
| Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM | Okunma Sayısı: 1885 |
Uzak ve yakın tarihimiz ÅŸahit ki, bir ve beraber olduÄŸumuzda bileÄŸimizi bükebilecek kimse çıkmadı.
Bir taraftan nice zaferlere imza atarken, diÄŸer taraftan kültür ve medeniyet deÄŸerlerimizle dünyaya insanlık öÄŸrettik.
Ne zaman aramıza tefrika ve ayrılık girmiÅŸse ateÅŸlere düÅŸtük, ağır bedeller ödedik.
Hele de bir Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı mübarek Kitab’a inanan müslümanlar olarak kendi kendimizi zayıflattığımızda, bütün yeryüzünde güzellikler soldu, insanlık yolunu kaybetti. Bizi Cenâb-ı Hakk yeryüzünün, insanlığın ÅŸahitleri olarak vasıflandırdı. Bizim güçsüzlüÄŸümüz hakkın, adaletin zayıflaması anlamına geldi. Güç bir türlü doymak bilmeyen muhterislerin, sömürgenlerin eline geçti.
Artık yeniden Allah’ın ipine sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Birbirimizi sevmemiz, kusurlarımıza müsamaha ve dua ile karşılık vermemiz, kendimizi toparlamamız gerekiyor.
Aksi halde ne huzurumuz olacak, ne de gözyaşı dinecek.
“İnsan sosyal bir varlıktır” deriz. Bunun anlamı, insan denen canlının, hemcinsleriyle bir arada yaÅŸamaya hem yatkın hem de muhtaç olarak yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple atamız Hz. Âdem (as)’dan beri hep aileler, gruplar, cemaatler, cemiyetler, milletler olarak bir arada yaÅŸayagelmiÅŸiz. Dayanışma, paylaÅŸma, uyum, sevgi-saygı, ÅŸefkat-merhamet… insana aslî karakterini veren, ama aynı zamanda ‘birlikte’ yaÅŸandığında ortaya konabilen hususlardır.
Toplum bünyesi bir yönüyle canlı bir beden gibidir. Her biri ayrı fonksiyon ve yapıdaki uzuvlarımız, saÄŸlıklı bir bünyenin kendisinden beklenen canlılık ve iÅŸ görürlüÄŸü nasıl büyük bir uyum ve iÅŸ birliÄŸi ile gerçekleÅŸtiriyorsa, saÄŸlıklı bir toplumsal hayat için de onu oluÅŸturan farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin benzer ÅŸekilde bir uyum ve iÅŸbirliÄŸi içinde olması gerekir.
Aynı örnek üzerinden gidersek, fonksiyonunu ve kendisinden beklenen uyumu gerçekleÅŸtiremeyecek ÅŸekilde bir hasar ve sakatlığa maruz kalan bir uzvumuz nasıl bütün bedenimizin ahenk ve huzurunu olumsuz etkilerse, toplumsal ahenk ve huzur için kendisinden beklenenleri yerine getirmeyen, yani hasar ve arızaya maruz kalmış birey ve gruplar da aynı ÅŸekilde toplumsal huzur ve ahengi olumsuz ÅŸekilde etkiler.
Bizi Bir Arada Tutan Ne?
Evet, saÄŸlıklı bir toplumsal hayat için, farklı yapı ve yaratılıştaki bireylerin uyum içinde olması gerekiyor. Peki, bunu saÄŸlayan nedir?
Åžüphesiz her milletin kendine özgü karakter özellikleri vardır. Örf ve adetlerden kültüre, oradan da medeniyete kadar uzanan çizgide bu karakter özellikleri somuta dökülür, hayata yansır ve bir mensubiyet halesi oluÅŸturur.
Bütün bunların temelinde elbette inanç vardır. Toplumun en temel yapı taşı olan bireylerin ortaklaÅŸa benimseyip baÄŸlandığı ve paylaÅŸtığı inanç… Ortak deÄŸerlerin en alt seviyesi diyebileceÄŸimiz örf-adetten en üst seviyesi olan medeniyete kadar bir toplumun kendini ifade ettiÄŸi bütün alanlarda en temel belirleyici “inanç”tır.
