz da dar’ul harp fıkhından aktarılan bilgilere dayanıyordu. Ama burada usulî bir sorun vardı. Zira dar’ul harp fıkhı, kullandığı tema itibariyle Abbasîler döneminde üretilmiÅŸ saray adabına uygundu, birçok esas Kur’an ve sünnette yer almazdı. Kendi tarihi ÅŸartları içerisinde belki yararı olmuÅŸtur ama üretilmiÅŸ olan bu fıkhı iletilmiÅŸ olan dinle aynı kaynakmış gibi göstermek çok büyük bir yanlıştı. Taklitçi-mezhepçi anlayıştan kaynaklanan bir yanlıştı bu.1

Bugün Kur’an ölçüleriyle karşılaÅŸtırdığımız dar’ul harp fıkhında nassla çeliÅŸen birçok hükmün var olduÄŸunu görüyoruz. Meselâ dar’ul harpta kumarın ve faizin olabileceÄŸi gibi. Bu yanlış bir bilgilenmedir.2 Yahut örneÄŸin demokrasi, batı deÄŸerlerine ait bir kavram. Felsefi olarak demokrat olmamız mümkün deÄŸildir çünkü o benmerkezcidir, her ÅŸeyi insan belirler anlayışına dayanan bir paradigmaya dayanır. Ama uygulanan iÅŸlerde halkın katılımını da dile getiren bir kavramdır aynı zamanda. Åžimdi, İslâm ülkelerinde (editör notu: İslam ülkesi denilen ülkelerde demek daha doÄŸru olsa gerek. İslam ülkesi tamlaması doÄŸru bir tamlama deÄŸil, modern bir tamlama, irabda mahalli olmayan bir tamlama) yazılan nebevi ve rabbani fıkıh kitaplarında aşırı derecede demokrasi eleÅŸtirisi yapılır. Tamam, felsefi olarak bu eleÅŸtiriye aynen katılıyoruz ama sultanların, ÅŸeyhlerin, diktatörlerin, ulusal konseylerin, despotizmin, vesayet rejiminin, totaliterlerin hâkim olduÄŸu sistemde felsefik boyutu dışında demokrasi eleÅŸtirisi yapmak pek tutarlı olmuyor. Bu yaklaşımı görmemiz lâzım. İslâm demokrasiden katılım itibariyle daha üst bir imkân saÄŸlar dememiz lazım. Åžura, bizim için asıl dememiz lazım. Åžura’yı kitleye nasıl yaymalıyız dememiz lazım; ama bu metot kitaplarında bunlar yer almaz. Åžimdi dolayısıyla vesayet sistemi dışında kalan Müslümanlar çözüm ararken, gerek dar’ul harp fıkhının açmazlarını görmediler, gerek vakıayla Kur’an ayetleri arasında baÄŸ kurmak baÄŸlamında bir fıkıh üretemediler.

Mesela Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de önemli bir tarih ve toplum deÄŸerlendirmesine iÅŸaret etti. Ve yeniden Kur’an neslini inÅŸa edelim diyordu. Demek ki Kur’an ümmeti zaafa uÄŸramış, diriliÄŸini yitirmiÅŸti. Bizi kuÅŸatan bu cahili ve ulusal yapıdan arınarak yeniden var olmamamız gerekirdi.  Ama vakıayı göremeyenler ve ütopik bakanlar olabilir. “Yok, ben cahili sistem içerisinde deÄŸilim.” “Ben kuÅŸatılmış deÄŸilim.” Nesin o zaman? Bırak Türkiye’yi, dünya ÅŸu anda küresel kapitalizmin kuÅŸatması altında. Biz bu küresel kapitalist kuÅŸatmayı -buna demokrasi deyin, faÅŸizm deyin, ne derseniz deyin- nasıl aÅŸacağız?

