İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM
Okunma Sayısı: 1202
Yazar: Hüseyin Avni Kansızoğlu
KADERE ÎMAN ETMEMEK KÜFÜRDÜR-2

KADERE ÎMAN ETMEMEK KÜFÜRDÜR-2İslamoğlu:
    Aslında bunlar bayatlamış şeyler.
    Cevâb:
    Eski küflenmiş kâfirlerle çağdaş dinsizlerin ve İslâm düşmanlarının çiğneye çiğneye hakîkaten bayatlattığı bir sakız: İslâmî olan değerlere “bayatlamış şeyler” yaftasını asmaya kalkışmaları…
     İslamoğlu:
    Ama diyeceksiniz ki hocam “kadere de iman etsek.” Hiçbir sıkıntısı yok, ama hangi kadere. Ne anlıyorsunuz kaderden?
    Cevâb:
    Biz Kader’den, küfür sistemlerinin beslemeleri cüce beyinlilerinin anladığını değil, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, Ashâb’ı ve Ehl-i Sünnet İslâm âlimlerinin tamâmının anladığını anlıyoruz.
    İslamoğlu:
    Biliyor musunuz, müşrikler kadere iman ediyordu ve Kur’an bize naklediyor bunu. Ne diyorlardı: “Eğer Allah dileseydi biz şirk koşmazdık”[33] diyorlardı ve Kur’an da bize bunu aynen iki yerde naklediyor. Ne dersiniz? “Ne mübarek adamlar” mı dersiniz, “vay ahlaksızlar vay” mı dersiniz? Allah’a bundan büyük iftira olur mu? Şimdi kadere iman mı etmiş oldular bu adamlar?
    Cevab:
    Biliyor musunuz, Müşrikler Allah’a ve Meleklerine de inanıyorlardı, bu Kur’ân’ın bir çok yerinde bize naklediliyor, ne dersiniz? İnanıyorlardı, ama çarpık bir şekilde… O halde Allah’a ve meleklerine doğru bir şekilde -hâşâ ve kellâ- îmân etmeyecek miyiz? Müşriklerin bu sözleri, Kadere Îmân değildir; hakîkatte, gerektiği şekilde inanmadıkları kaderi kalkan yapmaktır. Yukarıdaki âyetin iniş sebeblerinde de naklettiğimiz gibi, onlar, -tıpkı günümüzdeki kader inkârcıları gibi- kader mevzûunda Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Kader anlayışına i’tiraz etmişler, şu sözü de -Allahu a’lem- O’nu ilzam, yani kendi kabûlü ve inancı ile susturmak için söylemişlerdi. Veya diyebiliriz ki, çarpık ve yamuk yumuk da olsa Müşrikler Kader inancında şu kader inkârcılarından doğruya daha yakındırlar.
    Çünki Allah celle celâlühû,
   “Şâyet Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı,“[34]
   “Şâyet Rabbin dileseydi yer yüzündekilerin tamamı hep beraber îmân ederlerdi,”[35]
   “Şâyet Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı”,[36]
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzere toplardı, o halde sakın câhillerden olma”,[37]
    “Allah dileseydi, onu işlemezlerdi; o halde onları iftirâlarıyla baş başa bırak”,[38]
    “Allah dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı”[39] ve daha nice âyetlerde bu manada başka nice sözleri buyuruyor, ona ne diyeceksiniz?..
    Allah’ı da mı -hâşâ- “asılsız bir kader inancı” ile karalayacağız, yahud O’na “sen de Müşrikler gibi düşünüyorsun” mu diyeceğiz? Söz aynı…
    Evet, Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i susturmaya çalışan ve çarpık bir kader anlayışına sâhib olan şu pis müşriklere “Ne mübarek adamlar” demeyiz ve “vay ahlaksızlar vay” deriz, hatta daha da fazlasını deriz; lâkin, onlar kadar bile olamayan kader inkârcılarına daha da yakışıklı sözler söyleriz.
