ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : / MÜLÂKÂT
Okunma Sayısı: 349
Yazar: İhsan Fazlıoğlu ile mülâkât (Derleyen Muhammed Negiz)
BİR ÜSTAD FİLOZOF: TEOMAN DURALI 2

BİR ÜSTAD FİLOZOF: TEOMAN DURALI-1

Yolu açması lazım…

Yolu açması anlamında… Doğrusu Hoca’da hem örnek olmak, hem mutkin olmak yani işini iyi yapmak, ehliyet, hem de öncü olmak anlamında ciddi bir birikim vardı. Çünkü devamlı uğraşırdı.

Mesela çok ilginç… Yine benim taaccüp ettiğim, hayret ettiğim bir şey… Hoca’nın bir radyosu vardı…  Sürekli… Fakültede tabii çalışması çok zordu… Çünkü kapısı devamlı açık olduğu için biz Hoca’ya kızardık ama Allah insanı en iddialı olduğu yerden imtihan eder… Biz de o duruma düştük biraz… “Güzin Ablalık” derdi buna Hoca… “Hocam Güzin Abla mı oldunuz?” derdi… (Gülüyor…) İnsanlar dertlerini yazardı… Hoca’nın odası, dertli insanların gelip… Hoca’nın bir şey yaptığından değil ama dinleyip onları rehabilite ediyordu bir tür…  Tabii orada çalışamıyordu… Ya kitap okuyordu ya radyo dinliyordu… Radyoyu… Girerdim… Allah Allah! Garip bir dil… Bizim bildiğimiz bir-iki dil canım… Hoca, gününü, özellikle fakültede iken saatlere bölerdi böyle… Ve her saat, başka bir radyoyu dinlerdi. O dili devamlı canlı tutmak için… Anlatabiliyor muyum?

Dil, unutulur. Dil dediğin biraz haindir, yani ihmal edersen gider… Onu Hoca çok söylerdi… Unuttuğu diller de vardır Hoca’nın bu nedenden dolayı… Mesela Malayca’yı çok iyi de konuşurdu ama konuşmasını unuttu. Uzun süre ihmal ettiği için…

Radyoda bulamadıysa…

Radyoda bulmadıysa… (Gülüyor…) Evet…

Dolayısıyla, mutkin olmak, işini iyi yapmak anlamında da bunu çok gördük. Böyle güzel hatıralar geliyor aklıma…

Eyvallah… Hususiyetine dair sormuş olayım Hoca’nın… Radyo deyince Hoca’nın, sizin denk geldiğiniz ya da dikkatinizi çeken müzikle ilişkisi bağlamında söylüyorum…

Çok güzel! Evet... Hoca, bir müzik hastası canım… Yani zaten Hoca’nın müzik kulağı güçlü olduğu için dil kabiliyeti de güçlü… Ben, bunu kendi çocuklarımdan da biliyorum. Müzik kulağı iyi olanın dil öğrenme kabiliyeti, özellikle duyma, duyduğunu anlama kabiliyeti çok gelişkin oluyor. Hoca, kaliteli müziği tüm kayıtlardan bağımsız olarak dikkate alırdı. Yani her türlü müziğe açıktı. Diyelim ki Batı klasik müziği yanında İran müziğine, ondan sonra Türk müziğine filan… Klasik Türk müziğine falan çok şeydi… Devamlı müzik dinlerdi Hoca zaten… Tabii… Ve büyük müzisyenlerin hayatlarını da bilirdi, okurdu…

Hoca’nın sanatların çeşitli alanları ile irtibatı vardı… Şiir yazardı… Devam etmedi ama hatta bizim Mehmet Sabri Genç, öğrencisi, onun bir şiir kitabını da yayınladı. “Deniz ve Kâşif” diye bir şiir kitabını da yayınladı. Devam etmedi fakat şiire de merakı vardı, şairlere de merakı vardı…      

