İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / EDEBİYAT
Okunma Sayısı: 2535
Yazar: Mustafa Yürekli
ÜLKE YAZARLA BOZULUR...

Medeniyet tarihimize baktığımızda, sanatımızın güçlü olduğunu, özellikle edebiyatımızın çok büyük bir birikim oluşturduğunu görürüz.

Günümüzde, bırakalım sanatın öteki türlerinde ustalaşmış sanatçılarımızı, şairlerimiz ve yazarlarımız bile bu büyük edebiyat birikimimizden yararlanamamaktadır.

Yabancılaşma, önce sanatımızı ve sanatçımızı vurdu. Devletin özünü oluşturan Batı düşüncesini savunalım derken yabancılaşan sanatçılar, medeniyetimizin özü ile savaşır hale geldiler; edebiyat birikimimize hor baktılar, hafife aldılar. Hatta alay ettiler.

Edebiyatımıza, halk edebiyatı, divan edebiyatı ve tasavvuf edebiyatı gibi yanlış ayırımla yaklaşmak, halk edebiyatının devletin özüyle çatışma halinde olduğunu var saymak, yabancılaşmış sanatçıların sıklıkla ve yaygın bir biçimde baş vurdukları bir yanlış bakış açısıdır.

Nuri Pakdil, çağdaş yazarların edebiyat birikimimize bu olumsuz yaklaşımı üzerinde özellikle durur: "Tasavvuf edebiyatımızı, halk edebiyatımızı, divan edebiyatımızı, günümüz yazarlarının devletle ‘devletin yapısındaki öz' üstünde giriştikleri düşünce savaşçılığına oranlayarak değerlendirmek yanlış oluyor. Onlara bu açıdan bakılması kasıtlıdır.”

ÖZELEŞTİRİ EDEBİYATI

Nuri Pakdil'in Biat kitaplarını okumak, bize, öncelikle edebiyat birikimimize doğru yaklaşımı öğretti. Tasavvuf edebiyatını iyi kavramamızı sağladı: “Tasavvuf edebiyatını, bireyin iç dünyasını dile getirmek isteyen, bireyde kimi vakit fizik ötesi bir ayarlama yapan, insanı tam anlamıyla var oluş kıvamında tutan eserler toplamı olarak görüyorum.” Nuri Pakdil'in bu uyarısı sayesinde, eski edebiyatımızdan beslenmeye, yazı hayatımın ta başında başladım.

1977 - 81 yıllarında, Adana İmam Hatip Lisesi'nde öğrenciliğim sırasında, edebiyat dersimize giren İhsan Elbistanlı hocayı burada özellikle anmalıyım; onun dersleri sayesinde, edebiyatı sevmiştik, Ayrıca biz öğrencilerine yazma cesareti verecek denli beğenimizi geliştirmişti. Sanatçıların yaşam öykülerini, anılarını aktarıyor, metin çözümlemeleri yapıyor ve söz sanatlarını ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Nuri Pakdil, edebiyatın işlevine gönderme yaparak Mevlana'nın Mesnevi'si başta olmak üzere tüm mutasavvıf sanatçıların eserlerinin siyasal etkisine dikkat çekiyordu. Aynı özün, insanı, milleti, medeniyeti ve devleti biçimlendirdiği bir gerçekti: “Tasavvuf edebiyatı, bir bakıma da özeleştiri edebiyatıdır. Tasavvuf şairleri, Devletin uyguladığı ülkünün özüyle bireyin özünü özdeş kılıyorlardı. Mevlana'nın Mesnevisi, İslam devletinin destanıdır. Her çağın yazarına taşınan bir kutlu yük vardır Mesnevi'de.” Mesnevi'den ahlakçılar kadar, devlet adamları da yararlanabilirdi bu yüzden. Mesnevi, özümüzün dışa vurmasından başka bir şey değildi.

Edebiyatımızı, halk edebiyatı, divan edebiyatı ve tasavvuf edebiyatı olarak ayırıma tabi tutsalar da hepsinin aynı işlevi gördüğü bir gerçekti. Nuri Pakdil, bu ayırımın yüzeysel olduğu ve edebiyatın medeniyetin ve devletin özüyle ilişkisine bakmak gerektiğini ortaya koyuyordu. Bu bağlam'da Fuzuli'yle Köroğlu, gerçekte, aynı özü savunuyor ve aynı tavrı gösteriyordu: “Halk edebiyatı dediğimiz öbür türdeyse, bireyin çevresiyle ilişkileri anlatılır. Devletin özüyle bireyin iç dünyası arasında görülen pürüzler giderilmek istenir. Köroğlu, devlete değin uzanan bir başkaldırış değil, düzenin özünde var olan buyruğun gereği olarak haksızlığın giderilmesine, onarılmasına, düzeltilmesine bir çağrıdır.” Köroğlu, milletinden kopmuş ve yabancılaşmış bir sanatçı değildi. Köroğlu, aksine devletteki bozulmaya karşı çıkıyordu. Köroğlu, milletin özüyle devletin özünün aynı olmasını savunuyordu. Biat etmiş, yönetimi hakikat adına sorgulayan ve adaletten, özgürlükten yana olan soylu sanatçıların oluşturdukları bir büyük birikimdi edebiyatımız.