İnsan fıtratı Adem’den bu yana aynıdır

Mekke’ye bakarken bunu algılamaya çalışacağız. Mekke’de de cahilî bir kuÅŸatma vardı. Birebir anoloji yapamayız ama oradaki ilkeleri almamız lâzım. İnsan fıtratı Âdem’den bu yana deÄŸiÅŸmez. Ama Batılı paradigmada deÄŸiÅŸir. Oysa bizim için fıtratı Allah yaratmıştır, deÄŸiÅŸen sadece ÅŸartlardır. İnsan fıtratı deÄŸiÅŸmez. Âdem ne ile sorumluysa biz de aynı ÅŸey ile sorumluyuz. İyiliÄŸe veya kötülüÄŸe meyletme özelliÄŸimiz var, Allah akıl nimetini vermiÅŸ ve başıboÅŸ bırakmamış, vahyi de önümüze koymuÅŸ. İsteyen ibret alır, kazanır; isteyen ibret almaz, kaybeder. Dolayısıyla kuÅŸatıldığımız bu sistemi nasıl aÅŸacağız? Sistem içi bazı araçları kullanabiliriz ama bu araçları gücümüz yettiÄŸi oranda kullanmamız lazım. Sistemi, kendi kimliÄŸimizi gizlemeden ve karşı tarafa yaÄŸcılık yapmadan, İslâmî ahlâk (editör düzeltisi: İslami ahlâk deÄŸil, Müslümanca ahlâk) ve onurla kullanmamız lazım. Türkiye’deki 12 Eylül öncesi ve sonrası bazı İslami yapılanmalar (editör düzeltisi: İslami yapılanma deÄŸil, Müslümanca yapılanmalar) sistem içi araçları kullanma konusunda vesayeti kabul ettiler. Onlar açısından sorun yoktu zaten. Bir ÅŸeyler yanlış ama yeteri kadar tartışmadılar, fıkhetmediler. “Bir dakika, biz tevhidi ilkeler çerçevesinden bakalım, biz bu sisteme eklemlenmeyelim!” diyen insanlar da eklemlenmemek adı altında dergi çıkarmayı, dernek kurmayı, vakıf kurmayı, sistem içi araçları kullanmayı bir nevi münker-ÅŸirk aracı olarak görmeye baÅŸladılar. İkisi de yanlış…

Burada bir durum deÄŸerlendirmesi yapmamız lâzım. DeÄŸerlendirmeyi yaptığımız zaman gördüÄŸümüz tablo,  bizim onların kuÅŸatılmışlığı altında olduÄŸumuzdur.

Birden olmadı, bir mücadeleyle oldu her ÅŸey.’

Biz eÄŸer Rasulullah’ın (s) siret sünnetiyle mukayese kuracaksak ve örnek alacaksak, öncelikle Rasulullah’ın Mekke dönemini iyi deÄŸerlendirmeliyiz. Burada da cahili bir kuÅŸatma vardı. Bu kuÅŸatmayı nasıl aÅŸtılar? Bazı sistem içi araçları kullandılar. Ama bunun için tebliÄŸlerini, kimliklerini, duruÅŸlarını eÄŸriltmediler. Yoksa ‘gökten melekler indi, iÅŸleri aÅŸtılar, bunlar çaba sarf etmeden her ÅŸey çözüldü ve İslami ümmet kuruldu’ deÄŸil. Bir mücadele içinde merhale merhale adım atıldı. Bu mücadele sürecinde Hz. Muhammed, sistem içi araçları kullandı. O zaman çözümleyeceÄŸimiz soru ÅŸudur: Cahili sistem içi araçları kullanmanın fıkhı nedir? Allah’ın ayetlerini örtmeden, karşıtına yaÄŸcılık yapmadan sistem içi araçları kullanabiliriz. Tabi uygun araçları kullanabiliriz. Meselâ çok açık münker olan insan kazanacağım diye meyhane açamayız. Kumarhane açamayız… Uygun araçları kullanabiliriz. Meselâ dergi aracını kullanabiliriz. Söyleyecek sözümüz var, mesajımız var. Bunu yapacak özel, kendimize yeter bir kadromuz ve mesajımız var, dağıtım mekanizmamız var ve asla kimliÄŸimizi gizlemiyoruz. Karşı tarafa yaÄŸ çekmiyoruz. Deseler ki “Derginizi çıkartmak için ön sayfaya Mustafa Kemal’in resmi basmalısınız.” O zaman çıkartmayız. Çünkü bu bizim kendi ilkemize ters. Çünkü o sadece bir resim deÄŸil. O resmi basmak demek batılı paradigmayı onaylamak demek. YapabileceÄŸimiz neyse bunu yapıyoruz.

