ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Kategori : / MÜLÂKÂT
Okunma Sayısı: 3526
Yazar: M. Zübeyir Koçulu
ABDURRAHMAN ARSLAN: DİN DEVLETLEŞTİRİLİYOR 1

İslami camianın önemli fikir adamlarından Abdurrahman Arslan,devletin, bireyin din eğitimine müdahale etmesine karşı çıkıyor. Arslan, dinin devletleştirildiğini ifade ederek,'Devletin ne işi var benim çocuğuma din eğitimi versin? Çocuğuma din eğitimi vermek benim üzerimdeki farz-ı ayndır. Devletin görevi tam da benim bu talebimi kolaylaştırmaktır' dedi.

Türk matbuatını takip ediyor musunuz?

Pek gazete okumuyorum. Ayda 7-8 dergi okuyorum. Fikri makalelerin çoğunu okuyorum. Ben Müslümanların zihni MR’ını çekmeye çalışan bir adamım. Dolayısıyla bu ilgilendiriyor beni. Nereden geldik, nereye gidiyoruz, neyi nasıl konuşuyoruz… Bunu düşünmek bence farz-ı ayn oldu, farz-ı kifaye olmaktan çıktı. Hepimizin vazifesidir.

Günlük siyaseti takip ediyor musunuz?

Hayır.

İdeal olanı konuşmayı mı yeğliyorsunuz?

İdeal ya da teori olmadan pratik olmaz bence. Olmaması lazım. Yoksa sizin esen rüzgârlara karşı tutunacak bir yeriniz olmaz. İyi-kötü bir teoriniz olacak. Bu teori geçmişte bence iyi-kötü kurulmuştu. Restore edebiliriz diye düşünüyorum.

Ne kadar geçmişten bahsediyorsunuz?

İslam’ın kuruluşundan itibaren. Son 200-300 yılı dışarıda tutuyorum. Çünkü bu teorinin deforme olduğu yüzyıllardır bunlar. Geçmişteki tecrübenin ideal bir tecrübe olmadığını biliyorum ama çöpe atılması gereken bir tecrübe olduğunu da düşünmüyorum. Kendimi ben de “İslamcı” görüyorum ama İslamcılık öyle bir hataya düştü. Dolayısıyla biz onu restore edebiliriz. Aksi halde yeni bir şey icat etmeye kalkarsak kendi köklerimizden uzaklaşmış oluruz.

Eğitim sistemindeki son düzenlemelere ve bu düzenlemeler etrafındaki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

Kemalist ideolojinin eğitim düzeyindeki, modası geçmiş kalıntılarının oy verdiklerimizin eliyle temizlenmiş olmasını önemsiyorum. Fakat eğer bizim oy verdiklerimiz olmasaydı da, bu bir vesileyle temizlenecekti. Çünkü 21. Asrın siyasal kültürü bu tür ideolojileri ve onların öngördüğü eğitim gibi alt dallarını artık tasfiye ediyor. Bunun için bence çok fazla risk almaya gerek yok. Bu konuda Müslümanlar kendilerini kahraman olarak da görmesinler. Biz Müslümanların bence en büyük yanlışlarından birisi Kemalizmi çok ciddi bir rakip olarak önümüze almış olmamızdır. Bu bizim gelecek tasavvurumuzu büyük oranda değiştirmiştir. Bunun için üzülüyorum. Elbette Kemalizm’in bize yaptığı zulümleri de görmemezlikten gelemeyiz. Fakat onun bu yaptıkları karşısında bir nefs-i müdafaada bulunurken, bence onu bu kadar da önemseyip bütün hareketimizin ve düşüncemizin merkezi ve referans noktası yapmamalıydık. Bugün dönüp arkaya baktığımda, böyle bir hata işlediğimizi düşünüyorum. Müslümanların çabası, özellikle de entelektüel çabası içerisinde Kemalizm’in bir yeri vardır. Ama bütünüyle onun hedefi olamaz.

Refleksif bir tavır mı görüyorsunuz?

