
| Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar | Okunma Sayısı: 12 |
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Takrir-i Sükunuyla, Tevhid-i Tedrdisat ve Matbuat kanunuyla, bir siyasi parti genel başkanının başka siyasiler hakkındaki iddiaları ve ithamlarını ihtiva eden parti kongre konuşmasından ibaret Nutuk’un neredeyse tek tarih kaynağı olarak tedris edilmesiyle oluşturulmuş olan bir resmi tarih anlayışına karşı yıllarca hiç kimse sesini bile çıkaramadı. Sesini çıkaranların başına neler geldiğine dair yüklü bir arşivimiz var ama. Mitolojik inançlar gibi örgün eğitimde çocuklara ezberletilen bu inançların aslında zamanla nasıl bir zihin yapısı oluşturduğu üzerinde hiç durulmamıştır. Teolojik olarak bir Eşari inancının kader yaklaşımının ne tür bir persona üretebileceği hususunda tonlarca eleştirel çalışma yapılmış, Müslüman alimler, entelektüeller bunlara cevap yetiştirmeye çalışmışlardır. Vaka, belli inançlar, tarih anlayışları, mitolojik anlayışlar ile toplumsal kişilikler arasında kaçınılmaz bir ilişki oluyor. İnsanın itikadı, inancı onun ahlakını da yeryüzünde iş tutma tarzını da belirliyor. Tamamen çarpıtılmış, belli şekillerde anlaşılması zorunlu tutulmuş, alternatif bir anlatının bütün yolları tıkanmış bir tarih anlatısı bir ezberin çok ötesinde bir şey olarak bir kişilik yapısı, bir ahlaki kod, bir zihniyet ve davranış dünyası da oluşturuyor.
Nuray Mert sağolsun, bu konularla biraz yüzleşmeye vesile olacak bir tartışma başlattı. Son yazımıza Medyascope’ta verdiği cevabi yazıda ortaya koyduğumuz şeyin sadece biraz tarihi özgürleştirme çabası düzeyinde kaldığını, endişe edecek birileri varsa resmi tarihin hala yerli yerinde durduğunu söylediğim halde, daha başlıktan tekrar beni “yeni resmi tarihin temsilcisi” gibi sunmuş. Canı sağolsun.
Ama yaptığımız nihayetinde sadece hepimizi hala günübirlik yaralamakta olan, beynimizi felç eden zoraki resmi tarih dayatmasına bir itirazdan fazlası değil. Bu kadarını da mı yapmayalım? Bu kadarını yaptığımızda buna ilk itiraz edecek olan Nuray Mert mi olmalıydı? Hem de “Bir ezbere başka bir ezberle cevap vermek…” diyerek.
Öncelikle Nuray Mert’in ezbere karşı bu antipatisi için bir iki şey söylemek isterim. Bir insanın doğru bildiğini tekrarlaması ezberse, bu ezberin neresi kötü? Sırf ezber görülmesin diye inandığımız bir şeyde ısrar etmeyelim mi? Sedat etmeyelim mi doğru bildiklerimizde, elaleme ezberci görünmeyelim diye? Bu denklemde ezberi olmayan insan nasıl bir insandır inanın anlayamadım.
Ezber, nihayetinde sorgulanmadan kabul edilmiş bir doğmaya dönüşmüşse, delili, temeli yoksa kötü bir şeydir elbette. Ama doğrulanmış, delillendirilmiş, gerekçelendirilmiş bazı gerçeklerin tekrarlanması da bir ezber görüntüsü veriyorsa bunun neresi kötü?
Burada kastedilen şey Resmi tarihe karşı çıkanların da aynı şekilde tarihi çarpıttıkları ise ben kendi adıma konuşurum. Delilsiz konuşup da ortaya attığım bir tarihi iddia yok. Hatta daha ileri gidip resmi tarihi sorgulayan genel muhafazakâr tarihyazımlarının da tarihyazımı konusunda çok daha bilimsel ve cesur olduğunu söyleyebilirim. Karşılarındaki resmi tarih aynı zamanda kullandığı hegemonik araçlar dolayısıyla o kadar baskın ve o kadar “sorgulamadan ezberletici” ki, söylediklerini hemen “deli saçması” olarak mahkûm edebiliyor.
Şimdiye kadar resmi tarih dışında bir şeyler söyleyip de hemen söyledikleri hegemon söylem tarafından itibarsızlaştırılmamış kimseyi görmedim. Bu itibarsızlaştırma ise bu muhalif söylemlerin zaafından değil, hala resmi söylemin ne kadar baskın ve despot olmasından kaynaklanıyor. Aynı şey Nuray Mert’in başına defalarca geldi üstelik, kendisinin de hatırlattığı gibi. Kaç linç yedi, kaç defa itibar suikastine uğradı bir iki resmi tarih bilgisini veya “ezberini” kurcaladı diye… Yani bir ezbere karşı başka bir ezber boyutunda hiç değiliz. Hala resmi söyleme karşı ortaya konulan eleştirel söylem belki hakikat gücüne dayalı bir hegemonya oluşturuyordur ama resmiyet noktasında son derece asimetrik bir düzeyden sesleniyor.
