ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : / MÜLÂKÂT
Okunma Sayısı: 2897
Yazar: M. Zübeyir Koçulu
ABDURRAHMAN ARSLAN: DİN DEVLETLEŞTİRİLİYOR 2

Zihinsel kırılmayı açar mısınız? Buna ne sebep oldu?

Önce Müslümanların modernlikle yüzyüze gelmeleri özellikle de İslamcılığın modernlikle kurmuş olduğu ilişki biçimi bu kırılmayı yaratan önemli sebeplerden biri.

Osmanlı’nın son dönemlerini mi kastediyorsunuz?

Elbette. Bütün İslam dünyası hatta Müslüman dünyanın dışındaki dünya da aşağı yukarı böyle bir kırılma yaşadı. Bundan sonra özellikle cumhuriyet döneminde de uğradığımız kırılmalar vardır. Ben özellikle 1960 sonrasını çok ciddi iç kırılmalardan biri olarak görüyorum. Bunda ise, bilgiyi üreten, temsil eden İslam âliminin yerine mühendisin entelektüelin geçmesi, toplumsal önderliği onların ele alması rol oynuyor. Bunun İslam açısından bence çok kabul edilebilir bir şey olmadığını düşünüyorum.

Bilgiyi üretme, bilgiyi dağıtma işlemi İslam’da herhangi bir kuruma-şahsa tevdi edilmemiştir. Fakat Batı geleneğinde bu Hıristiyanlıktır, sonra da ulus devlettir. Aslında ulus devlet ile Kilise arasındaki önemli kavgalardan birisi de bilgiye kimin sahip olacağı meselesi. Ya da bilgiyi ve onun müesseselerini kimin temsil edeceğidir. Ki bu 1860 yıllarında başlayan ciddi bir süreçtir. 1890’lara gelindiğinde kilisenin elindeki okulların büyük bir kısmı devletin eline geçiyor. Buradaki gerilim ve kavgalardan bir tanesi de eğitim kurumların denetiminin ve sahibinin kim olacağı meselesidir. Çünkü Batı geleneği içinde bir kurumun buna sahip olması gerekir. Dün kiliseydi, onun akabinde ortaya çıkan Ulus devlet ise kilisenin elindeki iktidarı ele geçirmeye çalıştı ve geçirdi de.

İslam’da böyle bir gelenek yok.

Osmanlı’da bu uygulandı mı?

Hayır. Osmanlı’nın denetlediği medreseler vardı ama genel olarak İslam dünyasındaki ve Anadolu’daki medreselere baktığımızda böyle bir tekel söz konusu değildi. Zaten İslam’ın bilgisi de böyle bir tekele cevaz vermez. Çünkü sizin bilgi üzerinde tekel kurabilmeniz için İslam’dan bir meşruiyet kaynağı üretmeniz lazım. Ama kilisede de olsa ulus devlette de olsa bir cevaz vardır. Çünkü biri kitabın ve dinin temsilcisidir. Diğeri pozitivist ideolojinin temsilcisidir. Üniversitelerin bağımsız olduklarına bakmayınız siz. Nihayetinde onlar da ürettikleri bilgiyle ulus devleti desteklerler. Bu bağımsızlık biraz görece bir bağımsızlıktır. Pozitivizm üzerinden üretilen bir bilgi zaten kim üretirse üretsin ulus devletin işine gelir. Fakat İslam’daki bilgi geleneği böyle değildir. Genel olarak toplum bunu kendine bir görev edinmiştir çünkü bunların olmadığı durumda o topluluk üzerinde bir farz-ı ayn söz konusu olabilir. Dolayısıyla İslam birçok konuyu devlet aracılığıyla değil, başta eğitim olmak üzere cami yapmaktan tutun, yardımlaşma faaliyetlerine kadar birçok konunun halk eliyle yürütülmesini öngörür. Mesela biz şimdi durmadan yardım kurumları kuruyoruz. Bence İslam’a uygun şeyler değil. İslam’a aykırıdır demiyorum. Ama İslam’da aslolan Müslümanın bizzat diğer Müslümana yardımıdır. Bu biraz daha yüz yüze diz dize göz göze bir yardımın, kişisel bir sorumluluğun, belki de o duygusallığı da beraberinde getiren çok insani bir ilişkinin de oluşmasına sebebiyet verir. Ama siz araya kurum koyarsanız bu olmaz.

Peki, Somali’de açlık/kıtlık yaşanıyor. Haberlerde dinledim. Müslümanların böyle bir kurumu yok. İçim yandı. Ne yapabilirim?

