AYASOFYA ARTIK CAMİ

Bugünleri gösteren Rabbimize şükürler olsun!

 

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / DİL KALESİ
Okunma Sayısı: 85
Yazar: D. Mehmet Doğan
BİR DİL MESELEMİZ YOKMUŞ GİBİ DAVRANMAK

BİR DİL MESELEMİZ YOKMUŞ GİBİ DAVRANMAKTYB Akademi dergisinin “21. Yüzyılda Türkçe” sayısı yayına hazırlanırken Türkiye bütün dünyayı sarsan bulaşıcı bir hastalıkla mücadele ediyordu.

Toplu ölümlere yol açan salgınlara dilimizde “kıran” denir. Dünyaya “kıran girmiş”ti. Çin’den başlayarak birçok ülkede çok sayıda insan hayatını kaybediyordu. Hız çağında yaşıyorduk ve virüs âdeta bu çağın imkânlarını fırsata dönüştürmüştü. İşte böyle zor zamanlarda bir toplumun bütün sistemleri, yapıları sınanır. Mücadele esasta sağlık sistemini ilgilendirir, ama sonuçları sağlık sistemini aşar. (Belki buna “yan tesir” diyebiliriz!)

Biz bu salgını dilimiz üzerinden okuyacağız. “İzolasyon”dan başlayalım, çünkü bugünlerde en çok kullanılan kelime o. Vatandaşa hep izolasyon tavsiye ediliyor. “Bu kelimeyi vatandaş biliyor mu acaba?” denilmiyor. (Bence “bilmesi gerekiyor mu?” sorusu daha yerinde olabilir). Bu kelimeyi yabancı ajans haberlerini çeviren türkçesi kıtlardan duyardık. “ABD Küba’ya izolasyon uyguluyor”. Şimdi tabiplerimizin dilinden düşmüyor bu kelime. Türkiye’de tıbbın bir geçmişi var. Bu geçmişte bu kelimenin bir karşılılığı var: Tecrit. Doktorlarımızın tecrid kelimesinden haberi olmayabilir mi? İzolasyonla birlikte birçok kelime her Allah’ın günü haberlerde milletin başına vura vura dayatılıyor âdeta: Algoritma, dezenfekte, dezenfeksiyon, dezenfektan, droplet, ekipman enfeksiyon, enfekte, entübe, epidemi, filyasyon, hijyen, immün, izolasyon, karantina, kit, meditasyon, mortalite, pandemi, pandemik, peak, panik, paramedik, plato, pnömeni, risk, rutin, semptom, terapi, terapist, test, ventilasyon, ventilatör, virolog, virüs…

Bu kelimelerin tamamı tıp alanı ile ilgili sanılmasın. Ekipman, izolasyon, kit, peak (pik), risk, rutin, test, plato vb. kelimelerin tıbbî terimmişçesine kullanılması anlaşılır gibi değil. Bunların birçoğunun türkçe karşılıkları var. Teçhizat, tecrit, takım, tehlike/muhatara, alışılmış, zirve, düzlük. Aslında tıp dilimizde birçok tıbbî terimin de türkçesi var. Fakat nedense onlar akla gelmiyor da türkçe bakımından sakat, uydurma “tanı, bulaş” gibi kelimeler kullanılıyor.

Tıp dilinin bu durumda olduğunu, bilen biliyordu. Fakat vatandaşın bu konudan haberdar olması böyle bir âfet vesilesiyle oldu. Bu salgının atlatılmasından sonra nasıl birçok işleyiş, yapı gözden geçirilecekse, tıp dili üzerinde de mesai sarfedilmesi gerekiyor. Birleşik kaplar misali, tıp dilindeki bu karmaşa/bozulma bütün sistemi etkileyebilir.

Burada bir nokta koyup, meselenin esasına girmek zorundayız. Doktorlarımızın dilinde neden çok latince kelime var? Tıp dilimiz nece?

Bu soruların cevabını 1930’lu yılların başında aramalıyız. Türkçe bu yıllarda bir “ameliyat”a maruz bırakıldı. Belki ne demek istediğimiz pek anlaşılmamış olabilir. Türkçe üzerinde “operasyon” yapıldı! Bunun yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulma, öztürkçeleştirme uğruna yapıldığı resmî metinlerde yazılıyor ve her fırsatta tekrarlanıyor. Bunu böyle görmemiz için yapılan birçok şey var. Dilimize yerleşmiş birçok “yabancı” kelimenin yerine karşılıklar uyduruluyor, gazetelerde listeler yayınlanıyor ve bu kelimelerin kullanılması talimatı veriliyor. Müthiş bir öztürkçecilik heyecanı uyandırılıyor.