Tarihyazımının siyasetten bağımsız olmadığı ve objektif olamayacağı yönündeki Nuray Mert’in uyarısını ben de tekrarlıyorum bir ezber olarak. Hem Türk Dininin Sosyolojik İmkanı (1999, 2021) hem de Tarihbozumu (2010, 2025) isimli kitaplarımda tarihyazımının bugünün tartışmalarından, siyasetinden ve tarihçinin siyasi ve ideolojik değer yargılarından, tercihlerinden bağımsız olamayacağına dair yöntemsel önerileri de olan sosyolojik analizler yapmıştım. Tarih o yüzden herbirimizin bugünkü duruşumuzu geçmişe dayanarak gerekçelendiren bir anlatıya dönüşüyor. Ama tarihyazımında yine de dürüstlük mümkündür, diyaloga elbette kapalı, herkesin başkasına kendi anlatısını salladığı bir alan değildir.
Mert, benim yeni resmi tarih dayatmasına ilişkin bir uygulama yok deyişime karşı, “Bu ülkeyi ayyaşlar yönetiyordu” ifadesinin en yüksek makam tarafından kullanıldığını hatırlatıyor. Sormadan edemeyeceğim ki bu söz kimin tarafından söylenmiş olursa olsun, hangi ara bir resmi tarihe dönüşmüş oluyor? Ayrıca Mustafa Kemal’in sofrasıyla ilgili bütün tarihi veriler bugün eskisine nazaran biraz daha fazla ortada, bütün detaylarıyla biliniyor. Yıllarca bugün bütün detayları bilinen bu yaşam tarzının üzerinde bile nasıl bir sansür olduğunu da biz hatırlatalım mı? Nedendi, nasıldı? Böyle bir sansür uygulanarak nasıl bir koruma sağlanıyordu? Bugün bunları hiç kimseyi karalama edebiyatına başvurmadan da konuşmanın ortaya çıkaracağı gerçeklerden neden çekiniliyordu? Mevzu açılınca kimin neyi ne kadar konuşacağına da kimse sınır koyamaz ki.
Yine Nuray Mert Milli Mücadeleyi yönetmişler arasından çıkan Cumhuriyet kadrosu için “savaş önce zihinlerde kaybedilir” ifademi hakkaniyetsiz ve gerçeklerden kopuk olarak gördüğünü söylerken bana delil olarak Mustafa Kemal’in bir Osmanlı paşası olarak Birinci Dünya Savaşı öncesi cephe cephe dolaşmış, Milli Mücadele sürecini yönetmiş olmasından başka bir şey öne sürmüyor. Belki tartışma ilerlerse başka delilerini de ortaya koyabilir. Ama benim bu konuda daha önce Yeni Şafak’ta yazdığım yazılar içinde bu sözümü nereye dayandırdığımı yeterince delillendirdiğimi düşünüyorum. Daha 1908 yılında ve daha ortada savaş yok, bütün Ortadoğu coğrafyası Osmanlı’nın bir parçası. Elbette sorunlar var, ama bu sorunların kökten çözümü için “oradan çekilmeyi” bir tez olarak öneren bir Mustafa Kemal var. Bunu bizzat kendi arkadaşı Ali Fuat Cebesoy anlatıyor, Şükrü Hanioğlu da başka kaynaklarla bu görüşün onda çok eskiden var olduğundan bahsediyor. Bunu şimdiye kadar kimse doğru dürüst sorgulamamış. Oysa bu kesinlikle Osmanlı’nın yıkılışının ve yerine Anadolu’ya sıkışmış bir devletin Kemalist bir formatta kuruluşunun bütün yazılımını barındıran bir anlayış.
Evet Osmanlı subaylarının bir kısmı arasında bu fikir mevcut ama hepsinin arasında değil elbet. Hatta bizzat Falih Rıfkı Atay’ın mezkur ifadesiyle şayet o masada Ali Fuat Cebesoy gibi güçlü isimler olmasaydı bu fikirlerinden dolayı diğer subaylar Mustafa Kemal’e karşı çok büyük bir tepki gösteriyordu. Bu öyle kolayca bir sicil gösterilerek geçiştirilecek bir konu değil tabi. Belki Nuray Mert’in yaptığı gibi daha akademik bir zeminde ele almak lazım.
Nuray Mert’in “Mustafa Kemal’in otoriter siyasi anlayışına işaret etmek başka, ona karşı çıkmış herkesi kahramanlaştırmak başka şeyler” deyişini de yine benim yaklaşım tarzımı fazla hafife almak olarak teessüfle karşıladığımı söylemek zorundayım. Kazım Karabekir’in alenen mağdur edildiği bir Nutuk anlatımına vermeye çalıştığı cevap dolayısıyla başına gelenleri anlatmak onu her bakımdan aklayıp paklamak anlamına gelmeyeceğini bilmemesi mümkün değil Mert’in. Neticede birçok noktada İttihat ve Terakki’nin birçok günahına ortaktır Kazım Karabekir. Abdülhamid’in hallindeki rolünü de unutmuyoruz. Ancak bu olayda Kurtuluş savaşının başaktörü olarak tasfiye edilme ve ardından hakkında münhasıran Nutuk’ta serdedilen iddialara cevap hakkı bile verilmemesinin ortaya çıkardığı haklılık/mağduriyet durumunu da gözardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Ve konu öyle uzar gider. Önümüz bayram, devam ederiz gerekirse.
Bu vesileyle Ramazan Bayramınızı tebrik ediyorum.
Yazar: Yasin Aktay |
18-03-26 |
||
| E mail: yenisafak.com | Tweet | ||