Eğer biraz şuurlu Müslümanlar olsaydık her şehirde insanlar yardımlar toplardı. Kişisel olarak öyle umdum, bekledim. Muhtemelen geçmişte de bu tür uygulamalar olmuştur. Şehir ahalisi yardım toplayıp güvendikleri insanlara veriyorlar ve onları gönderiyorlar. Onlar da gidiyorlar oraya dağıtıyorlar sonra geliyorlar o şehrin içinden önemli adamlara yardımların hesabını verip anlatıyorlar. Bu bana, Veda Hutbesi’ndeki Efendimiz’in “burada olanlar, olmayanlara anlatsın” düsturunu da hatırlatır. Bir hesap verme vardır. Bugün yardım toplayan hiçbir kurum insanlara hesap verme mecburiyetini hissetmiyor. O parayı verenlere değil, devlete hesap vermekle meşguller. Bu bence Müslümanlar için ciddi bir problem.

Dikkat ederseniz bakın bizi hangi otoriteyle karşı karşıya getiriyorlar. Niye o yardım yapan Müslüman’a hesap vermek istemiyor?

Niye açıktan bir toplantı yapıp senede iki-üç kere burada olanlar “bunu bunu yaptık, bu arkadaşlar yaptılar onlar da şahittiler, siz de gidin bunlara şahitlik edin.” demiyor? Böyle bir mekanizma kurmak irrasyonel bir şey midir? Niye çünkü Müslümanlar Modernler gibi düşünüyorlar.

Oradaki muhtaç olanlar için ne gönderilse, ne yapılsa önemlidir onlar için. Bunu önemsiyorum. Ama ben usul üzerinden konuşuyorum. Eğer siz toplumdaki sorunları kurumlar aracılığıyla ele alırsanız bugün Batı’nın modern toplumu gibi bir toplum olursunuz. Sonra sizi kurumlar güder. İster devlet ister kurumlar tarafından eğer güdülmek istemiyorsanız o zaman bu kurumsal yapıları asgariye indirmeniz lazım. Ve bu da benim irademle sizin iradenizle olan bir şeydir. Sivilite budur.

Sahabe devrinde hesap verme nasıl işliyordu?

Biz biliyoruz ki ganimetin dağıtılması sırasında Hz. Ömer’den hesap soruldu, o da hesabını vermeye çalıştı. Bu hesap sorma İslam tarihinde uzun bir süre vardır. Zalim iktidarlar başa gelince insanlar onlardan hesap sormadı. Ama onlar gündelik hayatları içerisinde diğer arkadaşlarından dindaşlarından yapılmış bir yardım hususunda ya da herhangi bir hususta hesap sordular. Müslüman toplumun bence yakın zamana kadar önemli ve işleyen ama giderek de zayıflayan bir mekanizmasıdır hesap vermek. Baba oğla hesap verir, genç yaşlıya hesap verir. Bu ayıp değildir, kişiliği rencide etmez ama bu modernliğe uygun değildir. Biz hesap alan, hesap veren bir toplumuz. Bir insan sokakta size şöyle diyebilir: Bunu niye yaptın? “Bu Allahın sevmediği bir şeydir” dediğinde bu bir hesap sormadır. Çünkü sizin Müslüman olduğunuzu ve Müslüman’ın da böyle bir şey yapmaması gerektiğini düşünür. Hesap sorulmayan bir toplumda imanla amel ayrıştırılmış demektir.

Ama bizim özgürlük paradigmamız bunun üzerine kurulmuş. Herkes istediğini yapmakta serbesttir düşüncesi hâkim bugün.

Çünkü bireysel özgürlük paradigması içerisine almışız bunu. Bu anlamda kişinin özel hayatına indirgemişiz, böyle olunca da tabii ki bir şey söyleyemiyoruz. Özel hayata müdahale. Peki bu özel hayat nedir, üzerinde konuştuk mu? Yok. Bir Müslüman amelleriyle İslam’a çok aykırı şeyler yapıyor, ama bir diğer insan sen bunu niye yapıyorsun diyemiyor. Dediğinde ne oluyor, özel hayat oluyor. Günümüz toplumunda birçok şey, böyle farklı kategorileştirildiği için kimse onun hakkında konuşamıyor.

Eğitim meselesine dönersek, din eğitimi devletin kontrolünde olmasın diyorsunuz ama Müslümanlar “yanlış” eğitim verilmesinden, mezhebin dışına çıkılmasından filan korkuyorlar?

