İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / EDEBİYAT
Okunma Sayısı: 2712
Yazar: Ömer Lekesiz
BÜYÜK DÜŞÜNMEK

'Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?' sorusu seksen kuşağına mensup olan Müslüman ve Solcu yazarların en fazla sordukları ve dolayısıyla en fazla cevap aradıkları bir soru olmuştur. Çünkü her iki taraf da kendi inançlarınca toplumcuydu ve edebiyat da ilk bakışta halktan yana bir fayda ürettiği oranda kıymetli olabilirdi.

Solcu yazarlar bu inançlarını emperyalizme, sömürüye, oligarşiye karşı ve emekten, emekçiden, ezilenden yana olunması şeklinde özetliyor ve edebiyatı da halkın bu yönde bilinçlendirilmesi konusunda en etkili araç olarak görüyorlardı.

Müslüman yazarlarsa, benzeri bir argümanla, tahrip edilmiş Din dilinin yeniden inşasını, dolayısıyla sahih din anlayışının yeniden öğrenilmesini ve öğretilmesini talep ediyorlardı.

Ne var ki, her iki tarafın da bireycilik esasıyla yapılandırılmış, yazara bir tür tanrısal göz değeri yüklemekle kalmayıp, üstün bir yaratım gücünü de yakıştırarak onu tanrının yerine oturtan modern Batı edebiyatından beslenmesi edebi özgürlükle faydacılık arasında içten içe hep var olan çatışmayı daha da büyütüyordu.

Solcu yazarlar zaman içinde zihniyet olarak zaten ait oldukları Batı'ya tümüyle bağlanarak "Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?" sorusunun kendisini ortadan kaldırıp, rahatladılar. Şimdi Bukowski ile Yusuf Atılgan'ı birbirinin içinden okuyarak tavan yapmış bir bireysel özgürlüğün keyfine ulaşabiliyorlar; Woolf'a biraz Ece Ayhan aykırılığı, Joyce'a biraz Oğuz Atay boşvermişliği, Plath'a biraz Nilgün Marmara melankolisi eklendiğinde edebiyatın tadına da doyum olmuyor netekim.

Artık toplumculuk Solcu yazarların sorunu değil ancak hala Müslüman yazarların sorunu olmayı sürdürüyor. Aslında onlar da liberallere kansalar laikleşmek suretiyle söz konusu problemin üstesinden kolayca gelebilecekler fakat onlar buna rıza gösterseler de inandıkları Din buna uygun düşmüyor.

Aslında mevcut edebiyat ortamı yakından gözlendiğinde edebiyatçı olmaya heveslenen Müslüman genç kuşağın da tıpkı Solcu yazarlar gibi Batı edebiyatına ve onun taklidinden ibaret olan yerli aylak-adam edebiyatına eğilim gösterdiklerine hükmedilebilir. Buna rağmen "Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?" sorusu başlarının üstünde Demokles'in kılıcı gibi sallanmıyorsa da Din'in içinden düşündükleri anda onları fazlasıyla rahatsız ediyor. Diğer bir söyleyişle, kendi özgür iradeleriyle Tezer Özlü'yü, Sevim Burak'ı, Sevgi Soysal'ı okuyarak naylon bir acının edebi parodisini yapmaktan yana çok rahatlar ama vicdanen, toplumsal sorumluluk açısından rahat değiller.

Öte yandan, hem eğitimleri hem çevre etkisi hem de Solcuların iltifatlarına büyük değer yükleyen kuram budalası yazar ağabeylerinin de etkisiyle edebi beğenileri Batı edebiyatına göre şekillendiği için onun dışına çıkarak bir değerlendirme yapamadıkları gibi, hayal sularında yüzmenin hazzını; düşünmek, sorgulamak türünden zahmet gerektiren şeylere feda etmekten de kaçınıyorlar.

"İki arada, bir derede kalmak" deyimiyle tanımlanabilecek bu belirsizlik, silikleşmiş aidiyet yüzünden "ürettikleri" edebiyatın da aynı akibete uğraması ise işin en problemli kısmını oluşturuyor. Diğer bir söyleyişle "yanlış yönelmiş olabiliriz ama doğru, hakkı teslim edilecek bir iş yaptık" deme cesaretine ulaşamıyorlar.

Bu problemlerin üstesinden gelinebilmesi için, konunun şu şekliyle konuşulmasının daha faydalı olacağına inanıyorum: "Edebiyat ne tek başına araçtır ne de amaçtır; hem ikisinin ortalamasıdır hem hal bilgisinin düzeyine bağlı olarak bu ortlamanın fevkindedir".

Ne diyordu Mustafa Kutlu: "İnsana düşen şeksiz-şüphesiz-isteksiz-iradesiz-akılsız-fikirsiz bu âhenge iştirak etmektir. Kul olmak budur. Bu âhengin sırrı ile dereler çağlar, çiçekler açar, bulutlar uçar, kuşlar öter, mevsimler değişir, çocuklar doğar, iki gönül birbirine akar, aşk doğar. Aşkın ateşi ile şair şiirine, ressam resmine, bestekâr bestesine başlar. Hakk'ın güzel kıldığı âleme bir güzellik katmak için. (...)

Kalbe düşen bu güçlü sırda (Hikmet) ızdırap, hasret, dua, vuslat, acz, teslimiyet; insana verilen her şey vardır. Ve insan bunu terennüm eder.

Ve böylece var olur.

Var ettiği eser esasen ona değil bu sırra aittir. O bir aracıdır. Tıpkı Cenab-ı Hakk'ın iradesinin vücut bulması için kendisine tevdi edilen emanete göre hareket etmesi; kendi isteğini Allah'ın emrine vermesidir. Cüz'i irade budur. Yok hükmündedir. Ama vardır. Sûfiler bu sebeple 'hiç' lafzını çok kullanır" (Yeni Şafak, 25.4.2012).

Demek ki, toplumculuk adına "Edebiyat araç mı yoksa amaç mı?" sorusuna takılıp kalmamız gereksizdir. İnancımız bize insanlığı da içine alan âlemşümul bir perspektifi kuşanmayı önermektedir çünkü.

O halde birer tuzak hükmündeki kısır döngülü soruları, düşünceleri aşarak alemin genişliğince büyük ve hallerin çeşitliliğince yoğun düşünebilmeliyiz.

Ancak böyle düşünebildiğimizde, dokunduğumuz çok şey değerli olacaktır.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Ömer Lekesiz
21-07-12
E mail: yenisafak.com.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
BÜYÜK DÜŞÜNMEK
Online Kişi: 31
Bu Gün: 171 || Bu Ay: 5.643 || Toplam Ziyaretçi: 1.780.303 || Toplam Tıklanma: 44.709.249