Bu anlayış içerisinde biz 28 Åžubat gelmeden de bu tartışmalar içerisindeydik. ÖrneÄŸin 90lı yılların başında Cezayir olayları söz konusu olduÄŸunda sistem içi araçları kullanma konusu bir kez daha gündeme geldi. Cezayir FİS lideri Abbas Medeni’nin İslami Çözüm diye bir kitabı vardı, o zaman onu YöneliÅŸ yayınlarında çevirdik ve yayımladık. Abbas Medeni ÅŸunu söylüyordu, Cezayir’de tek parti sistemi vardı o zamanlar, daha evvel Müslümanların öncülüÄŸünde bir ekmek kıyamı olmuÅŸtu ve 500e yakın Müslüman ÅŸehit edilmiÅŸti. Bir altyapı dayanışması içerisinde Müslümanlara ait cemaatler ciddi bir yeterlik oluÅŸturmuÅŸlar ve FİS diye bir parti kurmuÅŸlardı. Sonra ne yapacaklarını belirtiyorlardı. İslami Çözüm’de; mevcut anayasanın İslami olmadığı vurgulanıyordu, anayasayı İslâmîleÅŸtireceÄŸiz deniliyordu. (editör teklifi: İslamileÅŸtirmek yerine MüslümancalaÅŸtırmak desek ona!) Yani kimliÄŸini gizlemiyorlardı. Metoduna katılırsınız katılmazsınız ama kimliklerini gizlemiyorlardı. Allah’ın ayetlerini örtmüyorlar ve karşı tarafa yaÄŸcılık yapmıyorlardı. Bu ÅŸekilde kullandıktan sonra aynı Hizbullah’ın Lübnan’da kullandığı parti aracı gibi. Ki bugün Hamas aynı ÅŸekilde bu aracı, bu formda kullandı. Bakın Müslümanlığını gizlemeden, ayetleri örtmeden, tahrif etmeye çalışmadan ve sisteme müdahale etmeden, kendi özgünlüÄŸüyle yaptı bunu. Ama Türkiye’deki bağımsız-özgün Müslüman hareketlilik için parti aracını kullanmak yanlış yani erken olurdu. Çünkü Türkiye’deki İslâm’a yönelik bilinçlenme, Kur’an temelli Müslüman hareketlilik henüz bir kitleleÅŸme boyutuna gelmemiÅŸti; yani bu toplum vahiyle yeterince uyarılmamıştı. Dolayısıyla biz henüz kitleleÅŸme aÅŸamasında deÄŸildik. Parti de kitleleÅŸme aÅŸamasının bir aracıdır, dolayısıyla İslâmcılık adına bugün için karşılığı yok bunun, yani Kur’an merkezli bir bilinçlenme sürecinin bugünkü ihtiyacı deÄŸil bu.