Bir arada yaÅŸamanın hem ilkelerini, hem de imkânlarını veren ‘inanç’, birbirimize dayanmanın ve bütünleÅŸerek bir ‘beden’ oluÅŸturmanın en önemli vasatıdır. Birbirimize ya da ortak deÄŸerlerimize inancın kaybolması halinde Kur’an’ın “öldürmeden daha beter” olduÄŸunu haber verdiÄŸi ‘fitne’[1] durumu ortaya çıkar ki, bireylerin de toplumun da iki cihan saadetini dinamitleyen en büyük hastalık budur.
Allah’ın İpine ‘Hep Birlikte’ Sarılmak
Gerek Kur’an, gerekse Sünnet, müminlerin birlik ve beraberlik içinde bulunmasına büyük bir hassasiyet göstermiÅŸ, birlik ve beraberliÄŸin kaybedilmesi halinde ortaya nasıl bir manzara çıkacağını çarpıcı ifadelerle dikkatlerimize sunmuÅŸtur.
Hepimizin çok iyi bildiÄŸi bir ayette, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düÅŸman kiÅŸiler idiniz de O gönüllerinizi birleÅŸtirmiÅŸti ve O’nun nimeti sayesinde kardeÅŸler olmuÅŸtunuz. Yine siz bir ateÅŸ çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doÄŸru yolu bulasınız.”[2] buyurulur .
Burada hep birlikte sarılmamız emir buyurulan “Allah’ın ipi” benzetmesi, Din’in temel kaynağı olan Kur’an’ı anlatmaktadır. Elmalılı Hamdi Yazır merhumu dinleyelim:
“(Ayette geçen, ‘Allah’ın ipi’ anlamındaki) Hablullah, Allah Tealâ’ya vuslat sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, rivayetlerde Kur’an, taat ve cemaat, ihlâs, İslâm, Allah’ın ahdi, Allah’ın emri diye tefsir edilmiÅŸtir. Bu ayetin cemaat ve içtimaiyyeti emir buyurduÄŸunda ÅŸüphe yoktur. Bununla birlikte burada ‘cemaat’, Hablullah’ın aynısı deÄŸil, ona sımsıkı sarılmasının neticesidir.”[3]
Bu ayeti birçok kimse “önce birlik ve beraberlik içinde olun ve sonra hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın” tarzında anlamakta ise de, Elmalılı merhumun dikkat çektiÄŸi gibi, bu hatalı bir anlayıştır. Topluca hareket etmemiz bizi Allah’ın ipine sarılmaya götürmez, tam tersine, Allah’ın ipine gereÄŸi gibi tutunduÄŸumuz zaman bir arada ve birlik içinde yaÅŸamanın imkânını elde etmiÅŸ oluruz.
Sünnet ve Cemaat Ehli olmak
Elmalılı merhumun mezkûr ayetin tefsiri sadedinde altını çizdiÄŸi “cemaat” kavramı, meselenin özünü oluÅŸturmaktadır. “Allah’ın ipi”ne sımsıkı sarıldığımız takdirde oluÅŸacak olan muhkem yapı, itikadımızı da, amelimizi de içine alacak ÅŸekilde bütün bir duruÅŸumuzu ifade edecek kadar önemli ve kapsamlıdır. Mademki Allah’ın ipine sarılmak bizi bir arada yaÅŸamaya götürecektir ve Allah’ın ipine sarılmaktan baÅŸka bir seçenek söz konusu deÄŸildir; o halde ÅŸunu söylemek durumundayız: EÄŸer bir toplumda fitne, ayrışma ve tefrika varsa, o toplum Allah’ın ipine gereÄŸi gibi sarılmamış demektir!
İtikatta Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olduÄŸumuzu söylerken, aslında bu noktayı dile getirmiÅŸ oluruz. Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz’in ve kutlu Sahabe’nin yolu üzere bulunmak ve onlardan tevarüs ettiÄŸimiz deÄŸerler etrafında “cemaat” halinde, yani “toplanmış” olarak, hep bir arada yaÅŸamak, Allah’ın ipine sarılmanın tabii bir neticesidir.