Bugün Müslümanlar genel olarak bir öteri olarak gördükleri Kemalizm üzerinden kendilerini tanımlamaktadırlar. Düşüncelerini, amellerini onun üzerinden yeniden kurmaktadırlar. Bu ise Müslüman’ı İslam’ın paradigmasından uzağa düşürüyor. Bu size rovanşist bir duygu verebilir ki vermektedir. Bazen hoşumuza da gidebilir ki ben dâhil olmak üzere hoşumuza da gitmektedir. Ama çok doğru bir şey midir diye sorarsanız, hayır, bence doğru değil. Bizi, ait olduğumuz merkezden, referans noktamızdan uzaklaştırıyor.

Müslüman referans noktasına nasıl yaklaşabilir?

Başkasının ne yaptığı önemli değil. Ben ona karşı bir şey yaptığımda misliyle değil, ama mutlaka referans noktama dönerek onun bana bu konuda neyi önerdiğini öğrenmem lazım. Çünkü bu size en başta karşıdakine olumlu ya da olumsuz bir tepki verirken sizi adaletli olmaya çağırır. Siz başkası üzerinden düşüncenizi ve eyleminizi kurguladığınızda, sadece onun kaygısı ya da anlayışı üzerinden kurarsınız. Böyle bir durumda ise adalet olmayabilir ortada. Tabi bu bizim ahlaki anlayışımızda da ciddi zaaflar yaratıyor. Bir kere bu bizi pragmatizme davet ediyor. Pragmatizmin vardığı nokta opportunizmdir. Bugün Müslümanlarda gördüğümüz ahlaki tutarsızlığın önemli sebeplerinden birisi de budur. Müslüman kendi yaptıkları üzerinde düşünmüyor. Tam tersine, yaptıklarını öteki bağlamında değerlendiriyor.

Tam tersini yapıyoruz, doğrudur anlayışı mı?

Evet, doğruluk ve yanlışlığımızı öteki karşısındaki tavrımızla, düşüncelerimizle test ediyoruz. Oysa bizim doğruluk ya da yanlışlığımıza ilişkin referansımızı kendimize ait paradigmalarımızın belirlemesi gerekir. Değerler, hükümler, ahlaki kurallar, ne derseniz deyin. Bunun olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öteki her zaman olumlanacak ya da her zaman olumsuzlanacak bir davranışta bulunmayabilir. Bugün öyle değil. Sırf bir karşıtlık ilişkisi içinde konuşuyoruz. Üstelik de post-modernizm bu antagonist karşıtlığı yok ediyor. Onun için Kemalist ideoloji gibi kurucu ideolojiler tasfiye edildi ve ediliyor. Bitti. Kültürel unsurları var bence, siyasal unsurları büyük oranda bitti. Bu sadece Türkiye ile ilgili değil, dünya genelinde de bitti.

Bu bir kısım Müslümanların bütün hareketini Darvinizm üzerine bina etmesine mi benziyor?

Evet, ama bu mücadelenin başka bir tehlikesi var. Siz darvinizmle darvinizm mantığı üzerinden mücadele ettiğinizde sizin düşünce mantığınız da otomatikman onun mantığını edinmiş oluyor. İşte bu da gerçekten de kendini gizleyen bir darvinizm olarak önünüze çıkar. Nitekim bu mücadelede bence Müslümanların düştüğü en büyük girdap ya da düşürülmek istenen en büyük girdap bence budur. Bu yeryüzü yaratılmıştır. Ben bunun haricinde bir şeyi tartışmam. Tartışmak gibi bir zorunluluk da yok benim kitabımda. Elbette ki tartışmam gereken şeyler vardır, tartışmam gerekmeyen şeyler vardır. Ama ben ille de her insanın ürettiği teoriyi mutlaka tartışacağım diye bir kaide yoktur. Bir kere bu kompleksten bence kurtulmalıyız. Çünkü bunun bizi hırpaladığını görüyoruz.