Nuri Pakdil'i okudukça, yabancılaşma karşısında savaşmanın ve edebiyatla direnişin inceliklerini kavrıyorduk. Dahası yabancılaşmanın edebiyata olumsuz etkisini görmeye başlıyorduk. Yine Biat`ta yazar "Benim Yüreğim halkımın yüreğiyle aynı inançla çarpıyorsa, benim yazacaklarım halkımın inançlarına aykırı olmamalıdır elbette." der. Burada geçen ‘benim' sözcüğü bir anlamda da  yazar olarak ele alınırsa, yazarın yazacağı halkının düşüncesine  ters olmamalıdır. Buna göre Türkiye`de yazılanları bir elekten geçirirsek, yurdumuzu yabancılaştırma amacı güden kalemlerin hepsi elenecektir. Birkaç yazar kalacaktır elimizde. Bu da inancımızın gereği üzerinde yeteri kadar yazılmadığı demek olmaz mı? Biz çekilmişiz meydandan, içe kapanıklılık son derece artmış ve yabancılaştırmaya görevlendirilen kalemler tarafından mey­dan doldurulmuştur. Kalemlere sarılıp edebiyat meydanını ele geçirmek görevimiz olmalı..

ÜLKE YAZARLA BOZULUR

Osmanlı, Batı'lı devletlerin etkisi altına girdikçe, özünde değişime uğruyor ve buna paralel olarak aydınlar arasında yabancılaşma başlıyordu. Yazarın yabancılaşması ise edebiyatı da çürüttüğünden acınası bir durum oluşturuyordu: “Tanzimatla başlayıp birinci dünya savaşı sonlarına değin süren dönem, devletin uyguladığı ülkünün özünde gide gide oranını arttıran bir değişimin buyruk kesildiği bir dönemdir. Bu dönemin yazarları, gönlünü batıya kaptırmış, ne devletin özündeki ülküden tam kopmuş, ne de batılı olabilmiş kişilerdir. Acınacak yazarlar diyorum bunlara. Acınacak durumda olmaları, düşüncede olsun, edebiyatta olsun tüm kalemlerini öykünmeye adamalarıdır. Adeta hepsi, öykünmenin mutlak eğemenliği altına girmişlerdir. Kilişiklerini yitirirler..." (Boyutlar ) Batı'nın etkisinde kişiliğini yitirmiş ve  kalemini yaratıcı bir biçimde kullanamaz olmuş, toplumuna yabancılaşmış sanatçıların acınası durumunun ayırtına varmak, yolun başındaki biz genç yazarların elbette gözünü açıyordu..

Nuri Pakdil`in "ülkemize edebiyatla birlikte gelen, yerleşen ya­bancılaşma, yine ancak edebiyatla ülkemizden dışarı atılacaktır" cümlesiyle, edebiyat, evrensel, büyük görevi­ni yüklemiştir. Buradaki ‘yabancılaşma' deyiminden batıcılığı, putçuluğu, diğer bir deyişle halkımızın inançlarına ters düşen her türlü düşünceyi anlıyoruz. Jön Türkler birkaç kişi olmalarına rağmen Paris`te gazete çıkararak Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışında önemli bir rol al­mamışlar mıydı?

Yerli düşünceye karşı duran, milletle arasına bir set çeken yazarların bütün çabalarına rağ­men, Anadolu insanının kendi inancını yazanları okumaya başladığını muştular Pakdil bize. Yabancılaştırma çabalarının baş çekenlerinin yazılarını bir ‘tümör`e benzetir.

Nuri Pakdil'e göre, milletimizin bunalımı, bir kimlik bunalımı, bir medeniyet bunalımıydı. Milletlerin alınyazılarında tek bir seçim hakkı vardı; bu da medeniyet seçimiydi. Ülkeyi ve milleti bir kâbus gibi saran Batılılaşma dönemiyle birlikte "devletin temelindeki yerli düşünce yavaş yavaş oradan alınır. Yerine tabiatçılık diyeceğimiz batıcılık bırakılır. Bir yanda masabaşı Anadoluculuğu yapılmaktadır. Yönetimin kulu, kölesi olan övgü yazarları oluştururlar ikinci kümeyi. Birinci kümenin çoğu yazarları buraya da sokulabilirler."

Devletin temelinden yerli düşünce alınınca, kendi medeniyetimizle birlikte, edebiyat da çöküyor. Millet olarak büsbütün Batı'nın etkisi altında kalırken, edebiyat da güdümlüleştiğinden, en önemli direniş odağını yitiriyoruz. Nuri Pakdil, "ülke yazarla bozulur, yazarla düzelir." derken, bu gerçeği dile getiriyordu.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Mustafa Yürekli
23-09-12
E mail: haber7.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
ÜLKE YAZARLA BOZULUR...
Online Kişi: 29
Bu Gün: 166 || Bu Ay: 5.638 || Toplam Ziyaretçi: 1.780.282 || Toplam Tıklanma: 44.708.785