İşte sistem içi araçları nasıl kullanabileceÄŸimiz tartışması bu ÅŸekilde gündeme gelmiÅŸti. 28 Åžubat, Türkiye’deki gerek sistem içinde rol alan, gerek sistem dışında tavır alan İslâmcı eÄŸilimin maÄŸlubiyet sürecini ifade eden bir tarihtir. Niçin? Bu maÄŸlubiyeti 28 Åžubat 1997 darbesi saÄŸlamadı. Biz 28 Åžubat’a gelirken maÄŸlup olmaya baÅŸladık. Partiler vesayet partisidir, çünkü İslami kimliklerinden (editör teklifi: İslami kimlik demesek, Müslümanca kimlik desek keÅŸke) taviz vermek zorunda kalıyorlardı. Bunlar özelde devleti Truva atı taktiÄŸi ile yani içeriden fethedeceÄŸiz ve iktidara gelirsek yukarıdan aÅŸağıya İslâmlaÅŸtırma yapacağız diyorlardı. Sistem dışında kalan İslamcılar ise devrim yapmak için örgütlenmek, kanlı veya kansız olarak devrim yaparak iktidara gelme peÅŸindeydiler. Bence bu iki öncelikli hedef de Türkiye Müslümanlarının yeniden kendilerini inÅŸa ve oluÅŸum süreçleri itibariyle aceleci bir öncelikti. Heyecanlı ama çok aceleci, çok romantik bir öncelikti. Sünnetullaha uygun deÄŸildi. Ve süreç itibariyle iki kesim de dayatılan ÅŸartlar karşısında iktidar olamayacaklarını gördüler. ÖrneÄŸin Türkiye’de ilk defa namaz kılan birisi Necmettin Erbakan baÅŸbakan oldu. Osman Özbek adlı bir paÅŸa canlı yayında -özür dilerim- Erbakan’a pezevenk dedi ve Milli GörüÅŸçüler bu adi itham karşısında hiçbir ÅŸey yapamadılar.

Ardından “İktidarız ama muktedir deÄŸiliz.” deme noktasına geldiler. Psikolojik bir çöküntü oldu. Yine dayatan o vesayet rejimi Necmettin Erbakan’ın önüne Türkiye-İsrail stratejik iÅŸbirliÄŸi anlaÅŸması metnini ve 28 Åžubat darbe metninin kararlarını imzalaması için koydu. Bu vesayet sisteminde İslamcılık yapan, öncelikle iktidarı ele geçirmeliyiz diyen insanlar, bu iÅŸte bir yanlışlık olduÄŸunu kavramaya baÅŸladılar. Bu durum bir çökkünlük halini getirdi. DiÄŸer sistem dışında kalan tevhidi uyanış sürecindeki söylem ise hayatı tanıdıkça, Türkiye’deki metropolleÅŸmenin getirdiÄŸi modernizmi ve dünyanın iÅŸleyiÅŸ sistemini gördükçe çok erken davrandıklarını, bir ÅŸeylerin ardında boÅŸluk bıraktıklarını gördüler. Ve tüm örgütlülük çabalarına raÄŸmen devlete ve devrime kolay kolay ulaÅŸamayacaklarını gördüler. Metot tartışmalarına girdiler ve “Biz bu iÅŸi yapamayacağız.” noktasına geldiler.

İki tarafta da öncelikli hedef iktidardı ama kısa zamanda asla iktidara ulaÅŸamayacaklarını anladılar. Oysa olaylara Kur’an eksenli bakanlarımız asıl olanın toplumsal deÄŸiÅŸim olduÄŸunu, yani aÅŸağıdan yukarıya bir dönüÅŸüm olması gerektiÄŸini söylüyorlardı. Ama öncelikli hedefi iktidar olan iki taraf da kaybetti ve 28 Åžubat tam da bu süreç üzerine geldi.  Hâlbuki 28 Åžubat gelmeden bizim kesimler bir maÄŸlubiyet sürecine girmiÅŸti. 28 Åžubat dayatmaları karşısında bu maÄŸlubiyet ve çözülme süreci içine giren Müslümanlar maalesef kendi iç sorunları dolayısıyla fazla etkilendiler. İçlerine kapandılar. Mesela 28 Åžubat’a gelmeden evvel üniversitelerde Müslümanların geç kalmışlıklarını aşıp diÄŸer ideolojik gruplara karşı dengeyi yakalamaları söz konusuydu. AÅŸağı yukarı bütün üniversitelerde. Ama bu maÄŸlubiyet psikolojisi üniversiteli gençleri büyük ölçüde etkiledi ve üniversitelerde de bir çözülme söz konusu oldu. Zaten peÅŸinden baÅŸörtüsü yasakları gelince üniversite güçlerimizin (100.000’e yakın baÅŸörtülü öÄŸrenci) okullarından uzaklaÅŸtırıldı. Bu bayanlar okullardan uzaklaÅŸtırıldıklarında İmam Hatipliler gibi motivasyonu kaybettiler. Bir maÄŸlubiyet, bir çöküÅŸ süreci yaÅŸadık. Gerek öncelikli hedef noktasında, gerek sistemden aldığımız darbeler noktasında bir maÄŸlubiyet sürecini yaÅŸadık biz 28 Åžubat zamanlarında. Ve bu maÄŸlubiyet süreci içerisinde bütün bunlara raÄŸmen ayaÄŸa kalkmak -Uhud Savaşı sonrası gibi- direnmek, var olduÄŸumuzu göstermek gerekiyordu. Maalesef üniversitede, kampus içerisinde çok az insanla kaldık. Var olan gücün eskisine nispetle çok çok azı direniÅŸe yansıyabildi. Ama çok onurlu bir direniÅŸti bu.