Cumhuriyet döneminde de yeni bilimsel gelişmeler karşısında, ‘siz bu teoriyi ispatlayın biz Kur’andan ona ayet buluruz’diyen din adamları vardı?

O dünya Pozitivizmin egemen olduğu bir dünyaydı. Mesela Batıda 1850 yılarında da böyle bir dünya var. Yani Batılı insan da olağanüstü derecede pozitivizmin ezilmişliği altında kendini hissediyor. Özellikle dindar kesim. Hatta dindar olmayan kesimlerde de bu vardır. Alman idealizmi de biraz bunun ifadesidir. Fakat ben o dönemin kapandığını düşünüyorum. Biz artık öyle bir dönemde değiliz. Bu yüzyıllık yaşadığımız tecrübenin neticesinde bence artık ayaklarımızı sağlam bir yere basarak bazı şeylere “hayır” diyebilmeliyiz. O döneme geldiğimizi düşünüyorum.

Kastınız ‘kendimiz’ olmak mı?

Kendimiz olmanın başlangıcı belki.

Ezanın, Kur’an öğretmenin yasaklandığı devirler gördük. O dönemlerde liselere din dersi konulması için imzalar toplandı. Bu Müslümanlar için çok büyük bir şeydi. Şimdi, Kuranı Kerim ve Siyer-i nebi ders olarak müfredata yerleştirildi. Bu gelişmeyi nasıl görüyorsunuz?

Önce geçmişe bakarsak, benim annem o baskıların altında Kur’an öğrenmiş bir kadın. Müslümanlar lise müfredatına din derslerinin bırakılmasını isterken aslında anladığımız kadarıyla din eğitimini ya da Kur’an öğrenmek gibi bir faaliyeti yasak olmaktan çıkarmaya çalışıyorlardı. Temel kaygı buydu. Çünkü birinci derecedeki kaygı, İslam’ın bazı hükümlerini gündelik hayat için gereken hükümlerini öğrenmek, bir de o mübarek kitabı okumasını öğrenmek. Anlamasa bile, o kalplerin üzerinde tesire sahip bir kitaptır. Dolayısıyla her hâl-u kârda onun öğrenilip okunması güzeldir. Aslında talep bununla ilgilidir.

O gün devlet dini dışlamıştı. Ama Müslümanlar anladığımız kadarıyla kontr-tedbirler almışlardı. Artık çocuklarını bugünkü gibi başıboş bırakmıyorlardı. Mutlaka gizli de olsa onlara kitabı, dini öğretmeye, namaz kılmasını öğretmeye çalışıyorlardı. Bu konuda da mesailerinin büyük çoğunluğunu buna harcıyorlardı.

Ben o dönemi dinin yasak, ama bağımsız olduğu dönem olarak görüyorum. Bugünü ise dinin devletleştirilmeye çalışıldığı bir dönem olarak görüyorum. Din, diyanet kanalıyla devletleştirilmiştir. Ama bugün karşılaştığımız dini eğitimin bizzat İslam’a rağmen devletleştirilmesi meselesidir.

İslam’a rağmen devletleştirilmesini açar mısınız?

İslam, dini eğitimi devletin bir meselesi olarak sunmuyor. Bildiğiniz gibi çocuğun eğitiminde ona isim koyulma sürecinden itibaren birinci dereceden baba sorumlu tutulmuştur. Biz öbür dünyada evlatlarımıza koyduğumuz isimlerden en başta sorguya çekileceğiz. Dolayısıyla da eğitim, Müslüman dünyada genel olarak ailenin uhdesinde olan bir şeydir. Bu eğitimde bilgiden çok bilginin yaşanılarak aktarılması söz konusudur. Dindarlığı da devlet değil yine o aile karar verir. Çünkü dindarlık sadece bir bilgi meselesi değil. Bu son dönemlerde biz Müslümanların gözünden kaçan bir husus da bence bu. Biz dindarlığı bir bilginin elde edilme meselesi olarak görmeye başladık. Hayır. Sıradan bir dindarlık için bir bilgi gerekir evet ama dindarlığın esas önemli boyutu muttakiliktir. Bu ise okulda öğretilmez. Sadece evde öğretilebilir. Yaşanarak öğrenilebilinir.

