İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : / EDEBİYAT
Okunma Sayısı: 87
Yazar: Mustafa Atikebaş
TÜRKİYE EDEBİYATSIZ BIRAKILIYOR

TÜRKİYE EDEBİYATSIZ BIRAKILIYORVictor Hugo, hatıralarında şöyle diyor: “Türklerin bizden fazla bir şeyleri vardı, güzellikleri vardı; biz onlara kendi çirkinliklerimizi vermeyi başardık. Bizim medenîlik taslayan bilgiçliğimize ilerlemek adını veriyorlar.” Doğru söze ne denir!..

İki yüz yıllık modernleşme maceramız, hafızamız üzerinde menfi tesirler yapmasının yanı sıra kime ve ne’ye değer vermemiz noktasında telafisi imkânsız bir kafa karışıklığıyla baş başa bıraktı bizi. Sonuç, giderek artan bir tereddî. Popüler olanın kıymetli olanı ezdiği, hatta ölüme mahkûm ettiği başka bir zaman yaşandı mı bilmiyorum. Bildiğimse -sayıları az da olsa- bu milletin edebiyatını bugüne kadar hakkıyla temsil etmiş kıymetlerimizin değerini bilen bir zümrenin varlığıdır.

Bu yazının yazıldığı saatlerde büyük romancımız Emine Işınsu hanımefendi ahirete göç etti. Allah rahmetiyle karşılasın. Geçenlerde gündem olmuştu, Enes Batur’la Enis Batur isimlerinin karıştırılması… Benzer bir talihsizlik Emine Hanım için de geçerli. Çünkü onunla aynı soyadını taşıyan bir yazarımızın toplumdaki bilinirliği daha yüksek maalesef. Türkiye, değerlerini zamanında hatırlamak konusunda iyi bir karneye sahip değil. Uzun yıllardır Yûnus Emre üzerinde çalışmaları olan bir yazarımız, Mustafa Özçelik, yazılmış Yûnus Emre romanlarının en iyisi Emine Işınsu’nundur, diyor. (Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri) Emine Işınsu, Türk romanının en güzide isimlerinden biri, fakat birazdan farklı misallerini vereceğim kıymetli pek çok isim gibi o da dar bir çevrede bilinmekten öteye geçemedi.

Almanlar için Goethe, tarihlerindeki büyük devlet adamlarının pek çoğundan daha çok sevilir, anılır, hatırlanır. Shakespeare, İngilizler için devletin kendisinden bile büyük sayılır desem mübalağa etmiş olmam sanırım. Tarih, ancak ibret almayanlar için tekerrür eder. (ettiği varsayılır) Alman ve İngiliz milletleri, bu isimlerin hiçbir dönemde unutulmalarına izin vermezler. Varlıklarıyla eşdeğer tutuyorlar çünkü. Edebiyatın gücü diyelim buna! Tarih, pek çok savaşı ve savaş kahramanlarını unutabilir, fakat o savaşların hikâyesini yazanları unutmuyor ki varlık şuuru ayakta durabilsin. Savaştan kastım yalnızca orduların muharebesi değil, ilim, teknik gibi her alanda kazanılan başarılar gelip edebiyata dayanır. Bir millet edebiyatının büyüklüğü nispetinde tanınır, bilinir.

2021 yılı Yûnus Emre ve Mehmet Akif’e hasredildi. Bu demektir ki yer yerinden oynamalı. Türk edebiyatını temsil bağlamında yalnızca bu iki edibimizi hakkıyla kavrayabilsek, genç nesillere eserlerini okutabilsek, bu bile bizi ‘edebiyatsızlık’tan kurtarır. Türk tarihinin geçirdiği en zor asırlar hangileridir diye sorulsa hiç şüphesiz 13. ve 20. yüzyıllar akla gelir. İlki 13. yüzyılı, ikincisi 20. yüzyılı bizim için yaşanılır kılanlar arasındadır. Öyle ki yazdığı şiirlerle bu iki büyük adam, Türk milletinin hafızasında ebediyen yaşamayı hak etmişlerdir. Eğer bir hafızamız varsa! Onları Bizim Yûnus ve Bizim Akif olmaktan kim/kimler çıkardı da birini odun taşıyan bir meczup, diğerini Abdülhamid aleyhtarlığıyla hatırlamak zorunda bırakılıyoruz? Neden söylediklerine, yazdıklarına dikkat kesilemedik. O Yûnus ki Türkçe söylemenin ayıp sayıldığı devirlerde bu büyük lisanın dirilişini hazırlayan adamdı. Evet, bir dil milliyetçisiydi! O Akif ki İstiklal Marşı’nı yazarak yalnızca Türk bayrağının ve İslâm sancağının değil, Türk lisanının ve Türk edebiyatının da yere düşmeyeceğini dosta düşmana göstermişti. Evet, Akif de benim için lisan ve kültür milliyetçisidir. Tıpkı Fuzûlî, Karacaoğlan, Namık Kemal, Yahya Kemal, Peyami Safa, Tanpınar gibi. Burada politik değil, ‘poetik’ milliyetçilikten bahsediyorum. Yûnus yahut Âşık Paşa devrinde değiliz ama bugün de “sözlerim milliyetçilik sanılmasın” diyerek konuşmaya başlayan yazarlar görüyorum. Marksist/Sosyalist, İslamcı, solcu, sağcı, laik/seküler, batılılaşmacı olmak ayıp sayılmazken –ki sayılmamalı zaten– neden milliyetçi olmak ayıp sayılır, anlamak mümkün değil. Kaldı ki yakın zamanlara kadar millî olanla dinî olan ayrı şeyler değildi, modern ve post modern dönemde bunlar da ayrıldı! Merhum Tarık Buğra, Yağmur Beklerken romanıyla Kültür Bakanlığı ödülü almıştı. Yıl 1982. Edebiyatımızın önde gelen eleştirmecilerinden Fethi Naci bu ödül üzerine bir yazı yazıyor ve ödülü Tarık Buğra’nın hak ettiğini fakat Atatürk’ün yüzüncü yıldönümünde bakanlıkça verilen resmi bir ödülün İslâmi dünya görüşüne sahip bir yazara verilmesini doğru bulmadığını yazıyor. Burada ifade edilen ‘İslâmî’ lafzı aynı zamanda ‘millî’ demektir. Edebiyatın poetik alandan politik alana çekildiğinin net bir resmidir. Bu tavır yeni olmadığı gibi bugün de cârîdir.