Bu aslında bir özgüvenin olmadığına işaret ediyor. Beni ilgilendirmiyor kimin ne yaptığı. Beni ne yapacağım ilgilendiriyor. Bu hususa itiraz etmemin sebeplerinden biri de şudur: devlet standardize edilmiş, formüle edilmiş İslami bir bilgiyi tek tip bir zihin yaratmak üzere yaygınlaştıracaktır. Mezheplerle ilgili bilgi de olmayacaktır. Standardizasyon bunu gerektirir. Bu bilginin çeşitliliğini, İslam’daki o yorumun zenginliğini yok etmek demektir. Tam da bilgiyi tekele almak budur. Müslümanlar korkacaklarına kendi öz güvenliklerini bulmaya çalışsınlar. Bence yapılması gereken budur. Geleceğin dünyasında bütün bunlar farklılaşacaktır. Daha başlangıçtadır bu iş. Geleceğin dünyası çok farklı bir dünyadır. O zaman herkes kendi dinini çocuğuna nasıl öğretecek, hangi kurumda öğretecek? Bunun derdine düşecekler bence. Müslümanlar bunu devlete devrederek rahatlayacaklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Bugün hiç ummadıkları şekilde Müslümanların çocukları bazı sapmalar içindelerse bunları o güvenlikle okuttukları kolejlerde imam hatiplerde okuttular bu hale geldi. Yarın post modern dünyada bunlar çok farklı olacaktır. Bence burada korkmaya gerek yok. Bizim, kendi dinimizi öğrenmek onu daha ileriye götürmek çocuklarımıza ve gelecek kuşaklara öğretmek için devlete ihtiyacımız yoktur. Diyanete de ihtiyacımız yoktur. Üstelik diyanet dediğiniz nedir? Dini tekeline almak demektir. Bunun başka bir açıklaması var mı? Hutbeleri tekeline alıyor. Üstelik ilahiyat fakültelerinden öğretilen bilgiyle bize hitap edecektir. İlahiyat fakülteleri dini bilgiyi sizce nereye kadar temsil ediyor?

Batıdan çalınmış yöntemlerle üretilen İslami bilgiyle İslam inkişaf mı edilirmiş?

Şu an sıfırdan yeni bir sistem kurma imkânımız olsa, nereden başlardınız?

Hayır, öyle bir sistem yok. Belki bazı şeyleri sistemleştirmemek de gerekiyor. Ama nereden başlayacağımızı biz biliyoruz. Biz İslam’ın bilgisiyle yeni tanışmıyoruz. Biz 1400 seneden beri hamdolsun Müslümanız. Ve Hz. Muhammed’in (asm) gününden beri bu bilgiyle tanıştık. Bu bilgiyle hayatımızı ve zihnimizi düzenlemeye çalıştık. Bu bilginin müesseseleri de kurulmuştur. Onların içerisindeki bilginin tasnifi de yapılmıştır. Katılmayabiliriz. Biz bilgiyi yeniden tasnif ederiz. Ama bilginin ontolojik temeli üzerine konuşamayız. Aslolan, İslam’ın ontolojisi üzerinden kurulandır. Ben soruyorum. Bu konuyla ilgili bütün otoritelere soruyorum. İslam âlimlerinin hazır ettiği usul, tefsir usulü hadis usulünün haricinde hangi baba yiğit bu iyi bir usuldür diye gelebildi? Batı’dan çalıyorlar İslam’ın usulünün yetersiz olduğunu söylüyorlar. Nereden çıktı bu? Bunu yüz yıldır söylüyorlardı, eyvallah. Ama ben biraz evvel dedim ki size, bu dönemin sonuna geldik. O zaman gelip bize desinler ki bu usul yetersizdir, niçin yetersizdir, bu sorunun cevabını versinler. Çünkü usul çok ideolojik bir şeydir. Bugün eğer post-modernist felsefe çıkmışsa usulden, yani Batılı yöntemin krizinden çıktı. Usul dediğiniz öyle sıradan bir iş değildir. Bilgi de değildir. Bilgiyi üreten araçtır.

Bugün Müslümanların bir usulü var mı?

Hayır. Bugün Müslümanların usulu yok. Bilgi üretmiyorlar ki. Müslümanlar zaten taklit ve tüketim ilişkisi içinde. Batı’da olanı İslamileştirip gündelik hayatımıza sokuyoruz.

Tüm İslam dünyası için mi aynı şeyi söylüyorsunuz?

