
| Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar | Okunma Sayısı: 17 |
1927 ve 1930 yılları arasında ülkenin belli baÅŸlı merkezlerine yurt dışından heykeltraÅŸlara yaptırılan büyük anıt heykeller bir “tek adam” kültünün yaratılmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu kültün destansı ve mitolojik bir kahraman figürü olarak Mustafa Kemal’in iÅŸlenmesi önemli bir iletiÅŸim-propaganda iÅŸlevini yerine getirecektir. Aynı zamanda yine merkezinde kurtarıcı-kurucu liderin yer aldığı yeni ve İslam’a alternatif bir dinselliÄŸin üretilmesinde bu heykeller kuÅŸkusuz önemli bir rol oynayacaktır.
Heykeller sadece bir ÅŸehrin dekoratif bir boyutunu oluÅŸturmayacak aynı zamanda giderek ÅŸekillenecek olan bir tören kültürünün de kıblesi ve en önemli bileÅŸenini, hatta sebebini oluÅŸturacaktır.
Bu heykel politikası kısa süre içinde ülkenin tüm il ve ilçelerinde hatta köy ilkokullarına kadar büst ÅŸeklinde yayılan yeni bir mitolojik anlayışın oturtulmasının etkili adımlarından biridir. Ülkenin yeni çıkmış olduÄŸu KurtuluÅŸ Savaşı’nı beraber verdiÄŸi silah arkadaÅŸlarının hiçbirine hiçbir deÄŸininin hatta bir vefa duygusunun ifade edilmediÄŸi bu mitolojide ülkenin “tek kurtarıcısı”, “tek lideri”, bilahare çıkarılacak soyadı kanunuyla “tek atası” olacaktır. Bu Ata’ya mitolojilerde en büyük kahramanlara, olaÄŸanüstü güçlere verilecek yarı tanrısal bir güç ve anlam da atfedilecektir. Taha Parla Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Atatürk’ün Nutuk’u, isimli kitabında (İletiÅŸim Yayınları, 1991) bu tanrısal ve mitolojik figürün Nutuk’taki anlatımda öne çıkan öznenin somut bir tezahürü olduÄŸunu zengin örneklerle ortaya koyar.
Batılı bir görüntü elde edelim, dinsellikle mücadele edelim derken tersinden çok daha güçlü ve tamamı hurafe olan yeni bir dinselliÄŸin ikamesinden baÅŸka bir anlama gelmiyordu bu. Laiklikle bertaraf edilen dini sembollerin, itikadın ve ibadetlerin yerini ÅŸimdi KurtuluÅŸ Savaşı etrafında oluÅŸturulmuÅŸ yeni bir kuruluÅŸ, kurtarıcı ve kurucu mitolojileri alıyordu. Heykeller ve onları merkeze alan ritüellere bir süre sonra kutsallaÅŸtırmada birbiriyle yarışan bir edebiyat da katıldı.
Soyadı kanunu ile birlikte Türklerin Atası unvanını alan Mustafa Kemal’e dizilen övgüler herhangi bir din ulusuna dizilenleri bile aşıyordu. En azından İslam tarihinde hiçbir ÅŸeyh veya veliye peygamber yakıştırması yapılmamış “ekber” diye nitelenmemiÅŸtir. Ama dönemin ÅŸairlerinden Yusuf Ziya Ortaç, “Atatürk’e Ekber!” diyebiliyordu. CHP Milletvekillerinden Aka Gündüz ise Ulus Gazetesi’nin 4 Aralık 1934 tarihli sayısında ÅŸunları yazacaktır:
“Atatürk’ün tapkınıyız! […] Her ÅŸeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! var da O! yok da O! her ÅŸeyde O! Atatürk! […] Yerdedir, göktedir, sudadır, alandadır, diktedir, pusudadır. Görünmezi görür! Bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer! Her ÅŸeyde Atatürk! Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! […] Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana baÄŸlanmayanlar utansın!”
Bu kutsama ve yüceltme edebiyatı bugünden bakıldığında inanılması gerçekten çok zor bir hal almıştır. Yüceltme edebiyatı merkezinde bir peygamber hatta bir ilah olarak Atatürk’ün olduÄŸu yeni bir din üretme noktasına kadar gitmiÅŸtir. Bu konuda yapılmış epey çalışmada epey ayrıntı bulunabilir, o yüzden burada daha fazla örnek vererek uzatmayalım. Sadece Kemalizm’in Türklerin İslam’a alternatif yeni bir din olarak tasarlandığı ve Atatürk’ün saÄŸlığında bu tür lafların çok kolaylıkla telaffuz edildiÄŸi bir atmosferin oluÅŸmuÅŸ olduÄŸunu söyleyebiliriz.