Günümüzde kültürel iktidar başlığı altında yapılan tartışmaların odağını Müslüman/milliyetçi ediplerin bir şekilde hep bir adım geride bırakılmaları yönündeki çabalar oluşturur. Hâlihazırda bazı edebiyat dergilerimizin, bırakalım özel sayı yapmayı, Akif’e ve Yûnus Emre’ye handiyse hiç değinmeden yayın yaptıkları gerçeği gün gibi ortadadır. O halde bu dergiler hangi edebiyatın dergileridir diye sormak hakkımız değil mi? On yıllardır aynı anlayış romandan hikâyeye, şiirden tiyatroya kadar her nevide Türk edebiyatının gerçek büyüklerini perdelemeyi başarmış ve görece daha düşük timsallerini büyük edebiyatçı diye pazarlamayı bilmiştir. Maksadım hiçbir yazar/şairi kötü göstermek değil, bilakis yapılanın bu olduğunu ve bu durumun yanlışlığını gösterme çabası. Yabancı dillere çevrilen yazarlarımızın isimleri incelenirse söylemek istediğim anlaşılır. Onlar, eğer poetik duruşlarıyla bu başarılara imza atmışlarsa –ki içlerinde böyle olanlar yok değildir – sözüm olamaz. Değil, politik tavırları etkili olmuşsa bu Türkiye’nin edebiyatsız bırakılması demektir.

Bu yazının başlığını Tarık Buğra’nın 1982 yılında Türk Edebiyatı Dergisine verdiği bir mülakattan aldım. Buğra, ellili yıllardaki Bab-ı Âlî’nin durumunu özetledikten sonra içinde bulundukları zaman için şunları söylüyor: “Bugün ise bir kamp öteki kampın gerçek şaheserlerine bile kapalı. Okumuyor, bakmıyor, diri diri gömüyor. Evet, ne düşüş! Ve kaybeden Türkiye… Türkiye edebiyatsız bırakılıyor.”

Hani, şu Boğaziçi Üniversitesi tartışmaları esnasında ancak adı hatırlanan ( üniversitenin öğretim görevlilerinden olan kızı dolayısıyla) Tarık Buğra’dan bahsediyorum. Küçük Ağa, Osmancık, İbiş’in Rüyası, Dönemeçte, Firavun İmanı gibi her biri şaheser kıvamında romanların –İslâmî görüşlü! – yazarı… (Küçük Ağa’nın TRT’de dizi olarak yayınlanabilmesi için üç genel müdür değişmesi gerekmişti!)

Popüler olanın zamana karşı direnci ancak iyi ve kaliteli olmak koşuluyla mümkündür. Er ya da geç iyi edebiyat hatırlanır, okunur, sevilir. Shakespeare, Goethe, Tolstoy, Hugo ve diğerlerinin milliyetçilikleri ve inançları onların önünde engel oluşturmadı. Aksine, kendi milletleri bu hasletleriyle benimsediler onları. Türkiye’nin edebiyatsız bırakılmasını önlemek istiyorsak ediplerimizi politik değil, poetik cihetten değerlendirmek durumundayız. Bunu başardığımızda bir rövanş almış olmayacağız; haklıya hakkını teslim etmiş olacağız, o kadar.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Mustafa Atikebaş
11-05-21
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TÜRKİYE EDEBİYATSIZ BIRAKILIYOR
Online Kişi: 26
Bu Gün: 122 || Bu Ay: 4.946 || Toplam Ziyaretçi: 1.765.746 || Toplam Tıklanma: 44.304.374