    Kaderle alakalı otuz civârında rivâyeti bulunan Buhârî’yi, kırk civârında rivâyeti olan Müslim’i, diğer bütün muhaddisleri, Müsned’i Kader’e Îmân’ı da bulunduran iki hadîsle başlayan ve bunlardan birincisi Kader’e îmân etmeyenden uzak olunmasını bildiren İmâm A’zam Ebû Hanîfe’yi, Muvatta’sında, Kader hakkında on rivâyet bulunan İmâm Mâlik’i, Müsnedi Mükerrerler hâric (45) Kader hadîsini içine alan İmâm Ahmed İbnü Hanbel’i ve diğer imâmlarımızı müşriklerle bir kefeye koyan, Onları en temel bir meselede, îmân noktasında müşrik kafalı i’lân eden bir vatandaşın Mü’minlerin gözündeki yer neresi olmalıdır?… Elbette ki en baş köşe(!)… Gayretleri böylesine sönmüş bir “Mü’min”ler topluluğu içinde bulunmak, Allah’a ve Resûlüne göre Mü’min olanları nasıl kahretmesin?… Böyle bir kafa sahibinin “ben mezheb İmâmlarına saygılıyım, onlar aleyhinde konuştuğumu kim duymuş?” demesi sahtekarlık ve yalancılık değil de nedir? Kur’ân’ın “köküne kiprit suyu döktüğü müşrik inancı”nı bulunduran şu imâmların güvenilir hangi yanı kalabilir?… Hele, işine gelen yerlerde onca hadisleri -hâşâ- uydurup Ümmet’e sunanlardan hadîs rivâyet etmek, hokkabazlıktan başka ne ile açıklanabilir?
    İslamoğlu:
    Aslında Kur’an bu inancın temeline yönelik kibrit suyu döküyor, biliyor musunuz? Çünkü bu sakat inanç, Allaha iftiradır, iradeyi yok ediyor.
    Cevâb:
    Yok… “Kur’ân(ın) bu (Kader) inancın(ın) temeline yönelik kibrit suyu döküyor” olduğunu bilmiyoruz. Çünki yok böyle bir şey. Tam aksine bu “iftirâ” iddiâsının da, sık sık yapıldığı gibi Kur’ân’a yapılan bir iftira olduğunu biliyoruz. Kur’ân ile, Kur’ân’dan câhilce ve sapıkça çıkarılan yanlış manalar karıştırılmış… Evet, bu inanç, ilahlaştırılan sınırsız iradeyi yok ediyor ama, mükellefiyet ve mesûliyete gölge düşürmeyecek kadar bir irâdeyi bırakıyor.
———————————————–
Kader Nedir, Ne değildir?
———————————————–
    İslamoğlu:
    O nedenle kadere iman nedir, önce kaderi bir anlamak lazım. (قدرنا تقديرا) Kur’an’da geçen bu tür ibareler Allah’ın bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığına imandır. Eğer buysa sa kıncası yok, buysa sakıncası yok değil, zaten buna iman etmeden olmaz. Allah’ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmadığına iman ettik. Onun için Amentü’yü öyle okumamız ve kaderi böyle anlamamız halinde hiç bir beis yok devam edelim. Evet devam edelim. Ama kadere imandan ne anladığımızı çok iyi bilelim.
    Cevâb:
    Müşrikler de dahil, Allah’ın “bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığı”na kim itirâz ediyor?. Müşriklere ve felsefecilere varıncaya kadar, Allah’ın var olduğunu kabûl edenlerin tamamı “Allah, yarattıklarını ölçüsüz yarattı” demezler. Aksine Allah’ın “bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığı”na inanırlar. O halde, onlara bu hakikati ilzam yoluyla söylemenin bir manası yoktur. Çünki onların buna hiçbir itirazı yoktu. Bu doğru, Allah’ın varlığını kabûl etmeyenlere ise hiç denmez. Zîrâ onlar, başta Allah’ın varlığını kabul etmezlerkenyaptıklarını ölçülü veya ölçüsüz olmasını bahse bile mevzu etmezler. O halde, onlara denilecek ve gösterilecek olan, Allah’ın varlığının delilleridir, yaptıklarının “ölçülü olduğu” değil. Halbuki bu âyette onlara her bir şeyin bir kader’le yaratıldığı söylenmektedir.
    İslamoğlu:
    Allah’ın verdiği aklı kullanmadık, gittik günahı işledik. İşlediğimiz günah başımıza bela oldu. Onu temizlemek yerine o günah başka günaha sardırdı bizi ve yara bere içinde kaldı imanımız.