Aşağı yukarı aynı. Tabii, halen gündelik hayatın içerisinde ve aile hayatıyla ilgili İslam’ın bilgisini kendi usul dairesi içinde üreten kurumlar vardır, muhtemelen Mali’de de bu vardır, İran’da da bu vardır, Suriye’de de bu vardır ama lokaldir.

Zaten biz eğer bilginin tabiatı usul yöntem batılı yöntem ile İslami usul arasındaki o felsefi temeller üzerinden mukayese yaparak konuşabilseydik, onun zaten o tür özelliklerini görürdük. Bu anlamda İslam’ın öyle Batı’nın iddia ettiği o büyük yalan gibi evrensel bir usulün olmadığını dolayısıyla da bu evrenseldir diyerek bu usulü İslam’a uygulayamayacağınızı, İslam’ın kendine ait bir tefsir usulü olduğunu dolayısıyla bunun dışında Kur’anın haricinde başka bir unsurun asla kabul edilemeyeceğini bilmemiz gerekiyordu. Düşünebiliyor musunuz 1400 yıllık korkunç bir birikimin içinde tarihselcilik dediğimiz zıpır bir takım usulleri Batı’dan çalıp getiriyorlar koskoca 1400 yıllık mirası onunla okumaya çalışıyorlar. O usulün Hıristiyanlığı ne hale getirdiğinin farkında değiller. Bizim karşılaştığımız trajedi bu bence.

Bu usulü kazanabilir mi Müslümanlar?

Bulmak mecburiyetindeyiz. Kanaatimce yaşadığımız çağ bütün toplumsal ilişkileri çözüyor. Özellikle de post-modern felsefeyle birlikte iletişim toplumu dediğiniz toplumla birlikte ne derseniz deyin ama bütün toplumsal ağlar, toplumsal ilişkiler bağlılık biçimleri çözülüyor. Müslümanlar tekrar eğer kendileri olarak kalmak istiyorlarsa, bu ağları kendi usulleri içinde yeniden inşa etmek mecburiyetindeler.

İslam, aile olmadan, İslam cemaat olmadan olmaz. Aile de bir cemaattir. İslam’ın sosyal birliktelik biçimi cemaattir. Dolayısıyla İslam her şeye rağmen bir cemaatin içinde yaşanılan, yaşanılarak öğrenilen bir dindir.

Müslümanların usulü yok dediniz, peki bir cemaati var mı?

Hayır. Elbette küçük cemaatler vardır. Ben bunu çok homojen büyük bir cemaat olarak söylemiyorum. Bir cami cemaati de olabilir. Cemaat derken neyi anlayacağız?

Tıpkı eskiden olduğu gibi, 2 gün ya da 3 gün akşam namazına yatsı namazına gelmeyen bir insan niye gelmedi, gidip bir sorayım sorumluluğudur bu. Çünkü cemaat dediğiniz bir sorumluluk ilişkisidir. Sadece bir birlikte olma meselesi değildir. Acı gününde, tatlı gününde, yokluğunda varlığında bir bakıma ilişki içinde olduğu, ilgilendiği bu haliyle de özel hayatın pek söz konusu edilmediği bir şeydir bu anlamda da. Biz başkalarından sorumluyuz başkaları da bizden sorumludur. İşte cemaat budur. Birbirimize karşı sorumluluğumuzu idrak ettiğimiz toplumsal gerçeklik diyelim buna.

Bütün bir toplumun hepsini aynı kategoriye koymak aynı şeyleri beklemek mümkün değil. O çok homojen edici bir düşünce olur. Allah insanlara farklı feraset tabakaları/düzeyleri vermiştir. Elbette bu yüksek düzeydeki insanlar bu piramidin başı olurlar. Onun için alimdir diyoruz, ya da müçtehittir diyoruz, alimler Müslümanların önderidir ve onlar da peygamberlerin varisleridir diyoruz. Demek ki biz bu önderlik konumundan vazgeçemeyiz. Çünkü önderlik bize aynı zamanda bir fıkha işaret eder. Eğer biz hayatımızı bir fıkha göre düzenleyeceksek bizim bir fakihe ihtiyacımız var demektir.

Bu önderliği neredeyse bir asırdır devlet üstlenmiş durumda. fâkihimiz de o, vaizimiz de?

Devlet dinin karşılığı olan her şeyi imam-hatipler ve ilahiyatlara devrediyor. Bu yeni bir din konseptidir. Muhtemelen bunu Pakistan’a da önerdiler, başka İslam ülkesine de önereceklerdir. Ben bu konuda medrese ve onun usulü konusunda ısrarlıyım.