İlerleyen aylarda halka yansıdı ve yüzbinlerce kiÅŸinin katıldığı ‘BaÅŸörtüsü için el ele’ zinciri oluÅŸturulabildi. 1-1,5 sene süren bu direniÅŸimiz en neticede artık direnemez hale getirilmiÅŸti. Çünkü üniversitelerde erkekler ve bayanları ayırıyorlardı. En son hatırladığım kadarıyla 15 Aralık 1998 İstanbul Edebiyat Fakültesi önünde bir olay yaÅŸanmıştı. Erkeklerle kızları ayırmışlardı. Polis köpekleri ve panzerleri ile etrafı kuÅŸatmıştı ve kızlara biber gazı sıkarak coplarla köpeklerle saldırdılar. Ağır yaralanan bayanlar oldu, 7 kiÅŸi tutuklandı, onlarca bayan gözaltına alındı. O zaman biz ÅŸunu dedik: Artık direniÅŸi fiili olarak devam ettirmek bizim insanımıza ve bayan kardeÅŸlerimize zarar veriyor. Bu olmaz çünkü onlar direniyor ve biz kenarda debeleniyoruz. O halde meydanlardaki direniÅŸi zayıflatalım biraz. Bunu daha ziyade hukuki plana taşıyalım. O anlamda da, o ayın sonunda geniÅŸ katılımlı bir toplantı yaptık. Bu Özgür-Der’i kurma teÅŸebbüsüydü. 1999 yılında da bahsettiÄŸimiz sistem içi araçları kullanma ilkelerine baÄŸlı olarak bu kuruluÅŸu resmileÅŸtirdik. Ancak Batılı sivil toplum paradigmasına ait olarak deÄŸil. Özgür-Der’e mücadelemizin sadece bir aracı olarak bakıldı ve hala da öyle bakıyoruz. Böylece siyasal, hukuki, kültürel mücadele sürecine yoÄŸunlaÅŸtık. Özgür-Der elde ettiÄŸimiz bir mücadele aracı oldu.

Biraz başka şeyler de konuşalım. Takip ettiğiniz dergiler var mı?

Åžöyle söyleyeyim, Müslümanların çıkardığı hemen hemen bütün dergileri, özellikle gündemle irtibatlı veya dini anlamada usulî anlamda çabası olan tüm dergileri her ay gözden geçirmeye çalışırım. Hepsini okuyamam ama bakarım yeni bir ÅŸey var mı, yeni bir ÅŸey söyleniyor mu, onları yakalamaya çalışırım. Bunu da önemsiyorum, tüm gençler ve Müslümanlar için de böyle olması gerektiÄŸine inanıyorum. Yani Kur’an hayata hitap eden bir kitap, hem Kur’an’ı bilmek hem hayatı bilmek durumundayız. Dergiler biz Müslümanlar için çeÅŸitli cemaatlerin, derneklerin veya diÄŸer ideolojik grupların aylık düÅŸüncelerinin hâsılatıdır. Yani nasıl bakıyorlar, ne diyorlar, ne yapıyorlar? Bu çok önemli bir birikimdir. Yani bir istiÅŸareyi paylaÅŸmaktır bunlara bakmak. GeliÅŸmeler karşısında algıları, söylemleri nedir; bize katacağı yeni bir ÅŸey var mı? O açıdan hem deÄŸerlerimizi hem gündemi deÄŸerlendiren özgün ve canlı dergiler mutlaka her ay takip edilmelidir. Belki her yazı için okunmaya vakit bulunmaz ama en azından takip edilmesi gerekir.