    Cevâb:
    İşte burası doğru. Bu dedikleriniz kendiniz için bir i’tirâf olduğundan kabûl edilebilir; hattâ müşâhedelere de dayanarak bunların sizde zirvede olduğu söylenebilir… Ancak bu çamuru, ondan uzak olan başkalarının da suratlarına sıvamaya hakkınız yoktur. Çünki bunlar başkaları için ithamdır ve kabulü içün yeterli delile muhtâcdır. Oysa böyle bir delil bilinmemektedir. İleri sürülen vehimler ise isbatta bir işe yaramaz…
    İslamoğlu:
    Oraya çıktık, “kaderimmiş, Allah yazmış ne yapalım günah işlemeyi.” Haşa, bu kader midir, bu kadere iman mıdır?, Bu Allah’a iftira değil midir?
    Cevâb:
    Bu mazereti şeytan ve peşine takılan sapık Cebriye Mezhebi ileri sürmekle müdhiş bir sapıklık sergilemişti. Evet, şu sözün bile ilk kısmı “kaderimmiş, Allah yazmış” kadarı doğrudur. Lâkin o doğruya dayandırılmak istenen “mes’ûliyyetten kurtulmak” çabaları mahiyetindeki “ne yapalım” kısmı ise yanlış… O bakımdan, Allah’ın, kâfirlerden olduğunu haber verdiği şeytanın “kaderimmiş, Allah yazmış” sözü doğru olsa da, bu doğru bölünme kabûl etmeyen îmân esasları içinde bulunmadığından “Kadere îmân” değildir. “Ne yapalım (?)” demesi ise Allah’a iftirâdır. Çünki bu günahlar, Allah celle celâlühû yazdığı için işlenmemiştir; işleneceği için yazılmıştır. Kader, Allah’ın bir şeyi “ilmine dayalı olarak yazmasıdır”, felsefecilerin ve peşlerinden gidenlerin dediği gibi “Kaderin (veya Kaza’nın) ilim nev’inden olması, İlmin de ma’lûma/bilinene tâbi’ olması, Allah’ın sadece ezelde olacakları bilmesinden ibâret”[40] değildir. Buna ilâve olarak “ezelde yazması”dır.
Nitekim, Kadızâde Ahmed Şemsüddîn şöyle demektedir:
    “Ebû Hanîfe radıyallâhu anhü, ‘lâkin ketebehû bi’l-vasfı lâ bi’l-hükmi’[41]/’Lâkin Allah yazdıklarını hüküm ile değil, vasıf ile yazdı’ demiştir. Yani Hak sübhânehû ve teâlâ Levh-i Mahfûz’a vasıf yoluyla yazdı. Yani her şey hakkında ‘fülâh şey şöyle olacak, fülân kimseler, kendi tercîhleriyle kâfir olacaklar, falan kimseler kendi tercîhleriyle mü’min olacaklar ve diğer şeyler şöyle olacaklar diye her şeyin vasıfları ve halleri ve kulların irâdeleri ve kasıdları îcâda sebeb olur. Yoksa, fülân kimseler şöyle olsunlar, fülân şeyler böyle olsunlar diye hüküm emir ve nehiy yoluyla değildir.”[42]
    Hâsılı, İmâm A’zam, meâlen “Allah celle celâlühû yazdıklarını yapın diye değil de, yapılacak diye yazdı” demekle anlatmaya çalıştığımız ince noktayı ortaya koymakta ve açıklamaktadır.