Peki, evlerimizde var mı bu eğitim?

Yoktur. Ama yoktur diye bunu devletin uhdesine veremeyiz. Zaten eğer dikkat ederseniz bir süreden beri bütün toplumlarda devlet karşısında korunmuş olan aile, devletin egemenliği altına girmektedir Türkiye’de. Bu Müslümanların, iktidarın eliyle yapılmaktadır. İlk defa devlet dine sahip çıkayım derken aslında dini devletleştiriyor. Kendi hegemonyasına alıyor. Ve aile de bunun içine giriyor. Ailenin devletin egemenliği altına girmesi, ilk defa nikah meselesiyle başladı, Sonra ne oldu? Bir takım ruh hastası insanlar hanımlarını dövdüler, kadının korunması adına devlet kadını koruma altına aldı. Çocuk babadan kötü muamele görürse devlet koruması altına alacak. Miras meselesinde devlet İslam’ın, Müslümanların aile hukukunu berheva ederek bir çözüm getirdi. Aslına bakarsanız süreçlerde kadın korunmadı, çocuk korunmadı. Tam tersine devlet aileye egemen hale geldi. Bu ise İslam hukukuna aykırıdır. İslam devleti bile olsa o aileye -eğer o evdeki fertler ruh hastası değilse- devletin müdahalesi söz konusu edilemez.

Bu problemler nasıl çözülebilirdi peki?

Benim üzüldüğüm konulardan birisi Müslümanlar bütün bunları tartışacaklarına şunu diyebilirlerdi: Mademki öyle bir problem var çocuğun anne ya da babası rahatsızdır, o zaman devlet para versin o çocuğun anne ya da baba tarafından akrabaları o çocuğa baksın. Eğer derlerse bu bir çözümdü. Burada da nikâh meselesinde olduğu gibi, karı-koca arasındaki kavgada ayetin buyurduğu üzere aralarını bulan iki taraf gelsin. Müslümanlar bu zihniyeti terk etmelidirler.

Her şeye devleti sokarak olmaz. İktidarda olanlar namaz kılabilirler, dindar olabilirler. Bu bizi ilgilendirmez. Önemli olan o iktidar dediğimiz yapının bizim özel hayatımıza müdahale etmemesidir. Bu kadar sivil toplum tartışması yapıyor Müslümanlar, bence utanmadan yapıyoruz. Fakat devletin özel hayatımıza, aile hayatımıza müdahalesini ise seyrediyoruz, alkışlıyoruz. Devletin ne işi var benim çocuğuma din eğitimi versin? Çocuğuma din eğitimi vermek benim üzerimdeki farz-ı ayndır. Ben o zaman zamanımın büyük bir kısmını buna harcayacağım. Devletin görevi tam da benim bu talebimi kolaylaştırmak, o ortamı oluşturmaktır. Unutmayın İslam’da bilgi devletin tekelinde değildir.

Bilgi Batı’da kilisenin tekelinde olmuştur, ulus devletin tekelinde olmuştur.

Bu düzenleme de zaten ‘bu imkânı’ sağlamak için yapılmıyor mu?

Hayır, bu imkân değil. Bu olsa olsa devletin belirlediği bir müfredat içerisinde din eğitimi vermektir. Devlet bağımsız bir şekilde bana medrese kurma imkânı veriyor mu? Onun müfredatını ben kendi geleneksel hakikat anlayışım içinde bilgi teorim içinde, usul geleneğim içinde uygulama imkânını veriyor mu, vermiyor. İslami bir bilginin öğrenme imkânını veriyor. İslam bilgisini her yerde öğrenebilirsiniz. Siz bunu bir Hıristiyan okulunda da öğrenebilirsiniz. Ama İslami bir bilginin imkanını Hıristiyan bir okulda öğrenemezsiniz. Buradaki sorun bence bu.