Burada aklımıza, “Peki Allah’ın ipine sarılmanın yolu-yöntemi nedir?” diye bir soru gelebilir. Bu yerinde sorunun cevabını da elbette yine Kur’an ve Sünnet verecektir:
“Allah’a ve Rasulü’ne itaatten ayrılmayın ve birbirinizle çekiÅŸmeyin/nizalaÅŸmayın; sonra içinize korku düÅŸer ve kuvvetiniz gider ve sabırlı olun; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”[4]
Bu ayette birlik-beraberliÄŸin, yani “cemaat” olmanın üç ilkesi verilmektedir:
Birinci ilke, Allah Teâlâ’ya ve Rasul -i Ekrem (sav) Efendimiz’e itaatten ayrılmamaktır. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl emretmiÅŸ ise onu öylece tutmak, içimizde herhangi bir sıkıntı duymaksızın “teslim olmak”tır .
İkinci ilke, birbirimizle çekiÅŸmemektir. Bundan maksat, aramızda çıkabilecek görüÅŸ ayrılıklarını birbirimizi hırpalayarak, küstürerek ve birlik beraberliÄŸimize zarar verecek ÅŸekilde davranarak çözme yoluna gitmemektir.
Ayette bunun aksini yaptığımız zaman başımıza gelecekler hakkında da son derece önemli bir uyarı yer alıyor: Birbirimizle didiÅŸecek olursak içimize korku düÅŸecek ve gücümüz, kuvvetimiz dağılıp gidecektir.
Bu noktada sözü fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Genel olarak dünya müslümanlarının durumuna baktığımızda, küresel emperyalizm karşısında niçin bu kadar pasif, ürkek ve kompleksli bir İslâm dünyası gördüÄŸümüz sorusunun cevabı buradadır. Aynı durumun ülkemiz için de söz konusu olmaması, hiç ÅŸüphe yok ki, yine yukarıdaki ayetin uyarısına kulak vermemize baÄŸlıdır.
Ve ayetteki üçüncü uyarı: Sabredin! Cemaat (toplum) halinde ve birlik-beraberlik içinde yaÅŸarken karşılaÅŸabileceÄŸimiz olumsuz durumlar, çeÅŸitli sıkıntı ve meÅŸakkatler olabilir. Toplumsal bünyeye fitne mikrobunun bulaÅŸmasına vesile olmaktansa, sabretmemiz halinde Yüce Rabbimiz, yardım ve lütfuyla bizim yanımızda olacağını beyan buyurmaktadır.
Abdullah b. Ömer (ra)’den ÅŸöyle nakledilmiÅŸtir:
Hz. Ömer (ra) Câbiye mevkiinde bir konuÅŸma yaptı. Bu konuÅŸmasında orada bulunanlara ÅŸöyle dedi:
Ey insanlar! Allah Rasulü burada, ÅŸu bulunduÄŸum yerde ÅŸöyle buyurmuÅŸtu. “Size ashabımı vasiyet ediyorum. Sonra onların ardından gelenleri; sonra onların ardından gelenleri… Bir de cemaat olun. Birbirinizden ayrılmayın! Åžeytan bir kiÅŸiyle (tek başına hareket edenle) beraberdir. İki kiÅŸiden ise olabildiÄŸince uzaktır. Cennetin ortasında yerleÅŸmek isteyen cemaate baÄŸlı kalsın.”[5]
Konuyla ilgili olarak zikredilebilecek pek çok hadis-i ÅŸerif arasından seçtiÄŸimiz bu rivayet, meselenin önemini ve ciddiyetini yeterince açık bir ÅŸekilde anlatmaktadır. Yüce Allah’ın rahmeti de, lütuf ve ihsanı da birlik-beraberlik halinde bulunan toplumlaradır.
Cemaatin Anlamı
‘Fırka-i Nâciye’ (KurtuluÅŸa eren fırka) da denen ‘Sünnet ve Cemaat Ehli’ (veya Ehl -i Sünnet ve’l -Cemaat) tabirindeki ‘Sünnet’in ne olduÄŸu açıktır. Acaba buradaki ‘Cemaat’ neyi anlatmaktadır? Bu sorunun cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir.