Bu entellektüel meselesinden şunu da söyleyeyim. Hoca, açık uçlu bir insan olduğu için mesela kendi dönemindeki tüm entellektüellerin, entellektüel kabul ettiği aydınların, yazarların toplantılarına giderdi. Necip Fazıl’ından Nurettin Topçu’suna… Tabii… Cemil Meriç’inden… Ne bileyim, o dönemde tüm sol cenahın, sosyalist cenahın, Marksist cenahın, Kemalist cenahın… Neyse…  Hepsinin… Dizginlenemez bir merakı olduğu için “Bunlar ne anlatıyor?” gidip dinlerdi… Ve biz Hoca’dan çok dinledik, birebir bu tür hatıraları… İsimlerini tek tek saymaya gerek yok… O İkinci Yeni’nin en önemli şairlerini mesela…  Birebir hem tanımıştır hem de güzel şiirlerinden bahsederdi… Dolayısıyla bu sanat… Hem müzik, hem şiir, hem edebiyat…

Mesela Hoca’nın biz, hatırlıyorum, birinci sınıfta… 85’te… Bize… Benim en önemli hatıralarımdan biri de odur. O zaman tabii akıllı tahta yok. Tebeşirle yazıyor… İlk dersimiz Perşembe günü… Felsefe öncesi düşünüş… 85, Perşembe… Ekim…

Hatırınızda mı?

Tabii, tabii… İlk ders… Çünkü çok etkilendiğim bir dersti. Niye? O zaman doçentti Hoca, yeni doçent olmuştu. Bize kitap yazdı… “Okumamız gereken kitaplar…” Tabii bizim üniversitede bir tecrübemiz yok. Etrafımızda kimseye de sormamışız.

Şunu zannettim ben: “Tüm bu kitaplar alınacak… (Neredeyse 20’nin üstünde kitap var orada…) Tüm bu kitaplardan sorumluyuz derste…”

Dedim ki; “Yav işimiz ne kadar zor! Bu üniversite ne kadar zormuş!”

Hâlbuki hiçbir Hoca öyle bir kitap tavsiye etmedi bize… (Gülüyor…) Ben gittim, tüm o kitapları aldım. Hepsini de okudum. Sonra şunu öğrendim: Meğer o kitaplar, dört yıl boyunca, bizim genel kültür olarak, ders için değil de bilmemiz gereken kitaplar…

O kitaplardan biri neydi biliyor musunuz? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi…” Felsefe bölümü birinci sınıf öğrencisi… Ama Hoca bunu yazarken bunu Türkçe açısından okuyacaksın… Çünkü iyi bir düşünür, iyi bir felsefeci, dilini iyi bilen insanın yapabileceği bir iştir.

Yani kendi edebiyatı ve kendi tarihi…

Yani onun dolayında… Onun Türkçe açısından çok başarılı bulurdu, Tanpınar’ı… İyi Türkçe sahibi müellifleri önerirdi. Hiçbir ideolojik kampına bakmaksızın… Nazım Hikmet’i de önerirdi, Cemil Meriç’i de önerirdi… Nurullah Ataç’ı da önerirdi mesela… Türkçeyi iyi kullanan insanlar olarak bunları söylerdi…

Tabii, dil konusunda da çok ayrı hassasiyeti var ama şeyi de sormak isterim… Bu soruyu Hoca’ya soramadım, sormadım tabii ama… Turgut Cansever’e ben denk gelemedim Hocam. Fakat sonrasında Turgut Bey’in çevresindeki her kimle oturduysam aynı soruyu sordum: “Hoca’nın masasında eksik olmayan ne vardır?” diye… Herkesle ilgili (bir) husus olduğu söylendi…

Şimdi müzik bahsini konuşurken Teoman Hoca’nın acaba var mıdır masasından eksik olmayan?

Benim gördüklerimle sınırlı bir şey söyleyebilirim. Belki oğlu Deniz Bey’e sormak lazım… Ama atıflarından hareket ederek söyleyebilirim. Hoca’nın bir kere masasından eksik olmayan; Platon ve Aristoteles… Bu bir… Kenara koy onu… İkincisi… Bizim şeye geldiğimiz zaman Gazzali… Mesela Hoca, Gazzali’yi çok önemserdi… Kant… Ondan sonra… Mesnevi… Hoca, iyi bir Mesnevi okuyucusudur… Farsça okurdu Hoca…

Farsça da?