    Allah celle celâlühû da şöyle buyurmaktadır:
   -“…Bu yüzden Allah onu bir ilme dayalı olarak şaşırttı”,[43]
   -”Allah’ın işi takdîr olunmuş bir kaderdir”,[44]
   -”…Şübhesiz ki, kavminden (Allahın ilminde) îmân edenlerden başkası asla îmân etmeyecektir,”[45]
   -“Ancak çok küfredici bir fâcir doğuracaklardır”,[46]
   -”Bilin ki, Allah kişi ile kalbi(ndeki îmânı) arasında perde (mâni’) olur (da îmân edemez),[47]
   -“De ki, bize ancak Allah’ın bizim için yazdıkları isâbet edecektir”,[48]
   -“Allah bize hidâyet etmeseydi, biz hidâyete erecek değildik.”[49]
    İmâm Buhârî, yukarıdaki âyetleri, Sahîh’indeki Kader Kitâbı’nın bâb/mevzû başlıkları yaptıktan sonra, onları şu başlıkların altında Kader’le alâkalı olarak rivâyet ettiği onlarca hadîsle desteklemiştir. Yani zikri geçen âyetleri -belki de tefsîre ihtiyâc bırakmayacak kadar açık bir şekilde Kader’e îmân’ı göstermelerine rağmen- bu hadîslerle de tefsîr ve îzâh etmiştir. Açıktır ki, Kader’e îmân etmenin aslında bu âyetler ve benzeri başka âyetlerle sâbit olduğunu, bu âyetleri Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle anladığını ifâde etmek istedi. Âlimi ve câhiliyle koca bir Ümmet de aynı kanaatte olmasına rağmen, birileri olanca câhillik ve geri zekâlılığına rağmen kalkacak bu hadîslerin uydurma olduğunu şu âyetlerin de başka manalara geldiğini iddiâ edecek ve Mü’minler onun “ictihad sahibi” olduğuna inanacaklar, Ümmet’in imamlarının tamamının önüne geçirecekler ve Mü’min kalacaklar(!)… Vallahi yalan…
    “Mezheb imamlarına, saygılı imiş ama, onları taklîd etmezmiş; Mezheb imâmları da böyle söylüyorlarmış.” Bu kadar -hâşa- hurafeci olan, hurâfecilikleri îmândan olmayan hattâ şeytanın ve müşriklerin inançları olan bir inanışı îmân esâsı hâline getirecek kadar ileriye varmış, âyetleri bu kadar tahrîf edecek seviyede yanlış anlayacak geri zekâlılara, hakîkaten hürmet ve saygı duyan, kesinlikle katıksız bir ahmak, yalandan böyle diyen de münâfıktır. Evet imâmlarımız, delilleri bilinmeden taklîd edilmelerini yasaklamışlardır, doğru… Ama bu yasağın muhâtabları kimlerdi?… Bu sözün herkese nisbetle söylendiğini iddiâ etmek ise kuyruklu bir yalandır. İmâm Nevevî ve başkaları bunların ictihâd ehliyetini bulunduranlar olduğunu söylemişlerdir. Vasatın çok altında dil/Arabça, sıfır seviyeye yakın Şer’î ilimler, sıfırın altında Mantık, kifâyetsiz akıllar ve dibe vurmuş idrâkler ile meflûc, kör ve sarhoş olmuş zavallı zamâne “müctehidler”i(!) elbette bu yasağın dışındadırlar. Bunlar birilerini taklîde bile ehil olmayan, hattâ elinden tutulup helâya götürülen körler misâli husûsî müşâhade altına alınması gereken kimselerdir. Avâm onlara nisbetle çok daha üstün mertebelerin sâhibleridirler… Çünki onlar, hiç değilse, her bakımdan kifâyetsiz olduklarının farkındadırlar…
    İslamoğlu:
    Onun için bakın şu etrafınıza bakın, afâkî bir şeyden sözetmiyorum gidin mahallenize, oturun beş kişiyle konuşun.
    Cevâb:
    Evet, mahallede oturan Mü’mine ihtiyar nineler bile, kadere îmân eder ama, suçu Allah celle celâlühû’ya yükleyerek suçsuzluğunu iddiâ etmezler…
    İslamoğlu:
    Evet bir de kader mahkumu var değil mi?. Ama gerçekten kader mahkumu var, o ayrı bir mesele. Fa kat insan iradesinin dahiline, alanına giren hususlarda insanın kaderi seçmektir. Allah bu kaderi koymuştur ve Allah bunu söylemiştir: (و قل الحق من ربكم)   “De ki, Hak Rabbinizden açıkça ortaya gelmiştir.”
(” فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر)“İsteyen îmân etsin, isteyen inkâr etsin.”