Genellikle hatalı olarak bu kelime, “insanların ekseriyeti neredeyse orada olmak” ve “hangi esaslar üzerinde toplanmış olurlarsa olsunlar, çoÄŸunluÄŸun yanında yer almak” ÅŸeklinde anlaşılır. Oysa bu kelime “hakkın temsilcisi olma”yı ifade etmektedir. Her ne kadar tarih içinde ‘Fırka-i Nâciye ‘ taraftarları genellikle çoÄŸunluÄŸu teÅŸkil etmiÅŸ ise de, bunun tersinin vaki olduÄŸu durumlar da yok deÄŸildir.
Söz gelimi İslâm tarihinde ‘ mihne ‘ diye adlandırılan ‘ Halku’l – Kur’an ‘ fitnesinin ortalığı kasıp kavurduÄŸu dönemde İmam Ahmed b. Hanbel’in tavrında kristalleÅŸen ‘hak taraftarlığı’ sayıca az bir kesimce üstlenilmiÅŸti. Bununla birlikte Ahmed b. Hanbel ve onunla aynı tavrı benimseyenler, ‘ Ehlu’s – Sünne ve’l – Cemaa ‘ tabirindeki ‘Cemaat’i oluÅŸturuyordu. Dönemin Abbasî hükümdarı Mu’tezile inancını benimsemiÅŸti ve avaneleri zulümlerini haklı göstermek için ona ÅŸu telkinde bulunuyordu: “Ey Müminlerin Emiri! Sen, kadıların, valilerin, fakih ve müftülerin toptan bâtıldasınız da Ahmed b. Hanbel mi tek başına hakkı söylüyor?”
Abdullah b. Mes’ud (ra), öÄŸrencisi Amr b. Meymûn’a ‘Cemaat’i açıklarken ÅŸöyle der: “İnsanların çoÄŸunluÄŸu bugün cemaatten ayrılmıştır. Cemaat, tek başına da kalsan, benimsemekten geri kalmadığın hakka uygun tavırdır.”
Bir diÄŸer rivayette; “Cemaat, Allah Teâlâ’ya taate uygun olan tavırdır.” ÅŸeklinde nakledilmiÅŸtir.[6]
‘Cemaat’ ve ‘Sünnet’ kavramları arasındaki lazım-melzum iliÅŸkisi (bunların birbirini gerektirmesi) de bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Zira hakkın temsilcisi anlamında ‘cemaat taraftarı’ tabiri tek başına kullanıldığında, içinden çıkılmaz bir görecelikle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır: Neye ve kime göre hak?
Ebu Åžâme’nin yukarıda verdiÄŸim yerde tesbit ettiÄŸi gibi ‘hak’, Asr -ı Saadet’te Hz. Peygamber (sav) ve ilk ‘cemaat’ olan Sahabe’nin üzerinde bulunduÄŸu yoldur. Dolayısıyla ‘Sünnet ve Cemaat Ehli’ ifadesindeki Cemaat, Sahabe cemaatinin tabi olduÄŸu ‘Sünnet’in temsil ettiÄŸi deÄŸerler manzumesinin ifadesidir ki, bunlar ‘ hakk’ın ta kendisidir.
Böylece ‘hak’” kavramının izafiliÄŸi, deÄŸiÅŸkenliÄŸi üzerine bina edilebilecek iddialar da geçerliliÄŸini yitirmektedir. Bir ÅŸeyin hem ‘hak’ olması, hem de herkese göre deÄŸiÅŸebilen muhtevalara bürünmesi eÅŸyanın tabiatına aykırıdır. İslâmî metinlerde oldukça sık rastlanan ‘Ehl-i Hak’ tabirinin de bu anlamda Sünnet’in temsil ettiÄŸi hakikati idrak edip benimseyenleri anlattığını söyleyebiliriz.
