İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : TASAVVUF / TASAVVUF VE TARÎKATLAR
Okunma Sayısı: 3726
Yazar: D. Mehmet Doğan
TARÎKAT DÜŞMANLIĞININ KÖKÜ



Hatırlatma: Bu yazıdan önce aynı yazarın "Nakşîliğin Birleştirici Rolü" başlıklı yazısını,  daha sonra bu yazıyı okumanızı tavsiye ederiz. (Doğruluş)


Haminnemizin pozitivist hurâfeleri ve tekkeler


Nakşîlik, tarikatlar içinde kendini yenileyen, yaşanılan dönemin şartlarına uyum sağlayan bir akım olarak da dikkat çekicidir.
17. asrın sonunda, Hindistan’da İmam Rabbânî ile yeni bir güç kazanır. 18. asırda Hindistan’da Rabbanî’nin “müceddidiye” kolu etkili olur. Hindistan, tarikatın üçüncü büyük merkezi haline gelir. İmam Rabbânî, şiîliğe karşı siyâsî muhalefet de içeren kitabı “Mektûbât”la etkili olur ve sünnî ulemâyı da nakşiîiğe çeker. Rabbanî, “Müceddid-i elf-i sani” yani “İkinci bin yılın müceddidi”, yenileyicisi sayılır. Hicri 971’de Serhend’de doğar. Nakşîlik, kaadirîlik, çeştîlik, sühreverdîlik, kübrevîlik yollarıyla birlikte daha bir çok yolu nefsinde toplar.

Hind sahasında, Rabbanî’den sonra Şah Velîyullah Dehlevî önemli bir isimdir. Müceddidiye Hindistan dışında da tesirini gösterir. Osmanlı sahasında yayılır, Türkistan’da, tarikatın çıkış bölgesinde de hâkim olur, oradan Volga havzasına kol atar. 19. asırda yaşayan Mevlâna Halid-i Bağdadî, Dehlevi’nin halifesidir. Halidî kolu, asıl ağırlığı Osmanlı sahasında olmakla beraber, Balkanlar’dan Güneydoğu Asya’ya, Kırım’dan Arabistan’a kadar geniş bir alana yayılmış, 19. ve 20. yüzyılda bölgenin sosyal ve siyasî hayatında önemli rol oynamıştır.

Burada bir istitrata ihtiyaç var. Çiğnenen sakız şudur: Tekkeler ve türbeler, Türkiye’de ve Sovyetler’de, insanları miskinliğe, tembelliğe sevkettiği için, hurafeci yaptığı için kapatıldı... Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bu gerekçeyi hâlâ ciddiye almalı mıyız? Bu tezle geçmiş büyüklerin kabir ziyaretini yasaklayanların, modern dönemde kabir ziyaretini zorunlu protokol listesinin başına aldıklarını hatırlamakta zorlanır mıyız?

Tasavvufa, tekkelere, tarikatlara karşı 20. yüzyılda sonuca ulaşan tepkiler ve uygulamalar, gerçekten tarikatın, tekkelerin kötülüğünden, zaaflarından, insanları atalete, miskinliğe sevketmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? Sömürgeciler öyleyse neden tekkeleri kapatmak, tarikatları yasaklamak yönünde hareket ettiler? Onlar için İslâm dünyasını uyuşturan, güçten düşüren bu kurumlara ihtiyaç yok muydu?

21. yüzyılın başında haminnemizin inandırıldığı hurafelere inanmak zorunda mıyız? İslâm dünyasında bütün anti-emperyalist hareketlerin arka planında tekkelerin, tarikatların varlığını emperyalistler bildiği halde biz niye bilmezden geliyoruz? Sömürgeciler, yerel yöneticileri, mahallî iktidar sahiplerini kontrol altına aldıklarında dahi, karşılarında tasavvuf kaynaklı dinamik bir mücadeleci güç buluyorlardı.

Hindistan’da İngilizlerin en büyük düşmanı tarikatlardı. Afrika’da İtalyanların ve Fransızların en büyük korkuları tarikatlardandı, bilhassa Senusiliktendi.

İslâm, kilisesi olmayan, din bürokrasisi olmayan bir dindir. Bu anlamda teşkilattan yoksundur. Devlet, onun bu tarafını tamamlar. Devlet bu tamamlayıcılık görevini yapamadığı zaman ne olur? İslâm'ın, disiplinli görünüşü, kurumlaşmış yüzü tarikatlardır. Onlar devletin görevini yapmadığı veya etkisiz kaldığı zamanda, yapılması gerekeni yaparlar. Oryantalistlerin arkaplanını doldurduğundan şüphe etmediğimiz modern dönemdeki tasavvuf düşmanlığının esas sebebi bu olmalıdır.

20. yüzyılda, hem batının, hem doğunun emperyalistleri tekkelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması için ellerinden geleni yapmışlardır.
19. yüzyılın son yıllarının akımı olan entelektüel islâmcılık dahi, selefî bir görüşle, tarikatların İslâm dünyasında oynadıkları rolü görmezden gelmiştir.

Meseleyi Osmanlı Devleti bağlamında değerlendirirsek, bilhassa nakşîliğin, daha doğrusu onun hâlidiye kolunun, etkili olduğu bütün alanlarda, Kafkaslar’dan Güney Asya’ya kadar bu devletin baş destekçisi olduğunu görmemek için gerçekten görmemek lâzımdır!

Türkiye açısından düşünürsek, nakşîliğin, Türkler ve Kürtler arasında yaygınlığı ile, ülkenin birlik ve beraberliğinin önemli unsurlarından biri olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz. Türkiye’nin kuzey doğusunu Rusların işgalini önleyen Şeyh Şâmil ve sonrasında yürütülen ve “müridizm” olarak adlandırılan mücadelenin nakşîlikle alâkasını kurmakta kimse zorlanmaz. Çarlık rejimi yıkılınca Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni halidî şeyhlerinin kurduğu da tarihî bir hakikattir. Hâlidiye’nin sadece Kafkaslar’da değil, Tataristan ve Başkırdıstan’a kadar geniş bir alanda etkili olduğunu da unutmamalıyız.


Yazar: D. Mehmet Doğan
13-08-09
E mail: Mail Adresi Yok
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TARÎKAT DÜŞMANLIĞININ KÖKÜ
Online Kişi: 26
Bu Gün: 107 || Bu Ay: 6.411 || Toplam Ziyaretçi: 1.782.740 || Toplam Tıklanma: 44.760.580