İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : EDEBİYAT / ROMAN
Okunma Sayısı: 68
Yazar: Yusuf Alparslan Özdemir
TÜRK ROMANININ DOĞUŞU VE TASNİF YANLIŞLARI

TÜRK ROMANININ DOĞUŞU VE TASNİF YANLIŞLARIRoman türünün edebiyatımıza Tanzimatla girdiği ön kabulü benimsenmiş ve üzerinde ciddi olarak durulmamıştır.

Bunu genişletirsek; “ilk edebi, köy, pastoral, psikolojik romanlarımız” şeklindeki tasniflerin de yanlış olabileceği yapılan araştırmalarla ortaya çıkarıldı. Eski harfli eserlerin ve süreli yayınların ayırt ekmeksizin ciddi bir incelemeden geçmesi halinde taşların pek çok konuda yerinden oynayacağını düşünüyorum. Akademide, edebiyat bölümlerimizde ‘hayatı, eserleri, edebi kişiliği’ yahut bilmem kimin eserlerinde bilmem ne gibi özgünlükten uzak derleyici tez çalışmaları yerine talebeyi bahsettiğimiz minvalde keşiflere çıkarmak Türk edebiyatı için daha faydalı olacaktır.

Tanzimat döneminde biz ilk roman denemelerini ortaya koyarken Batı bu türde başını almış gitmişti. Romandan önce bizim edebiyatımızda bu türün yerini mesneviler, menkıbeler, kıssalar, meddah hikâyeleri tutardı.

Çoğunlukla gazetelerde tefrika edilen romanlarımız halkın büyük teveccühünü kazandı. Üstelik bu öyle bir ilgidir ki ‘yazı makinemizin’ matbaası halk tarafından yakılıp yıkılmıştır; gerekçe ise gazetede tefrika edilen bir romanda iyilik dolu bir genç kızın başına gelenlerin hoşa gitmemesidir.

Ahmed Mithat Efendi, Şemseddin Sami, Namık Kemal gibi bu dönemin roman yazarları Batı romanını ileri bir kültürün işareti, bizdeki romanı ise gericiliğin ve sıradanlığın bir işareti sayarlar. Meselâ ilk romancımız Şemseddin Sami inanılmayacak şeyler barındıran eski türdeki anlatılarımızı kaba ve çocukça bulur, bunları aydın kişilerin oku(ya)mayacağını düşünürdü.

Berna Moran roman türünün kült eserlerinden ‘Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış’ında edebiyatımızda divan-halk edebiyatı kopukluğundan ziyade yönetici seçkin kesimle halk arasındaki kopukluğun temel mesele olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Şerif Mardin ise aydın-halk kesimleri arasındaki ilişkisizliği “büyük ve küçük kültür” şeklinde kavramlaştırır. Mardin de Moran da bu tespitleri hangi dönemler için yapmıştır, aşağı yukarı çıkarabiliyoruz ama meddah hikâyelerinde de görebileceğimiz üzere seçkin kesim de halk da aynı kaynaklardan, geleneklerden beslenirdi. İlk romanımızın ortaya çıkışından önceki döneme işaret eden iki yazarımızın ele aldığı bu ilişkisizlik mevzuunu bir başka noktaya taşıyacak olursak şöyle bir değerlendirmede bulunabiliriz; Kadim tarihimizde bu toprağın insanı okumaya pek de zaman ayır(a)madı, araları iyi olmadı. Ortaya çıkarılan pek çok eserimizde yabancı araştırmacıların katkısı sözkonusudur. Bu konuda bugün de benzer şeyleri rahatlıkla söyleyebiliriz; okuyan/araştıran azınlıkta kalmış bir kesim ve gazete dahil hayatına okumayı hiçbir şekilde sokmamış daha büyük bir kesim. Yani romanımızın edebiyatımıza geç girmesini, geride kalmamızı sadece bu sebeplere bağlamamız gerekir. Üstelik yenilik olarak ortaya konulan ilk romanlarımız olay örgüsü ve kişiler bakımından geleneksel hikâyemizle ve aşık edebiyatımızla bağlantılıdır.

Tanzimat romanında kahramanlar genelde kadınlardı. Aşağılanan ve fikri sorulmayan bireyler olarak görülür, yazar kadın kahramanının tarafını tuttuğunu okura hissettirirdi. Batı romanında ise tam tersi bir durumla karşılaşırız: zengin erkeğin baştan çıkarıp kaderine terk ettiği kadın tipler ve ölümcül kadın tipi. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi bizi biz yapan değerlerimiz ve dinimizle iç içe süren yaşantımızın izleri romanda yer almayınca bu türde arzulanan seviyeye gelemedik. Bir Rus, Fransız vd. romanı bizdeki gibi toplumdan ve tarihinden bağımsız yapay bir şekilde yazılsaydı zirveye erişebilir miydi? Tarihinden, dininden, kültüründen, gelenek ve göreneklerinden soyutlanmış bir romanın başarıya ulaşmasını kim iddia edebilir? Günümüz Türk romanında da benzer durumlardan söz edebiliriz. Kutsal mekânlarındaki bölümlerin adını bilmeyen, Allah’ın isimlerinden birinin Recep olduğunu iddia eden bir Türk romancısı olabilir mi, üstelik de Nobel almış(!). Bunun masum bir hata olarak görülmemesi gerekir, çünkü romancı eserinde ele aldığı bilgileri iyi araştırmak ve doğrusunu bilmekle yükümlüdür. Yaratıcının isimleri gibi büyük önemde temel bir konuda dahi yanlış bilgiler veren romancı milletini ne derce doğru ve etkili anlatabilir, böyle bir kaleme nasıl itimat edilebilir?

Türk romanının doğuşu ile ilgili böyle bir girişten sonra ilk romanımızdan bugüne romanlarımız üzerinden çeşitli değerlendirmelere girişeceğiz. Umarım taliplisine ve edebiyatımızın daha doğru anlaşılmasına küçük de olsa bir katkısı olur bu yazılarımızın.

Hayırla kalınız…

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Yusuf Alparslan Özdemir
06-06-21
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TÜRK ROMANININ DOĞUŞU VE TASNİF YANLIŞLARI
Online Kişi: 23
Bu Gün: 132 || Bu Ay: 4.956 || Toplam Ziyaretçi: 1.765.765 || Toplam Tıklanma: 44.304.749