    Cevâb:
    Şükür ki, burada İnsân irâdesinin ve mükellefiyetinin dışındaki bir kaderin varlığı kabûl ediliyor gibi. Lâkin “insan iradesinin dahiline, alanına giren hususlarda insanın kaderi seçmektir” denilirken ne denilmek isteniyor? İnsânın mes’ûl tutulması için çok az da olsa bir parça irâdesinin bulunması ve kullanılması lâzım gelir. Ancak, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”[50] denilirken, bir takım suçlarımız ve hikmetler yüzünden bazen dilememizin Allah Teâlâ tarafından dilenmeyebileceği anlatılıyor. Yani Allah celle celâlühû, bir yanda yapacağımızı bildiği yanlışlıkları ve isyanları yazarken, öte yandan da bunlara veya başka sırlara istinâden -adâleti ve hikmeti çerçevesini taşmayacak bir şekilde- başka şeyleri de yazar.
    İslamoğlu:
    Tamam bitti, değil mi? Ne diyor Kur’an? Açıkça diyor, açıkça diyor: (فالهمها فجورها و تقويها) İnsanın yaratılışından bahseden bir paket, bir pasaj içindedir, biliyor musunuz? İnsanı Allah’ın yarattığını, tesfiye ettiğini, ta’dil ettiğini söylüyor, ondan sonra ne yaptı diyor bakınız: “İçine fücur tohumunu da koydu, takva tohumunu da koydu.” İster fücur tohumunu sular cehennem çıkarır, ister takva tohumunu sular cennet çıkarır. Daha ne desin Kur’an? Onun için bütün bu paketi birbiriyle anlamalıyız değerli dostlar. Şimdi sert mi oluyorum? (Katılımcılardan birisi: “Aksine hocam, aksine!”) Onu sen diyorsun, başkaları neler diyor bir bilsen.
    Cevâb:
    Allah celle celâlühû’nun insana takvasını da fücûrunu da ilham etmesi dahî, şübhesiz ki Allah’ın Kaderi’nin bir îcâbı ve parçasıdır. Kader’e îmân etmemek de fücûr tohumunu ekmek kaderidir ki Allah onu kulu hakkında bilgisine dayanarak yazmıştır.
———————————————–
Netîce
———————————————–
    Kâinâtın ezelî bir proje ve plânının olmadığını ve buna göre yaratılmadığını iddiâ etmek, sunturlu bir geri zekâlılıktır. Kullar, Âlemin çok küçük bir parçasıdırlar. Onların mükellefiyet ve mes’ûliyyetle alakalı ışleri de hayatlarının irâdeye dayalı olan yine küçük bir kısmını teşkîl etmektedir. Bu küçük parça içindeki küçük parçada -hak etmeseler bile- hidâyete mazhar olmaları, veya saptırılmayı hak edip de İlâhî irâde îcâbı saptırılmamaları yanıyla bir şey demeye gerek yok. Bu bir ihsândır, -her noktada olduğu gibi- bilhassa bu noktada dahi Allah’a hesâb sorulamaz. Kısmen ihtiyârî ve irâdî olan noktalardaki sapma ve saptırmaya gelince… Kader inkârcısı geri zekâlıların, kelin “karışık hâle gelen” saçları misâli, olmayan akıllarını karıştıran işte bu nokta… Bu işlerdeki saptırmanın büyük bir kısmı, doğruyu görmesini kolaylaştıracak yolların -değişik sebeb ve hikmetlerle- gösterilmemesi demek olan “hızlân” mahsûlü… Kalanı da nihâyet, ilâhî ilimde malûm ve gizli bir takım vukû’ bulacak cinâyetler, günahlar ve kusurlar yüzünden insana hak yolun kapatılıp bâtıl yolun da açılmasıyla olan saptırma… Bütün bunlar, kulun fiilleri içinde çok az ve bir bakıma siparişe göre olmasına rağmen, yaratılanların hepsinden bu takdîri nefyetmek, “kader yoktur” demek, insana hür ve sınırsız irâdeyi bağışlamak, yaratıcıyı müdâfaa edeyim derken, O’nu devre dışı bırakıp kulu bu güç ve yetkiyle donatmak yaratıcı yapmaktır. Bu da değişik bir şirktir. İnsanda, “mes’ûl değilim” diyemeyeceği ve Allah’ı -hâşâ- adâletsizlikle ithâm edemeyeceği kadar çok cüz’î bir irâde vardır. Bunun nisbeti ise, bütün bir hayatına göre binde bir midir, on binde bir midir, milyonda bir midir? Bilmiyoruz…
    Hâsılı, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Ashâb’ının, Mü’minlerin ve İmamlarının anladığı manada bir “Kader’e îmân”, Mü’min olabilmek için alâ küllî hâl lâzım olan bir îmân esâsıdır. Onu inkâr etmek, yahud başka taraflara sündürmek Kur’ân’ı, Sünnet’i ve dolayısıyla Mukaddir olduğunu haber veren Allah’ı ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamaktır. Bu îmân, zamâne zındıklarının iddiâ ettiği gibi -hâşâ- asılsız bir şey değil, Kur’ân ve Sünnet delîlleri yanında Ümmet’in üzerinde İcmâ’ ettiği bir esasdır. Bu Kader îmânını bulundurmayan ise şeksiz ve şübhesiz kâfirdir.