Tabii, tabii… Farsça bilirdi ve okurdu… Sonradan unuttu zannediyorum… Unuttuğu diller var çünkü bazı...

Çok ilginç… Yerli dilleri öğrenmişti Hoca… Kabile… Kızılderili dediğimiz Amerikan… Tabii, birkaç kabilenin dilini merak saiki ile öğrenmişti… Öyle çok ilginç anılar var… Bir gün oturuyoruz… Emniyet’ten aradılar… Sınırda bir Afrikalı yakalanmış. Bir dil konuşuyor, bilmem ne dili, hatırlamıyorum bile… Mütercim lazım. Hoca’nın böyle bir şöhreti de vardı… Hoca’yı aradılar… Biz de orada oturuyoruz, odada… Bilmem ne dili… Hoca, tabii haklı olarak dedi ki; “Ben bunu ilk defa duyuyorum…”

Svahili falan değil yani?  (Gülüyor…)

Hayır, hayır… Büyük diller değil… Çok yerel bir dil. Fakat merak dediğimiz şey budur işte… Şimdi Hoca, “Bilmiyorum” dedi, kapattı ama… Bu dil ne?  (Gülüyor…)

Onu bile öğrendi demeyin…

Öğrenmedi ama oturdu onu baya bir araştırdı.  Çünkü bana da birkaç vazife verdi o çerçevede de ondan biliyorum… Yani Hoca’nın öyle bir merakı vardı… Eğer onu öğrenmeye değer bulsa öğrenirdi. Emin olun… Büyük bir ihtimalle değer bulmamıştır ki vazgeçmiştir. (Gülüyor…)

Hoca’yı o zaman şöyle anlıyorum Hocam… Çok devasa bir merak duygusu… Diri tutan…

Evet… Ama Hoca’nın… Zonguldak’a fahri doktora için gittiğim zaman bana denizi gösterdi… İşte benim merakımın kökeni budur… Deniz. Deniz gibi ufuk… Ne var ötede acaba? Yani… Onun için ilk yaptığı şey bir gemiye atlayıp denize açılmak olmuş… Hoca’nın bir deniz tutkusu var… O “Deniz ve Kaşif” de oradan geliyor zaten… Deniz onda… Çöl… Aynı şekilde hep bir merakı tahrik eden, merakı boşandıran bir etki uyandırmış… Tabii inanılmaz bir merak… Ama hatırla… Merakla korku olmazsa biz bu varlık okyanusuna açılmaktan korkarız… Ya da varlık çölü… Hangisi hoşuna gidiyorsa… O merak ve korku bizi yönlendiriyor tabii… Dolayısıyla Hoca’nın o dil merakı da bununla alakalı, bu genel merak duygusu ile alakalı şüphesiz…

Afrikalı tutuklanan arkadaşın sorgulanmasına yardım etti… Afrikalı’nın değil mi? Günün sonunda… (Gülüyor…)