“Şu an için elden gelen bu kadar” tezi var?

Eyvallah. Ben bir şey istemiyorum, yapsın demiyorum zaten. Ama eğer gerçeği arıyorsanız, oradadır. Söylemek istediğim bu. Elbette Batı’da İslam dersi veren okullar vardır. Mesela İngiltere’de var. Yatılı göndermişler dünyanın birçok yerinden önemli meşru kolejlere orada Müslüman çocuklara İslam dersi veren hocalar vardır. Bu matah bir şey değil. Kemalizm bunu yasakladı diye şu anda yapılanların mükemmel ve İslam’a uygun olduğu, bunları tasvip etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Kemalist onu yasaklamıştı, sıkıntısını çektik. Ama biz ideal olanı her zaman gözetmek durumundayız.

Bazı ülkelerde Müslümanların uyguladığı mürebbi-mürebbiye sistemine nasıl bakıyorsunuz? Devletin denetiminde olmaksızın öğretmenler evlere gelerek bilim, sanat, musiki vs. dersleri veriyorlar…

Amerika’da da home-school sistemi var, kötü bir şey değil. İnsanlar bundan faydalanabilir. Fakat bizim daha derinde problemlerimiz var. Yani mesela daha müzik üzerinde, sanat üzerinde konuşmadık. Sanat nedir? Biz neye sanat diyeceğiz? Müslümanlar bunu konuştu mu ki şimdi kalkıp sanat dersi veriyorlar? Batı’nın sanatından kopya ettikleri şeylere bazı İslami figürler katıyorlar, bunu sanat diye konuşuyoruz. Şu anda Türkiye’de de bu böyledir. Çok sıkıştığınızda, ya da sıkıştırdığınızda nereye gidiyoruz? Hat sanatına, ebruya ya da ney kursuna gidiyoruz. Oysa “sanat nedir” sorusunu sorduktan sonra bunun üzerine konuşmamız lazım. Bu ne kadar İslam’a uygun bir şeydir? Hatta ben diyorum bu son dönemlerde gençleri ilgilendirdiği için söylüyorum, sinemayı da konuşalım. Bu ne kadar İslam’a uygun bir şeydir? İranlılar ödül alıyor diye bunu onaylayacak mıyız yani? “Kemalizm bunu yasakladı yapılan doğrudur, İranlılara ödül verildi o zaman sinema iyidir” mantığı bence kabul edilebilir bir mantık değildir. En azından ben kişisel olarak kabul etmiyorum bunu.

Sinemaya topyekûn mu karşı çıkıyorsunuz?

Evet. Eğer bu dünyanın sanal bir dünya haline geldiğini, gerçeğin simulatisi olduğunu söylüyorsa insanlar ki Batı’da post modernizm bunu söylüyor. O zaman bu toplum iki yüzlülükten kurtulabilmesi için fotoğrafa karşı çıkmalıdır. Çünkü her şey bununla başladı. Yok, eğer sizin böyle bir kaygınız yoksa ona eyvallah. Ona bir diyeceğim yok. Ama her şey sanal oldu, gerçek kayboldu diyorsak o zaman dönelim çünkü o fotoğrafın arkasında bir felsefe var, bir dünya görüşü var. Platonik bir akıl var. O akıl da İslam’a uygun değil. Böyle olunca da tabi sanatı oradan konuşacağız. Yani sanat bir mimesis midir, bir taklit midir Aristo’nun dediği gibi? Bunu Müslüman konuştu mu? Yok. Müslüman o zaman hangi yüzle sanat eserinden bahsediyor? Özellikle de bu yeni genç kuşaklar?

Yeni kuşağın konuşmadığı kesin herhalde ama sizin kuşaktan bunu konuşan çıkmadı mı?