Kitap okuyorsunuz tabi ki. Bir kitap alırken tavsiyelere mi uyuyorsunuz, yazar-yayınevi tercihi mi? Ne yapıyorsunuz?

Perspektif yakalamak, bilgi birikimini tasnifleyerek çoÄŸaltmak amacında olan yeni okuyucular için sorunuzun tabii ki önemi var. Ama Müslüman olarak temel kitabı Kur’an olan, bu bilinçle hayata, siyasete, kültüre bakan, perspektifi ana hatlarıyla oluÅŸmuÅŸ ve dinozorlaÅŸmamış insanlar açısından kitap okumak ÅŸudur: ya çevremden haberdar olduÄŸum (zaten bir kültür çevresindeyseniz, Müslümanlarla haşır neÅŸirseniz orada yeni çıkan kitaplara kimler ilgilidir, kimler ilgisizdir bilirsiniz; bu ilgi boyutunu yakalarsınız yani), yahut kitap dergileri, internete düÅŸen (kitapyurdu.com’u takip ederek bile bunu yapabilirsiniz) yeni çıkan kitap haberleri vardır. Bunlarla ilgili “benim perspektifime yeni bilgi katacak, bana ufuk açacak kitaplar nedir?” diye sorarım ve ilgimi çeken kitaplara ya bakarım ya da onları satın alırım.

Temin ettiÄŸim bu kitapların bir kısmı benim için içine hızlıca bakılacak türdendir, bildiÄŸimiz konuları içerir; bir kısmı da tararken bilgime bilgi katacak olanlarıdır. Yahut da bir kısmı bilmediÄŸim bir alanı araÅŸtırıyordur, bana perspektif saÄŸlayacak yeni bir kavramı- bakış açısını ortaya koyuyordur; o kitabı tabii ki daha detaylı, derinlemesine okumaya çalışırım. Ama bu ilgi önemli. Kitap, eÄŸer yazılmak için yazılmadıysa, var olanı tekrar etmediyse, bir üretim, bir içtihat, tutarlı yeni bir yorum ise bu hayatı yenilemek çabamıza katkı saÄŸlayan bir materyal demektir. EÄŸer hayatın içinde canlı insanlarsak o materyallerden uzak kalamayız.

Müzikle aranız nasıl?

İnsandaki bediî veya estetik zevkler, fıtrî ÅŸeylerdir. İsteseniz de istemeseniz de hayatın ahengine baktığınızda onu ritim veya müzik olarak algılıyor olursunuz. Åžu anda havada uçan martıların süzülüÅŸüne baktığınızda, esen rüzgârın naÄŸmesini dinlediÄŸinizde bunlar da müziÄŸin farklı boyutlarını hatırlatır. Fıtratımızla baÄŸdaÅŸan müziÄŸin bizi takviye eden, dinlendiren veya bize coÅŸku veren boyutu önemlidir. Ama bizi yoran veyahut coÅŸkumuzu tahrif eden müzikler de vardır. Ben meselâ hip- hop müziÄŸinden hiç hoÅŸlanmıyorum. Belki gençlik açısından deÅŸarj olmak gibi bir anlam taşıyor… Ama yararlanacağımız tüm bu ezgi ve naÄŸme boyutunun iki çerçevesi vardır. Gerek müziÄŸin kendi içindeki muhtevası (dediÄŸim gibi, bu muhteva bizi yoran, azdıran ve fucra yönelten boyutta olmamalı) gerekse fiziki itibariyle fıtratımızla, vahyi doÄŸrularla çeliÅŸen öz taşımamalıdır. Geleneksel yahut neo-modern müzik olsun, fark etmiyor. MüziÄŸin neo-modern olanı da bir araçtır. Yeter ki fıtratla ve tabii coÅŸkuyla, duygularla paralelliÄŸi olsun, güftesi ÅŸirk unsuru taşımasın.