 
وَصَلَّى الله عَلٰى سيدنا محمد وَ عَلٰى اٰلِه وصحبه كلما ذكره الذاكرون وغفل عن ذكره الغافلون  
 وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمٖين
 
 

[1] Kamer: 49
[2] Ahzâb:38
[3] Yâsîn:38
[4] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/601), Ahmed, Müsned (9443), Müslim (2656), Tirmizî (2157), İbnü Mâce (83), (benzerini) İbnü Cerîr, Tefsîr (27/65, bir çok yolla), Beyhakî, El-Kadâ ve’l-Kader (177,180), [Halku Ef’âli’l-İbâd (104), Beğavî, Şerhu’s-Sünne (80), Beyhakî, El-Kadâ ve’l-Kader dipnotu:180]
[5]  Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/602)
[6] Ed-Dürrü’l-Mensûr (7/602) Meselâ, “Kader ölçüdür, kadere iman Allahın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış olduğuna imandır” gibi sözleriyle…
[7] Süâl: “Seyyid Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî
   imanın şartlarından olan kaderi İman
   dan ayırıp Ehl-i Sünnet akidesine ters
   düşmüş müdür? Zannedersem İslama
   giriş kitabı.” Link: http://video.google.com/videoplay?docid=-6747512870901472320&ei=aDX_SaOnIcLQ-AbN_cSnAg&q=islamo%C4%9Flu+kader
[8] Buhârî, Sahîh (6594-6620) Yani tam (27) aded hadis.
[9] Müslim, Sahih (3/2036-2052)
[10] Secde:19
[11] Hâkkah:52
[12] Teğâbun:11
[13] Cin:13
[14] Bakara:256
[15] Fetih:13
[16] Âl-iİmrân:179, A’râf:158, Hadîd:7
[17] Nahl:104
[18] Nahl:105
[19] Ankebût:47
[20] Bakara:99
[21] Âl-i İmrân:4
[22] Âl-i İmrân:19
[23] A’râf:36
[24] Ğâfir:4
[25] Beled:19-20
[26] Nahl:22,60, İsrâ:10,45
[27] Kur’ânda sadece “Melâike” kalıbının geçtiği (68) âyet vardır ki, diğer kelimeler ayrıdır.
[28]  Kamer:49,Ahzâb:38
[29]  Bakara:177
[30]  Bakara:232
[31] Bakara:62, Mâide:69 vd.
[32] Bakara:285
[33] En’âm:148
[34] En’âm:107
[35] Yûnus:99
[36] Mâide:48
[37] En’âm:35
[38] En’âm:112
[39] Hûd:118
[40] Kadı Beyâdî, İşârâtu’l-Merâm:265; Şerhu Mevâkıf’dan naklen Keşşâfu Is- tılâhâti’l-Fünûn:2/1235
[41]Kadı Beyâdî, el-Fıkhu’l-Ekber’den naklen İşârâtu’l-Merâm:278
[42] Ferâidü’l-Fevâid:293, (1220 baskısı)
[43] Câsiye:23
[44] Ahzâb:38
[45] Hûd:36
[46] Nûh:27
[47] Enfâl:24
[48] Tevbe:51
[49] A’râf:43
[50] İnsan:30

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

1. Bölümü okumak için tıklayınız.

Yazar: Hüseyin Avni Kansızoğlu
24-11-17
E mail: darusselam.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
KADERE ÎMAN ETMEMEK KÜFÜRDÜR-2
Online Kişi: 31
Bu Gün: 165 || Bu Ay: 5.637 || Toplam Ziyaretçi: 1.780.280 || Toplam Tıklanma: 44.708.756