Bir taraftan bu yapılırken, diğer taraftan tıp terminolojisinde latinceye geçilmesini nasıl yorumlamalıyız? Bunun dışında, yeni uydurulan kelimeler arasında birçok fransızca/latince benzeri kelimelerin, bazen de aynen aktarmaların olması da dikkat çekici. Öte yandan, türkçenin Avrupa dilleri gibi Hind-Avrupa dil ailesinden olduğu iddiaları ortaya atılıyor. Bir nokta daha: O yıllarda orta öğretim kurumlarına latince dersleri konuluyor…

Sondan öne doğru gidelim: Latince dersleri yeterince lektör/öğretici bulunamadığı için uygulanamadı. Hind-Avrupa dil ailesine girme teşebbüsümüz, Avrupalı âlimler tarafından istihza ile karşılandı. Fakat tıp terimlerden latinceye geçiş uygulandı…

Tıp terimlerinde latinceye geçiş neden önemli? Temel bilimler: Fizik, kimya, biyolojide latinceye geçiş, bütün fen bilimlerini kapsayan bir uygulamaya dönüştü. Bugün bu alanlarda latince terminoloji yerleşmiş durumda. Bu alanların latince terminoloji üzerinden yürütülmesi, sosyal ilimler alanını da etkiledi. Ayrıca, köklü kelimelerin yerine uydurulan birçok kelime tutmadı. İhtilaflı hallerde bunların latinceleri önce çıktı. Yani osmanlıca dediğimiz terimlerin yerine uydurma kelimeler ikame edilemedi, bu latince kelimelere alan açtı. Dil devriminin akademide pratik sonucu, bugünden bakarsak, öztürkçeye geçiş değil, latince hâkimiyeti ile neticelendi. Bugün tıp kesiminin kullandığı dil, bu seksen küsur yıllık arka plan bilinmeden tam olarak anlaşılamaz.

Bugün üniversitelerimizin dille ilgili dallarında/kürsülerinde bulunan hocalar, dilimizin normal seyrinde olduğu zehabına kapılıyorlar. Müdahale edilmiş bir alanda olduklarının farkında değilmiş gibi davranıyorlar.

Dil konusu, önce dilcilerin kabul ettiği bir mesele olmak zorunda. Hayâl içinde yüzmekle bir yere varılmaz, mesele büyük; her geçen gün daha da büyüyor. Rektörlük de yapmış bir üniversite hocası bakın neler söylüyor: "Okuduğunu anlayamamak çok daha temel bir sorun. Türkçe metni okuyan öğrencilerimizin önemli bir bölümü içeriğini anlayamıyor. Bu öğrenciler fen ve matematik sorularını nasıl çözebilsinler? Kişi başı milli geliri sadece 2500 dolar olan Vietnam fen sınavında 8’inci olurken bizim 52’inci olmamızı açıklamak hiç kolay değil."

Türkiye’de harf inkılabı, onun tamamlayıcısı dil devrimi, objektif olarak bu bölümlerde öğretilmeli. Bu konu, inkılap tarihi müfredatının bilgileriyle kavranamayacak mahiyettedir.

Türkiye’de, işi dille olan, metinle uğraşan; anlamla, anlambilimi ile meşgul olanların bu konulardaki vurdumduymazlığına karşılık meşhur Fransız filozofu Jacques, Derrida’nın İstanbul Mektubu’nda yer alan ifadeleri nasıl anlamalıyız?

Bu ünlü felsefeci, Türkiye’ye ilk gelişinde, yani 1997’de, yayıncısına İstanbul’dan uzun bir mektup yazmış. Bu mektubun, felsefesini metnin, “konstrüksiyon”un, üzerine bina eden bir mütefekkirin kaleminden sebepsiz yere çıkmadığı tahmin edilebilir. Bu uzun mektubu okuduktan sonra Derrida’nın bizim yazımız, dilimiz için hissettiği derin kaygı dilcilerimizi neden ilgilendirmiyor? sorusunun cevabını vermek zorundayız. Derrida konuyu bellek/hafıza kaybı ekseninde ele alıyor. “Modern kültüre ge­çiş bahanesiyle insanlar, bir günde, yüzyılların hafızasını okuyamaz, hâle geldiler, câhil kılındılar. Derrida, Harf inkılabını “travmatik” bir uygulama olarak niteliyor, “harf darbesi”, hatta “katliamı” olarak anıyor.