Gençlerle programlarınız oluyor mu? Seminerler ve konferanslar dışında, gençlerle yaptığınız programlar var mı?

Gençlerle çalışmalarım hep oldu ve ÅŸimdilerde de bazen oluyor. Onların yetiÅŸtirilmesine ve yönlendirilmesine, var olan birikimimle ve onları sorgulattırarak yardımcı oluyorum. Onları analiz etmeye-araÅŸtırmaya sevk eden belirli çabalarımız oluyor, gayet doÄŸal bu. Onlardan da öÄŸrendiÄŸim oluyor. Zaten ‘iyiliÄŸi emir, kötülükten uzak tutmak’la emirliyiz. Yeter ki uygun ortamlar, ÅŸartlar olsun. Bu, programlı ve planlı çalışmalarla olabilir. Sadece hayırları ve doÄŸruları paylaÅŸmak noktasında (bugün oturduÄŸumuz, sizinle sohbet ettiÄŸimiz gibi) da olabilir.

Gençler konusunda özellikle 21. yüzyılda, küreselleÅŸen egemen bir kültür var. Az önce müzikten bahsettik. Hayatı algılama, haz, tüketim biçimi, gelecek tasavvuru açısından bizim Müslüman ailelerin gençlerini dâhi belirleyen, kendi Kur’an merkezli deÄŸerlerimiz mi; yoksa dayatan egemen kültürün biçimleri mi? Yani büyük ölçüde internet- Facebook- Twitter tiryakiliÄŸinin aşıladığı ve post-modernleÅŸerek yaygınlaÅŸan, özel hayatı sergileyen kültür mü daha etkili oluyor gençler üzerinde? Bence bireyciliÄŸin, hazcılığın (hedonizmin) ön plana çıktığı baskı çok belirgin.

Burada, gençlerimizle anaları babaları, çevreleri veya cemaatleri hep İslâm’ı dert edinen bir planda ilgilense bile, modernizmin bu kuÅŸatmasını görmemiz lâzım. İlgilenilen bu gençlerin önemli kısmı “İslâm nedir?” “Müslümanın kimliÄŸi nasıl olmalıdır?” diye sorduÄŸunuzda düne nispetle çok daha iyi ve tutarlı cevaplar verebiliyorlar. Ama aynı gençler “Nasıl bir evlilik yapmayı düÅŸünüyorsun?” “Nasıl bir hayat kurmayı düÅŸünüyorsun?” dendiÄŸinde piyasa kültüründen farklı olmayan tepkiler de verebiliyorlar. “Giyimi, kıyafeti ÅŸöyle olan bir bayan veya erkek” “gitar çalabilen ama dinlenmeyi de bilen”ÅŸu hobileri olan tipleri ben öncelerim” tarzında zaaflı bir hâlle karşı karşıya gelebiliyoruz. Bilen, ama bildiÄŸini modelleÅŸtiremeyen… Çünkü kuÅŸatan küresel kültür, çok baskın ve etkin.

Biz gençlere dair düÅŸünürken, gençler ve bizler, yani hepimiz için küresel Batılı yaÅŸam deÄŸerlerini nasıl aÅŸabileceÄŸimizi de düÅŸünüyoruz demektir. İnsanı fıtrattan ve gerçek sevgiden uzaklaÅŸtırmadan, bu hayatın içinde, hayatı tutarlı bir ÅŸekilde yaÅŸanılır kılarak, hem de olumsuz etkileri yok ederek gençleri fıtrata ve vahye yöneltecek bir hattı-yolu nasıl oluÅŸturacağız sorusuyla karşı karşıya olduÄŸumuz bir gerçek. Genç denildiÄŸine aklıma bu sorular ve sorunlar geliyor. Bu hepimizin sorunu. Sadece Müslümanların deÄŸil, insanlığın sorunu.