Her Bid’at Bir Ayrılık Unsurudur
Tabiûn döneminde ve sonrasında zuhur eden itikadî fırkaların, itikadın belirlenmesinde Sünnet’i ölçü olarak görmemeleri, dolayısıyla Sünnet’le sabit olmuÅŸ hususları çeÅŸitli gerekçelerle dışlayarak, Asr -ı Saadet’te izine rastlanmayan itikadî tavırlar benimsemeleri, ‘ehl-i bid’at‘ olarak tavsif edilmelerinin temel sebebidir. Bu baÄŸlamda bid’atin Sünnet karşıtı bir tabir olarak kullanılmasının esprisi de burada yatmaktadır. Bid’atler üzerine eser yazan ulemanın, bid’ati, “Hz. Peygamber (sav) ve Sahabe döneminde bilinmediÄŸi halde sonradan ihdas edilen ÅŸeyler” olarak tarif etmesi boÅŸuna deÄŸildir.
Temel itikadî meselelerde Cemaat’in, yani Sünnet’in karşısında yer alan bu fırkalar, tarih boyunca fitnenin ve tefrikanın merkezinde yer almış, İslâm toplumunun kan ve enerji kaybetmesine sebep olmuÅŸtur. Hz. Ömer (ra)’ın ÅŸehid edilmesiyle baÅŸlayan, Hz. Osman (ra)’ın ÅŸehadetiyle daha da büyüyerek devam eden toplumsal fitne ve tefrika, Ümmet-i Muhammed’in bugün bile ortadan kaldıramadığı ayrışmaları, bölünmeleri ve parçalanmaları doÄŸurmuÅŸtur.
Bu noktada çoÄŸunlukla yaÅŸadığımız bir yanılgı haline dikkat çekmemiz gerekiyor: Bid’at fırkalardan bahsedildiÄŸinde, sadece bin küsur yıl öncesinde kalmış bazı oluÅŸumlardan bahsedildiÄŸi düÅŸünülür. Oysa Ehl-i Sünnet çizgiyle, onun ilke ve kabulleriyle baÄŸdaÅŸmayan her oluÅŸum bid’at kavramının içindedir ve bugün yaÅŸadığımız pek çok fikrî ve toplumsal hadisenin doÄŸru açıklaması ancak bu temelde yapılabilir.
Adlarının herhangi bir ideolojik, fikrî, itikadî ya da siyasî çaÄŸrışım yapması, Ehl-i Sünnet dışı oluÅŸumların ehl-i bid’at olmasını engellemez. Tıpkı tarih içinde zuhur etmiÅŸ bid’at ehli gruplar içinde iddia ve söylemleri Din’in çizdiÄŸi çerçevenin dışına çıkanlar bulunduÄŸu gibi, aynı durum günümüzde de söz konusu olabilir. Dolayısıyla adı ne olursa olsun günümüz ehl-i bid’atı da iddia ve söylemlerinde hem dünyevî, hem de uhrevî bakımdan bizim için büyük tehlikelerin adresidir.
Bugünkü Toplum Bünyemiz:
Kimin Akıntısına Kürek Çekiyoruz?
Yukarıda yer verdiÄŸimiz tespitler, birlik-beraberlik ruhunu yaÅŸatmanın dinî ve toplumsal açıdan önemini ortaya koymakta ise de, özellikle günümüzdeki duruma iliÅŸkin ayrı bir fasıl açmamız gerekiyor. Tefrikanın, ayrışmanın ve bölünmenin, ‘özgürlük’, ‘tercihlere saygı’ gibi sloganlarla alabildiÄŸine özendirildiÄŸi bir zaman diliminde yaşıyoruz.
‘Büyük aile’ tipinden ‘çekirdek aile’ tipine geçmemizde de, ÅŸefkat ve merhamet timsali aile büyüklerinin yerini sevgisiz büyüklerin, edep ve saygı örneÄŸi gençlerin yerini saygısız küçüklerin almasında da aynı hastalık baÅŸrol oynuyor: ModernleÅŸme.
“Ben siftah yaptım, öteki alışveriÅŸinizi de komÅŸu bakkaldan yapın.” diyebilen esnaf, iftar sofrasına garibansız oturmayan ev sahibi, ‘alan el’ almakla rencide olmasın ve ‘veren el’ vermekle gurura, riyaya bulaÅŸmasın diye ‘sadaka taşı’ uygulamasını keÅŸfeden toplum nerede ÅŸimdi? İzmit depreminin yaÅŸattığı acı ve ıstırabı, çocuk kaçırmak, talan ve soygun yapmak için vesile edinenler bizim insanlarımız mıydı?