Bunu bugünden birçok kiÅŸinin aklının alması zor olabilir ancak bu konuda Can Atalay’ın Türk’e Tapmak, Seküler Din ve İki SavaÅŸ Arası Kemalizm isimli kitabı (İletiÅŸim Yayınları, 2018) insan aklının alması zor olanın nasıl bir gerçek olarak yaÅŸanmış olduÄŸunu gösteriyor.
Tek parti, tek adam ve tek tarih teÅŸebbüslerinin vardığı nokta Atatürk kültünün dinsel bir iÅŸlev kazanmasıdır. Onu ilah olarak niteleyenler gibi yarım ilah, peygamber veya mitolojik bir kurtarıcı, yaratıcı kahraman olarak niteleyen edebiyat neredeyse bir olaÄŸan edebiyat haline gelmiÅŸtir.
Böyle bir atmosferin insanların gönüllü katılımıyla gerçekleÅŸtiÄŸini elbette söylemek mümkün deÄŸil. BaÅŸta istiklal mahkemeleriyle, takrir-i sükûn kanunuyla, idamlarla ve ağır yaptırımlarla bastırılan muhalefetin sonunda alkışlamaya, söyleme katılmaya zorlamanın ince teknikleri devreye girer ve herkes gönüllü veya gönülsüz alkışa ve tezahürata katılır. Böylece devletin bakış açısı ve dini halkın bakış açısı ve dini haline gelir.
Ama söyleme katılanların niteliÄŸine bakıldığında bu dönemde sadece ÅŸehirli halkın, yani toplumun en fazla yüzde yirmisini oluÅŸturan bir kesimi arasında kaldığını da tespit etmek mümkündür. Nitekim ilk ve ikinci çok partili denemelerde ÅŸok edici bir biçimde göze çarpan ihtimal, CHP’nin iktidardan halkın hür oylarıyla devrileceÄŸidir.
Mustafa Kemal hakkındaki bu kültleÅŸtirme, ona tapınma derecesindeki bu yüceltme edebiyatının onun iradesi dışında yapıldığına dair savunmacı bir Kemalist edebiyat da vardır. İşin doÄŸrusu heykellerin tarihine, bu yüceltme edebiyatını yapanların özelliklerine ve kendisine olan yakınlığına bakıldığında bu çok gereksiz ve temelsiz bir edebiyattır. Heykellerle oluÅŸturulan kültleÅŸtirme bizzat kendisi tarafından daha Cumhuriyet’in kuruluÅŸunun ilk yılından itibaren alabildiÄŸine agresif bir biçimde ülkenin her tarafında uygulanmaya baÅŸlanır.
Üstelik bu, daha önce de dediÄŸimiz gibi Türk toplumunun heykel-karşıtı gelenek ve inançlarına adeta meydan okurcasına yapılır. Toplum bir ÅŸahsı ne kadar benimserse benimsesin, kendisine ne kadar ÅŸükran duyarsa duysun, bu duygularını onun heykelini dikerek ifade etme geleneÄŸi bu topluma çok yabancıdır. Dolayısıyla Mustafa Kemal için heykelleri bu milletin dikmiÅŸ olduÄŸuna dair bir savunmacı yaklaşımın hiçbir temeli yoktur.
Birçok ÅŸehirde heykeller kampanyalarla halktan toplanan paralarla yapılmıştır, ama bu kampanyalara yine resmi zevat öncülük etmiÅŸtir ve neticede Mustafa Kemal kendi heykellerinin bütün yurt sathında meydanlarda, okullarda, resmi dairelerde yaygınlaÅŸmasını saÄŸlamıştır. Zaten Nutuk’ta Millî Mücadele sürecinin neredeyse tek aktörü, tek yöneticisi ve tek kahramanı olarak takdim edilen kahramanın mitolojik imgesini heykeller tamamlayıcı anıtlaÅŸtırıcı bir etki de yapar. Bu anıtlar aynı zamanda periyodik olarak, günlük, haftalık veya özel günlerde yapılan törenlerin merkezine konularak her gün herkesin zihnine takdis ile kazınmış olur.
Beyan Yayınlarının Tarihin Gerçek Yüzü serisinden çıkan Cumhuriyetin ilk Yılları: Demokrasi mi Diktatörlük mü? kitabımızla Muharrem CoÅŸkun’un Kemalizm Din mi İdeoloji mi? BaÅŸlıklı kitabında daha detaylı bilgiler mevcuttur.
Yazar: Yasin Aktay |
27-06-26 |
||
| E mail: yenisafak.com | Tweet | ||