Evet… (Gülüyor…) Yani oradan bile bir yere varabilir miyim meselesine gidiyor… Çünkü biz derslerde bazen öyle dillere atıf yapardı ki… “Şu kelime, bu dilde, bu anlama gelir…” Bildiğimiz bir dil değil yani… Yerli dili, mahalli bir dil… Oradan bağlantılar kurardı… Hoca, etimoloji ile felsefe yapan biri değildi… Bizi de uyarırdı o konuda… “Yani etimoloji çok önemlidir, bir kültürün varlığı idrak etmedeki kökenler çok önemli fakat oraya takılıp kalırsanız felsefi problemi, o halis felsefe sorusunu gözden kaçırırsınız… Etimoloji, bize sadece felsefi sorunu idrak etmede, o kültürün o felsefe problemine bakışındaki imkânları verir. Yoksa felsefe problemi, o kültürün, o dilin bizatihi kendisinden daha yukarıda olan bir sorudur. Arapça da bakabilirsiniz buna, İngilizce de bakabilirsiniz… Önemli olan orada… Etimoloji yaparken ya da etimolojiye giderken kültürün o felsefe problemi olan ilişkisini tespit edersin. Yoksa doğrudan felsefe probleminin kendisi ile irtibat daha üst bir çabayı gerektirir.” derdi. O açıdan ben de etimolojiye çok dikkat ederim. Kavram meselelerine ama etimolojiye takılıp kalıp da felsefi bir sorunu çözmek tek başına kısırlaştırıcı bir şeydir. Bir süre sonra sizi dolap beygiri gibi dolaştırmaya neden olabilir. Hatta bazı filozofları da başta Heidegger olmak üzere bu açıdan biraz eleştirirdi. Özellikle ilk dönemlerinde… Sonradan daha farklı kanaatleri oldu Heidegger’e ilişkin ama… Hatırlıyorum, ilk dönemlerde felsefi meseleleri etimolojiye boğması dolayısıyla Heidegger’i eleştirdiğini hatırlıyorum. Böyle bir tarafı vardı Hoca’nın… Evet…

Belki ikinci bölümde Hocam… Hoca’nın vefat dolayısıyla etrafından dönen… Tartışma değil tabii ki de… Birkaç tane aklı evvel, kendini bilmezin…

Ondan önce… Hoca’nın hocalığını da konuşmamız lazım…

Evet, oraya ikinci bölümde gireriz… Sizin için de uygunsa…

Buyurun…  

Ben yine Hoca’nın şahsiyeti… İşini ciddiye alması dolayısıyla, yaptıklarını ciddiye alması dolayısıyla ciddiye alınan tavrını biraz daha konuşalım istiyorum. Yine sizin anlattığınız bir şey… Hoca’nın Dekartçı[3] olduğuna ilişkin…  (Gülüyor…)

Evet… Ben rahmetli Turgut Cansever Hoca için yazdığım yazıda bu cümleyi kullanmıştım… “Ancak kendisini ciddiye alan bir insan uğraştığı alanı da, konuyu da ciddiye alır.” Kendine saygı duyan bir insan, uğraştığı konuyu da saygın kılar.

Bu, Hoca için de geçerli… Zaten birkaç insan tanıdım ben… Tabii, muhakkak çok vardır ülkemizde… Ama benim irtibat kurduğum biri Turgut Hoca’dır, biri Mehmet Genç Hoca’dır, biri de Teoman Hoca’dır… Bir hocamız daha var…  (Benim kendime örnek aldığım anlamında söylüyorum. Çok hoca vardır şüphesiz.) Allah selamet versin, sağlık versin, afiyet versin.

Bu, son derece önemli… Hoca, yaptığı işe saygı duyan bir insan…

Söylemeyecek misiniz?

Yok, onu söylemeyeceğim şimdi… Belki hoşuna gitmez hocamızın… Ama Allah selamet versin, uzun ömür versin, sağlık versin… Örnekliği eksik olmasın. Hakikaten örnek alıyorum ben hocamızı kendimize.

Hoca’nın böyle bir özelliği var… Yaptığı işe saygı duymak… Saygı duyduğu için titizlik… Şimdi, titizlik gerçekten epistemik bir kaynaktır. Siz bir işte ne kadar titizlenirseniz, o iş kendisini size o kadar verir. Anlatabiliyor muyum? Yani nüfuz etme kabiliyetinizi arttırır. Hoca’nın öyle bir şeyi vardı. Dolayısıyla, Hoca’nın o şahsiyet özellikleriyle alakalıydı.     