Bugün küresel sisteme, küresel kapitalizme karşı baÅŸka bir dünyanın mümkün olduÄŸunu söyleyip insanlık arayışına çıkan milyonlarca insan var, en azından 2003 Körfez krizinde bunu gördük, deÄŸil mi? Bu güzel bir ÅŸey. Yani insanlığını arayanların olması… Kız olsun erkek olsun genç de insandır ve insanlığının ne olduÄŸunu, insanlık arayışını öne çıkartmalıdır. İnsan tutarlı deÄŸerler peÅŸinde olmalıdır. Ama bu deÄŸerleri, Batılı deÄŸerlerde arayacaksak yahut Batılı paradigmaya dayanan felsefik, sosyalist, liberal (özellikle liberalizm, günümüzde çok daha etkili) deÄŸerlerde arayacaksak; küreselleÅŸmenin taşıdığı bunalıma katılmış oluruz. Çünkü Batılı tutum ve deÄŸerler ilerlemeci bir anlayışa dayanıyor. Bugün ahlâk olarak algılanan deÄŸerler, ilerlemeci tarih anlayışı ile yarın ahlâksızlık olabilir.

Gençlerimizi de liberal veya sol eksende en fazla bu paradigma kuÅŸatıyor. Dolayısıyla, gençlerimize sahih, kalıcı, Kitaba uygun deÄŸerin ancak vahiyle bütünleÅŸen ve ahlâklaÅŸan bir özellik olduÄŸunu anlatabilmeliyiz. Bu doÄŸrultudaki anlatma biçimlerini zenginleÅŸtirmeliyiz. Ama bunun anlatım yolu öyle çok kolay deÄŸil. Anlatılanın yaÅŸanması, örneklenmesi gerekir. Bu konuda Müslümanlar olarak kolektif bir akla, içtihada, üretime ihtiyacımız var. “Gençlerle ilgili nasıl bir gelecek ortaya koyacağız, nasıl bir tasavvur içindeyiz” sorusu özellikle (genç veya yaÅŸlı) tutarlı, erdemli ve birikimli tüm Müslümanların ortak sorunudur. Çünkü çok ciddi cahili bir kuÅŸatmayla karşı karşıyayız. Bu sorunu parça doÄŸrularımızı ve birikimimizi sahih ölçüler temelinde bütünleÅŸtirecek gayretler içinde çözebilmeliyiz.

TeÅŸekkür ederiz cevaplarınız ve tespitleriniz için.

Esad EseoÄŸlu ve Ali Agâh Çelen söyleÅŸti

Yazının kaynağına ulaÅŸmak için tıklayınız.

1 Yazarın ÅŸahsî görüÅŸüdür; biz mezhebe de taklide de karşı deÄŸiliz. (DoÄŸruluÅŸ)

2 Bu, yazarın ÅŸahsî görüÅŸüdür. BütünlüÄŸü bozmamak ve metne sadakat için olduÄŸu gibi yayınlıyoruz. (DoÄŸruluÅŸ)

Yazar: Esad Eseoğlu- Ali Âgâh Çelen
25-02-12
E mail: dünyabizim.com
 
 
Yorumlar: 1
ibrahim TUNCER
teşekkür
Tarih : 27-02-12

TeÅŸekkürler DoÄŸruluÅŸ. Bir gün bu anlayış ve arayışta yazılar yazabilen kardeÅŸlerimi görmek, yazılarını okumak dileklerimle. Hayali bile güzel deÄŸil mi?

 
28 ŞUBAT VE MÜSLÜMANLAR (Hamza Türkmen'le mülâkâta devam)
Online KiÅŸi: 31
Bu Gün: 439 || Bu Ay: 6.418 || Toplam Ziyaretçi: 2.929.789 || Toplam Tıklanma: 58.632.794