Müslümanlar genel olarak medrese çürüdü filan diyorlar da bu galiba ne söylediğimizi anlamak istemeyen zihinlerin verdiği bir cevaptır. Çürümüş olabilir, siz yeniden onu zeki insanlarla takviye edip canlandırabilirsiniz. Batı’da da birçok iyi üniversite zamanla kalitesini kaybetmiştir. Ama yeni hocalarla kalitesini yükseltebilirsiniz. Burada kasıt dört duvardan müteşekkil bir yapı değil. Orada bilgi, bilginin hangi ontolojik temelde ve hangi usul üzerinden üretildiğidir. Medrese derken söylemek istediğim tam da budur.

Gençler arasında gözlemlediğimiz bir durum: Gençler formal diyanet hutbelerini dinlemek yerine, daha serbest konuşan imamları tercih ediyor. Galiba bünye dinde formaliteyi kabul etmiyor?

Bu bir yönüyle fıtri. Ama bir yönüyle de Allah’ın kalpler üzerinde bıraktığı o nahoş duygudur ki kulunu bu işten muhafaza ediyor diye düşünüyorum. Bu direnci seviyorum, bu direnci çok önemsiyorum. Bunun Allah’ın bize vermiş olduğu bir lütuf olduğuna inanıyorum. Zihnin böyle bir direnci olduğu müddetçe de ideal olanın çok çabuk reel olacağını düşünüyorum.

Bazen öyle oluyor ki, cumadan da, hutbeden de, camiden de soğuyoruz?

Bu toplum iki yerde soyuluyor. Bir çocuğunu okula kaydettikten sonra okul soyuyor, bir de siz camiye gidip Cuma namazı kıldığınızda soyuluyor. Birkaç hafta önce namaz kıldığım bir camide bilmem neredeki diyanet lojmanlarının yapımı için para toplandı. Siz İslam’ın tarihinde bugüne kadar böyle bir garabet işittiniz mi? Ben niye kabul edeyim o zaman bunu?

Bir camide –ismini tasrih etmeyelim imamın başını yakmamak için- imam hutbede kesinlikle diyanetin kağıdını eline almıyor. Hutbeye çok iyi hazırlanıyor, mutlaka siyer-i nebi’den anlatıyor, sahabeden örnekler veriyor. Hutbeden çıktığınızda bir haftalık dersinizi almış oluyorsunuz.

Bu işte eğitimin haftalık bölümüdür. Eğer böyle yaparsanız haftalık bölümüdür. Bir de aileyle ilgili bölümü vardır. İşte tam da bütün bunlar bizim dindarlığımızı tespit eder. Devletin böyle bir hakkı yoktur. Bu, Müslümanların çok hoşuna gidiyor. Benim dindarlık ölçümü devlet hangi haddi aşarak yapabilir ki. Kesin olarak itiraz ediyorum. Dindarlık muttakilikle ilgilidir ve bunu bana gönüllü olarak gittiğim, gönüllü olarak konuşan hoca söyleyebilir ancak. O bana hatırlatabilir bunları. Ve onun bilgisini verebilir. Çünkü aynı zamanda ben onu söyleyen adamın iyi kötü söylediklerini de yaşadığını eğer biliyorsam tam da mesele bu. Biz kime âlim diyoruz, söylediklerine değil sadece. Ebu Hanife, İmam Şafii, Allah onlardan razı olsun. Nedir sorunumuz onlar söylediklerini yaşayan insanlardır. Yoksa onlar gibi eminim ki çok daha büyük dehalar gelip gitmiştir. Ama en çok tutarlılığı orada görmüşlerdir. Demek istediğim bir de o test etme var.

Bir de şu var herhalde: Dinlemek zorunda değilim. Sütreyi sıyırır, Kur’an’da var mı bu diye sorarım?

Tabii. İtiraz edersin, tartışırsın. Her şeye rağmen o eski alışkanlıkla olsaydı ya da korkumuz olmasaydı evet sorardık belki de o bize çok güzel cevaplar verirdi. Belki de kızardı, belki de biz ona kızardık kızma hakkımız da var çünkü. Ama bütün bunlar elimizden alınmış, bizse çıkıp dindar insan yetiştireceğiz” diyoruz…

Dosdoğru Haber

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: M. Zübeyir Koçulu
04-05-12
E mail: timeturk.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
ABDURRAHMAN ARSLAN: DİN DEVLETLEŞTİRİLİYOR 2
Online Kişi: 30
Bu Gün: 211 || Bu Ay: 2.879 || Toplam Ziyaretçi: 2.255.187 || Toplam Tıklanma: 52.881.016