Üniversitelerin dil bölümlerinde bu kaygının tam zıddı bir gidiş görülüyor. Dilin müşterek bir anlaşma aracı, mutabakat zemini olduğu gözardı edilerek her fırsatta ve herkes tarafından kelime uyduruluyor. Binlerce kelime uydurmakla öğünen “dilci”ler var. Bunlardan fransızca profesörü olan bir zata sordum: “Sizin asıl alanınız fransızca, bir tane de fransızca kelime uydurabilir misiniz?” Cevabı şu oldu: “Franızcadaki her kelime Fransa tarihinin bir sayfasıdır”. Diğer dillere, onların kelimelerine gösterdiğimiz saygıyı kendi dilimize ve kelimelerimize de göstermek zorundayız.

Dilcilerin işi kelime uydurmak değil, dilin sâlim bir zemin üzerinde sürdürülmesini sağlamaktır. 1935’te yayınlanan Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu’nda hepi topu 7-8 bin civarında kelime vardı. Bunların en az yarısı dolaşımda olan kelimelerdi. 1945’te yayınlanan Türkçe sözlükte kelime sayısı 20 bini bulmuyordu.

Marifet kafasına estiği gibi, ekseriya dilimizin kuralları dikkate alınmadan kelime uydurmak değildir. “Biz bu kavramı geçmişte hangi kelime ile ifade ediyorduk?”, önce bu soruya cevap vermektir. Ancak, yeni keşifler, icatlar sözkonusu olduğunda onlara karşılık bulmak kabul edilebilir bir yol olabilir. Bu durumda dahi kişilerin keyfi uydurmaları değil, konuyla ilgili uzmanların (bunlar içinde mutlaka edebiyatçılar da olmalıdır) uzlaştığı kelimeler esas alınmalıdır. Türkçenin âhengine son yıllarda en fazla zarar veren kelimeler, işte bu şekilde önüne gelenin köke, âhenge, dil estetiğine bakmadan -sel -sal takarak uydurduklarıdır. Türkçe için, ancak çok yerleşmiş -sel -sal ekli kelimeler dışındakilerden kurtulmak önümüzde ciddi bir mesele olarak durmaktadır.

Anısal, devinişsel, durumsal, edimsel, gensel, konumsal, kullanımsal, önsel, örgütsel, yüreksel ve daha yüzlercesi.

Peki bu -sel, -sal ekinin türkçe açısından mevkii nedir?

"Türkçedeki -sal/-sel eki bu birleşik biçimi ile, isimden isimciller türeten bir ek niteliğindedir. Aslında pek seyrek olan örneklerin hiçbirinde de onun "nispet" görevi yüklendiği görülmemiştir. Günlük gazetelerde ve dergilerimizde sık sık rastladığımız geleneksel, dinsel, kişisel, düzlemsel vb. yeni eklerde ise bu ek, hep Arapça an'anevî, ilmî, şahsî, tarihî kelimelerine karşılık olan birer nispet görevindedir. Bu durum gösteriyor ki, Türkçe bir kalıba yabancı asıllı bir görev oturtuluvermiştir. Demek oluyor ki, bu kelimeler dışı yerli içi yabancı birer kuruluştadırlar."

Bu cümleler yaşayan dilcilerimizin en kıdemlisi adı saygıyla anılan Zeynep Korkmaz’a ait. İfade gayet açık, söylenecek söz yok.

Dil-anlaşma, dil-düşünme, hatta dil-hissetme bağlantısını insanın zihin işleyişi açısından değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Dilde mutabakat sağlanamamış alan genişledikçe, anlaşamaz, düşünemez, hissedemez hâle geldiğimizin farkına varmak zorundayız. Sırf akademide kullanılan sentetik bir dil meydana getirilebilir mi? Kısacası bir Türk esperantosu? Getirsek neye yarar ki? Esperanto’nun akıbetini bilmiyor muyuz?

Bu sayımızın hazırlanmasında emeği geçen İdris Nebi Uysal’a ve yazılarıyla TYB Akademi dergimize katkı sunanlara teşekkür ediyorum.

TYB Akademi 29 / Mayıs 2020

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: D. Mehmet Doğan
23-10-20
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
BİR DİL MESELEMİZ YOKMUŞ GİBİ DAVRANMAK
Online Kişi: 26
Bu Gün: 3 || Bu Ay: 4.617 || Toplam Ziyaretçi: 1.649.726 || Toplam Tıklanma: 42.369.371