Hayır, yok. Bu bir kapasite işidir. Kolay mı? İyi şekilde İslam’ın özümsenmesini gerektiren bir şeydir. Belki tasavvufla birlikte, İslam’ın kelamıyla birlikte özümsenmesini gerektiren bir sürecin sonucunda bu olacaktır. Benim kuşağım bundan mahrumdu. Yeni kuşakların da bu konuda yetkin olduklarını söylemek mümkün değil. Kusura bakmasınlar.

Edebiyatı, örneğin şiiri de bu düşüncenize dâhil ediyor musunuz?

Şiir bütün tarihsel gelenek içerisinde bir ‘sanat’tır, ben onu kastetmiyorum. Sinema, resim, tiyatro… yani mesela şiir var ama roman derseniz bunu konuşmamız gerekir. Günah çıkartan bir kültürün içinde ancak roman olur” derseniz, “evet” derim, “doğru.” İnsanın kendi mahremiyetini açıklaması ve bir roman olarak anlatması sizce İslam’a uygun bir şey midir? O mahremiyeti deforme etmek dışlaştırmak… Demiyor mu Kur’an ‘sırlarınızı herkese anlatıp şahit tutmayınız’ diye?

Bu işten anlayanlarla ilgi olarak öğrenmek için çok merak ediyorum mesela, Bin bir gece Masalları bizim için ne anlam ifade ediyor? Niye derseniz, Bin bir Gece Masallarından küçük kırıntılar okumuştum gençliğimde. Mekke’ye giden yolu okuduğumda orada bunun izlerini gördüm. Yani Allah razı olsun Esed’den, benim anladığım kadarıyla, Bin bir Gece Masallarında zaman ve mekan yoktur. Hikaye içinde hikaye vardır, mekan içinde mekan vardır, zaman içinde zaman vardır. Bu, bizim dünya görüşümüzle ilgilidir. Batı romanında bunu bulmak bence mümkün değildir. Post-modern zamanlarda var mı bilmiyorum.

Bizde zaman içinde zaman mekân içinde mekan vardır. Dikkat ederseniz Osmanlı tarihsel yapılara duvarlarla kapalı bir mekâna girerseniz bir avlu açılır yeni bir mekanla karşılaşırsınız. Zaman içinde zaman canlı içinde canlı vardır. Yani hiçbir şey saf, o formal haliyle mevcut değildir. Bu başka bir dünya görüşü, hakikat anlayışını ifade eder. Bizim sanat anlayışımız bunları kaale almak mecburiyetindedir.

Sizin savaşınız enstrumanlarla değil, bunların arkasında yatan felsefeyle mi ilgili?

Elbette ama hiçbir zaman onlar, o felsefeden bağımsız doğup gelişmiyor ki. Biz öyle zannediyoruz. O dünya görüşünden zihniyet dünyasından bağımsız doğup gelişmiyor. Ama bu bütünüyle her şeyi olumsuzlamak anlamına gelmiyor. Fakat elbette ki onun içerisinde sizin paradigmanızın hazmedeceği unsurlar da var. Ama sizin paradigmanız yoksa başkasının sanatını kendi sanatınız olarak konuşamazsınız. Çünkü sizin ortada bir paradigmanız yok. Çünkü o sanatın bazı boyutlarına kendi paradigmanız aktarım sırasında müsaade etmeyebilir. Fakat şimdi öyle değil. Şimdi hemen aktarıyoruz yani. Hatta bu sanatı bir Müslüman dindar icra ettiğinde onu İslami bir sanat ya da düşünce olarak anlıyoruz. Son 2 yüz yıl içerisinde uğradığımız bir zihinsel kırılmadan dolayı ciddi bir problem yaşıyoruz.

Devamı var

Dosdoğru Haber

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: M. Zübeyir Koçulu
04-05-12
E mail: timeturk.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
ABDURRAHMAN ARSLAN: DİN DEVLETLEŞTİRİLİYOR 1
Online Kişi: 36
Bu Gün: 189 || Bu Ay: 2.857 || Toplam Ziyaretçi: 2.255.126 || Toplam Tıklanma: 52.880.048