Anlattığınız zaman Hocam, sizin Hoca’yı Dekartçı zannetmeniz…

O, şöyle… O, Hoca’nın hocalığıyla alakalı bir konu… Biz tabii… Hoca’nın dersleri efsane! Bunları hiç anlatmaya gerek yok. Kimse saate bakmaz. Yani…

Ayakta anlatır… Belki de burada o sahneyi de söylemek lazım bilmeyenler için…

Ayakta anlatmaz… Hoca, teatral anlatır. Yani devamlı hareket halindedir ve öğrencilerle temas kurar. Burada bunu ben temsil etsem, gülebilir arkadaşlar yani… Ama o kadar sahici elektromanyetik bir alan oluştururdu sınıfta… Yani şöyle değil: Bir çizgi çizip, öğrencileri o çizginin ötesine koyup karşıdan seslenen insan değil… Öğrencilerin içine giren bir insan. Amfide devamlı yürü ama bu yürümek de öyle yapay bir şey değil. Yeri gelir sıradaki bir öğrenciye eğilir, ona anlatır dersi. Herkes oraya dikkat kesilir. Tam bir teatral… Mesela Hoca’yı buraya getirsek, ders anlatsa, üç saat sonra şu eşyaların hiçbiri yerinde kalmaz! O eşyaları kaldırır, onu örneklendirir, fakat o sırada yürümüştür. Onu oraya koyar. (Yerlerini değiştirir.) Anlatabiliyor muyum? Hoca’nın onun için böyle sahnede ders vermesi risklidir. Çünkü iş yükünü çok arttırır Hoca… Hizmetliler ya da oradan sorumlu insanlar o eşyaları tekrar yerine koymak zorundadır. (Gülüyor…) Değil mi? Yani Hoca’nın ders anlatması böyle bir şeydi.

Şeyi biliyorum Hocam ben… Yakın zamana kadar Zeytinburnu Belediyesi’nde bir dizi ders yaptı…

Ama Hoca’nın biraz yaşlılık, sağlık problemi olduğu dönemler…

Ona rağmen Hocam… 2 saat ayakta…

Tabii… Şimdi Hoca ilk ameliyatını oldu. Boğaz kanseriydi Hocamız. Ben, ziyaretine gittiğim zaman çok üzüldüm. Yani Hocamız bu vartayı atlatamaz diye düşündüm açıkçası… İşte arkadaşlardan rica ettik. Dua edelim, hatim indirelim şeklinde… Bir ay sonra Hoca beni aradı. “İhsan” dedi, “Bana ders koy” dedi şeyde… “Felsefe bölümünde ben ders vereceğim.”

Ben o zaman anladım, Hoca dirilmek istiyor.  Ve emin ol, üç saat ayakta, o ameliyattan birkaç ay sonra ayakta ders anlatırdı Hoca ve derslere hiçbir zaman, bizim tam tersimizde… Hoca’yı o konuda örnek alamadık. Derslere kravatsız girmezdi. Yani o klasik dönemin alışkanlıklarıyla ceket-kravat-pantolon… Yani takım elbise vardı…

Tabii, Hoca’nın öyle bir özelliği vardı. Ayakta, son derece teatral, bir elektromanyetik alan oluşturan… Hoca’nın tabii, ders disiplini entellektüel olmakla alakalı… İnsan olduğu için hayatın içinden… Yeri geldiğinde bir taksi şoförüne, yeri geldiğinde bir siyasi meseleye atıf yaparak konuyu çerçevelemesi çok önemli… Bir anlatıya dönüştürüyordu her şeyi… Bir anlatı… O anlatı da bir organiklik oluşturuyor. Sizi çekiyor bir vakum gibi… Anlatabiliyor muyum? Böyle bakıyorsunuz. Yani şöyle, çok amiyane bir örnek ama bir maç düşünün; ne zaman gol olacak diye böyle bakıyorsunuz. O an vardır ya? (Ben maç seyredemem açıkçası da.)  Onun gibi seyrediyorsunuz. Fakat bunu seyrederken konuya odaklanıyorsunuz. Onu da söyleyelim, Hoca’nın hareketlerine değil. Onun için biz Hoca’nın derslerini hiç unutmazdık. Şimdi o mesele de…

Şey de var ya Hocam. İnsan ancak çok iyi anladığında iyi anlatabilir.     

Tabii… Feynman’ın mı, Einstein’ın mı, şimdi tam hatırlamıyorum ama “Bir konuyu iyi anladıysanız” diyor, “onu ilkokul çocuğuna da anlatırsınız, bir profesöre de anlatırsınız.” Anlamanın ölçütü budur. Feynman’ındır zannediyorum. Bunu, evet Hoca da söylerdi.   