Åžuurumuzu biraz uyanık tuttuÄŸumuzda fark etmekte gecikmiyoruz ki, bu aslında bize ‘dayatılan’ bir birey, aile ve toplum modelidir. Örnek aldığımız toplumların bildiÄŸi tek tarz budur ve biz onlar gibi olmaya karar verdiÄŸimiz için bizi kendilerine benzetmek istemeleri gayet normal. Peki, bize ne oluyor?
Sahip olduÄŸumuz deÄŸerler ve ait olduÄŸumuz kültür ve medeniyet bize her zaman bir arada olmayı, birbirimize dayanarak ayakta durmayı öÄŸretti. Biz bu sayede geçmiÅŸte muhteÅŸem medeniyetler kurduk, insanlığa insanlık öÄŸrettik.
Åžimdi aynı ailenin bireyleri, aynı mahallenin sakinleri, aynı milletin mensupları ve aynı dinin baÄŸlıları arasındaki ÅŸu uçurumlara bir bakın! Birbirimizle ayrışmak ve gayrılaÅŸmak için adeta özel bir çaba sarf ediyor gibiyiz. Bu topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca bir arada uyum içinde yaÅŸayan bizler, “…Sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık ki, tanışasınız.”[7] diyen bir Kitab’ın müminleri olarak taşıdığımız etnik ve kültürel farklılıkları birer ayrışma unsuru deÄŸil, kaynaÅŸma vesilesi kılmayı bildik.
Günümüzde birer ayrışma ve parçalanma vesilesi olarak öne çıktığı görülen etnik farklılıklarımızın, cemaat aidiyetlerimizin ve benzeri diÄŸer ‘özel’liklerimizin aslında dozu iyi ayarlandığı zaman birer toplumsal renklilik ve canlılık vesilesi olduÄŸunu bilen bir geçmiÅŸten geliyoruz. Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz’in, savaÅŸlarda her kabileye ayrı bir sancak vererek farklılıkları tatlı rekabetlere dönüÅŸtürdüÄŸünü biliyoruz.
Kore savaşı sırasında bir kısım Batılı devletlerin askerleri yanında bir miktar bizim askerimiz de Kuzey Kore’nin eline esir düÅŸer. Bir süre sonra bu esirler serbest kalır ve ülkelerine döner. Batılı askerlerin, ülkelerine döndüklerinde psikolojik problemler yaÅŸadıkları gözlenir. Bu ülkeler konunun Türkiye boyutunu öÄŸrenmek için uzmanlardan oluÅŸan bir ekip kurarak ülkemize gönderirler. Kore’de esir kalmış askerlerimiz üzerinde yaptıkları araÅŸtırmalar sonucunda, hayata hemen adapte olduklarını ve herhangi bir psikolojik problem yaÅŸamadıklarını hayretle müÅŸahede ederler. Elbette sebebi anlamakta da geç kalmazlar: Büyük aile modelinin saÄŸladığı dayanışma ve paylaÅŸma…
Bizler, gerçekten özel bir tarihin ve coÄŸrafyanın çocuklarıyız. Böyle olduÄŸumuz için de dost-düÅŸman herkesin gözü tarih boyunca hep üzerimizde oldu. Tarihten tevarüs ettiÄŸimiz tecrübeler, bize birlik-bütünlük ruhunun ne büyük badireler atlatmamızı saÄŸladığını yeterince öÄŸretmiÅŸ olmalı.
Ders alalım ki tarih bir daha tekerrür etmesin!
Kaynakça/Dipnot
1.Bakara, 191.
2.Âl -i İmran, 103.
3.Hak Dini Kur’an Dili, 2/ 1153-1154
4.Enfal , 46.
5.Tirmizî.
6.Ebu Åžâme, el-Bâ’is, 27.
7.Hucurat, 13.
Yazar: Ebubekir Sifil |
05-05-17 |
||
| E mail: http://sahniseman.org/ | Tweet | ||