Şimdi burada şu var yalnız. Bir şeyi iyi anlatmanın bir şartı var. O da şudur: Öğrendiklerinizi, malumat olarak aldıklarınızı tevessül edeceksiniz dedik ya geçen… Kendinize mal edeceksiniz.

Hoca, tüm felsefeyi kendisini icat etmiş gibi anlatırdı. (Gülüyor…) O terkip, o inşai tutum, o sentetik yapı, o anlatıyı oluşturan şeydir. Yani Hoca, bilmediği, kafasının basmadığı, anlamadığı zaman onu hikâyesine katmazdı. Anlatabiliyor muyum? İnşai bir kafası vardı yani… Kendisi o sırada inşa ederdi konuyu… Aynı konuyu başka bir zaman sorun, başka bir inşa ile karşılaşırsınız. Onun için Hoca belki aynı şeyleri anlatırdı ama inşalar farklı olduğu için, örgüler farklı olduğu için hep farklı film ortaya çıkardı. İşte bu konuyu kendisine mal etme, o temessülle son derece alakalı… Bakın bunun örneğini işte senin dediğin şey veriyor bize…

Şimdi… Üçüncü sınıftayız, Yeni Çağ Felsefesi Tarihi… Hoca’nın dersi öğle üzeriydi… Sonra akşama başka bir ders var… Çağdaş Felsefe Akımları… Hoca Descartes’i anlatıyor bize… Ben de o sırada Nietzsche’nin Descartes eleştirilerini okumuşum… Öğrenci nedir yani? Hocayı zor durumda bırakacak… Öyle… Sınıfın hani… Felsefeye bilinçli gelmiş bir grup arkadaştık zaten… Hoca, Descartes’i anlatırken bir yere geldi… Ben, el kaldırdım. Nietzsche’nin eleştirisini söyledim. Nietzsche’ye atıf yaparak…

Hoca, “evet” dedi, “Descartes şu anda çok ağır bir sağ kroşe aldı” dedi. (Gülüyor…) “Ama yıkılmadı henüz…” falan… Esprilerle…

Öyle bir anlatıyor ki… Ben sorular soruyorum, itiraz ediyorum… Başka arkadaşlar (da)… Sanki karşımızda Descartes var ya!

“Bu kadar da niye önemsiyor ki?” dedik yani… Hoca, Dekartçı mı acaba?  Bilmiyoruz tabii, Hoca’yı artık öğrenci olarak tanıyoruz. Henüz daha çırağı olmuş değiliz. Şimdi, Hoca bunu hissetti… Herkes, Allah Allah (bir şaşkınlık halinde)…

“Çocuklar” dedi, “Ben, şu anda size Descartes’i anlatıyorum. Şunu düşünmem lazım: Descartes, bunu nasıl cevaplardı? Önemli olan budur” dedi. “Yani, ben şu anda Descartes’im” dedi.  “Descartes’i eleştirmek ayrı bir konu, benim Descartes’le ilgili kanaatim ayrı bir konu… Kant’ı anlatsam bu şekilde anlatmam lazım. Nasıl cevap verebilir bu sorularla? Zaten felsefe sistemlerinin en önemli özelliği budur” dedi. “Bir kere kurulduktan sonra, kendinden sonraki durumlara ilişkin, filozof yaşasa nasıl cevap verirdi? Mesela Descartes’i alıp 20. yüzyıla getirsek sorulara nasıl cevap verir? Dekartçılığı siz güncellemek istiyorsanız Descartes’in yöntemini… Bunu yapmanız lazım…” Bunun (ders anlatış biçiminin) gerekçesini verdi bize… 

Şaşırdık tabii ama bu olay burada kalsa beni çok etkilemez de… Akşamki derse gittik. Sınıfta bir arkadaşımız vardı, Wittgenstein’ı çok seven, Wittgenstein’ın Tractatus’unu ezberlemiş, Tractatus etrafında yazılmış metinleri okumuş, hatta Almanca bilmediği halde Almancasını ezberlemiş bir arkadaşımız… Var böyle insanlar… Çok kötü sıkıştırdı Hoca’yı ama hem Tractatus’dan alıntı yapıyor hem Türkçesi’nden… O zaman zannediyorum Oruç Auroba’nın tercümesiydi herhalde alıntı yaptığı…  İşte, başka kaynaklardan alıntı yapıyor… Bunaldı Hoca…

Dedi ki; “Ne beni sıkıştırıyorsun? Öyle demiş işte, ne yapayım yani? Git, kendisine sor!”

Şimdi biz bu ikisini mukayese edince Hoca’nın direncini gördük gerçekten.  Hocalığını (gördük). Konulara olan vukufiyetini, ciddiyetini gördük. Titizliğini gördük. Bu da bizi etkileyen hadiselerden biridir. Ben bunu daha başka mecralarda da anlatmışımdır.

O açıdan titizlik, işini ciddiye almak, saygı duymak, bir süre sonra sizin de ciddiye alınmanızı ve size de saygı duyulmasını, yaptığınız işe de saygı duyulmasına neden oluyor. Ben bunu rahmetli Turgut Hoca’da da, Mehmet Genç Hoca’da da, Teoman Hoca’da da gördüm açıkçası... Bir şekilde beraberliğim olan insanlar…

Bu örnekler dışında Hocam, şey var mıdır? Siz de -buradasınız diye tam rahat söyleyemiyorum belki ama…- Hocasınız. Hocalık yapıyorsunuz çok uzun yıllardır. Teoman Hoca, size Hocalık yaptı. Hoca’dan en belirgin, böyle alıp da kenara koyduğunuz, gene Hocalığı bağlamında, bir şey var mıdır, bu anlattıklarınız arasında?  

Bir insan, tabii kendisine özdeştir. Hiçbir insan, diğerine özdeş olamaz. Hoca da bunu istemez zaten. Onun için taklit iyi bir şey değil. Hoca, taklidi hiç sevmezdi. Ben, Hoca’nın taklit edilmesi taraftarı değilim. Ama Hoca’nın örnek alınması anlamında…

Ben, bunu arkadaşlarıma, genç arkadaşlarıma söylüyorum… Ben, böyle gördüm diyorum. Ben saklamam.

-“Niye Hocam böyle yapıyorsunuz?” (diye soruyorlar.)

-“Biz Hocamızdan böyle gördük” (diye yanıtlarım.) 

Çünkü bazen yaptıklarımızı anlamıyor gençler… Çünkü bizim dönemimiz değil. Yeni bir kültür… Yetişmiş genç arkadaşlar farklı bakıyor olaylara… Bazen benim yaptıklarımı anlamlandıramıyorlar… “Biz Hoca’dan böyle gördük” diyorum ben bunu…

Benim etrafımda bulunan, yetiştirdiğim, yetişmesine katkıda bulunduğum tüm genç arkadaşların muhayyel örneği Teoman Hoca’dır. Çünkü söylerim ben de… Saklamam.

Hoca’nın ders anlatma üslubu kendine has… Onu siz ancak, oradan faydalanabilirsiniz… Çünkü o, Teoman Duralı; siz, İhsan Fazlıoğlu’sunuz. Yusuf Genç’siniz falan… Yani…

Ama bu örnek alma durumu… Tabii ki bizim önümüz açan, nasıl davranacağımıza ilişkin bize kapı aralayan bir yapı elbette…

Tavra ilişkin…

Tabii, tabii… Diyelim ki Hoca’nın Türk milletinin ve devletinin varlığıyla problemi var. Benim birinci ilkemdir mesela, ben bunu Hocamdan aldım. Ehliyet meselesini Hoca’dan aldım. Ben de genç arkadaşlarla mesleki bir birliktelik kurmak istediğim zaman bunlara dikkat ediyorum. Onların hiçbir görüşüne bakmam!

Eyvallah… Benim gözlediğim kadarıyla sizde de hikâye oydu… Yani öğrencilerinize geriye dönüp “Bak, benim adımlarım dışında hiçbir yere basmayacaksınız!” gibi bir şey söylemiyorsunuz.  

Ahlaki değil o! Tabii, Hoca bu konuda uyarırdı. Teoman Hoca… Şimdi Hoca’nın insanlığını sürekli vurguluyorum. Yaşamın içerisinde bir insan…

Şimdi, biz yeni asistan olduk. Hoca, bir yerde konferans verecek. Bakın… Şimdi genel adet nedir? “Bölüm başkanınız, doktora Hocanız neredeyse, siz de oradasınız.” değil mi? Ben de gittim. Daha yeni ama… Genciz… Beni gördü toplantıda… Çıktıktan sonra beraber döndük…

Dedi ki; “İhsan, niye geldin konferansa?”

“Hocam, gelinmesi gerektiğini düşündüm” dedim.

(Hoca:) “Merak mı ettin? Bir şey öğrenmek için mi geldin? Yoksa hani Hocamdır...?”

Dedim; “Valla Hocam, hepsi var tabii ama tabii ki genel anlamıyla Hocamıza…”

“Bir daha gelme!” dedi, “İşin-gücün var senin oğlum. Senin işin-gücün yok mu? Bir şey öğreneceğine inanıyorsan… Bunları zaten ben size anlatıyorum. Bu, genel bir konuşma… Bir konferans… Sakın kendini bu şekilde mecbur hissetme!” dedi.

Bu da çok önemlidir. Ben de bunu aynen takip ederim. Hakikaten, bir baktım etrafıma; tam bir diktatöryel rejimler var!   Küçük küçük… Küçük tanrıcıklar var etrafta… İnsanların şahsiyetlerini törpüleyen, kişiliklerini törpüleyen, onların özne olmalarını sakatlayan tutumlar var akademide... Çok!      

Sadece akademide de değil…

Akademiyi ben biliyorum… (Diğerlerini) bilemem… (Akademide) çok fazla ama! Yani, öğrencinin, evlenmesine kadar ondan izin almasını bekleyen… Yani bunu şart koşan… Bu çok yanlış bir iş…

Öğrencinin yazacağı yazıyı, konuşacağı konuyu belirleyen… Bunlar çok yanlış şeyler! Biz, Hoca’ya “Falan yerde ders vereceğim, bir kurum benden ders istiyor” dediğimizde, “Ben senin sekreterin değilim” dedi. “Sen bir devlet memurusun… Burada bir işin var. Bunun hakkını vermek kaydıyla, senin özel hayatın beni ilgilendirmez” demişti. Ben, bunu aynen uyguluyorum. Bunlar, yanlış şeyler…

Yani; “Kitabımı hangi yayın evinden bastıracağım?”, “ Ben izin vermeden, kitabını basma!” gibi, pek çok… İnsanı…      

Sonra diyoruz ki; “Efendim, ya bu gençler, bu Hocalar, niye yetiştikten sonra, belli bir yere geldikten sonra, pespaye durumdalar?”

E, omurgalarını kırmışsın!

Adam, diklenip ufka bakamıyor ki!

Bakın, yeri gelmişken onu da söyleyeyim o zaman… Hoca’nın tüm asistanları sorumlu insanlardır…

Hocam burada duralım… Reklam için sıkıştırıyorlar beni. Reklamlardan sonra hem Hoca’nın düşüncesini, düşünce tarihimizdeki yerini…

Ama bunu cevaplayacağım…

Buradan da devam edelim… Evet… Reklamlardan sonra burada olacağız. Teoman Duralı’yı konuşmaya devam edeceğiz. Soruların Peşinde…

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: İhsan Fazlıoğlu ile mülâkât (Derleyen Muhammed Negiz)
10-01-22
E mail: dunyabizim.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
BİR ÜSTAD FİLOZOF: TEOMAN DURALI 2
Online Kişi: 17
Bu Gün: 515 || Bu Ay: 6.505 || Toplam Ziyaretçi: 2.215.863 || Toplam Tıklanma: 52.121.892