HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : EDEBİYAT / OKUMAK
Okunma Sayısı: 83
Yazar: Mehmet Sarmış
KORONA GÜNLERİNDE OKUMAK

Türkiye Yazarlar Birliği’nin, salgın günlerinde insanların hissettiklerini yazmaları ve yayınlanmak üzere göndermeleri duyurusu büyük ilgi gördü.

Mehmet Sarmış'ın "Korona Günleri" başlıklı yazısını paylaşıyoruz.

Korona Günleri

Bir acayip zamanlara kaldık.

“İlim Çin’de bile olsa gidip alınız diyordu Nebi(AS). Bize virüsü geldi Çin’in. Gözümüzle görmediğimiz bir düşmandan korkup evlerimize kapandık. Sanki bilimkurgu bir film, sanki rüya. Ama değil, gerçek. En dehşetli yıllarda bile camiler açıktı, şimdi camiyi bırak Kâbe bile kapalı. Haftalardır ev hapsindeyiz, affımızı bekliyoruz.

Ben de modaya uyup ilk günlerde “Salgın” filmini izledim. Daha ilk günlerde başlayan virüsün çıkış yeri, arkasındaki güç ve o gücün amaçları ile ilgili iddialar bugün de çeşitlenerek devam ediyor. Bazıları komplo teorisi olsa bile bir kısmına inanmamak için sebep yok. Film de buna uygun bir alt yapı hazırlıyor. Herkes gibi ben de acaba filmdeki gibi kısa zamanda milyonlarca insan ölür mü diye korku içinde bekledim.

Yine ilk günlerde Albert Camus’nün “Veba” adlı romanını okudum. 20. yüzyılın başlarında Cezayir’in Oran şehrinde ortaya çıkan veba ile beraber başlayan uzun karantina günlerini anlatıyor. İyi anlatıyor. Yine, acaba bu virüs de o veba gibi yayılır da, korona yasakları da bir süre sonra Oran’daki gibi bir karantinaya dönüşür mü diye tedirgin oldum.

Tarihçiyim, bir şeyler biliyordum, ama bu salgınla beraber birçokları ile beraber ben de tarihteki salgınlara dair bir hayli yeni şeyler öğrendim. Daha ölümcül salgınlar olmuş ama hiçbiri böyle küresel ölçekte değil, hiçbiri böyle milyarlarca insanı bu kadar süre eve hapsetmemiş. “Ahir zaman” derdi eskiler, sık sık benim de dilime geliyor.

Bu arada elimize nasıl hakim olamadığımızı öğrendik. Tokalaşmayı çıkarırken hayatımızdan nasıl da zorlandık. Görüntülü sohbetlere başladık, teknolojiye sarıldık, tam da virüsün “sahiplerinin” istediği gibi.

Doktorlarımızın sayesinde birçok yabancı kelime girdi dilimize. En ünlüsü “entübe”.

Sadece sağlıkçıların değil, berberlerin de kıymetini anladık. Anne babalar da umarım öğretmenlerin kıymetini anlarlar.

Temizliğin öneminin farkına vardı insanlar, Batılılar da taharetin. Sabunu keşfettik. Kolonya yeniden girdi hayatımıza.

Hayat eve sığdı mı bilmiyorum ama sıkılsak da sığdırmaya çalıştık/çalışıyoruz.

Kitap da öne çıktı, sanırım dünyada şimdiye kadar okunmadığı kadar okunmuştur/okunuyordur.

Yazarlara da gün doğdu bence. Şiirler de yazıldı korona üzerine ama bana pek şiirsel gelmiyor bu süreç. Daha çok hikâyeye uygun, en çok da romana. Önümüzdeki dönemde bol bol bugünlere dair kitap çıkar piyasaya. “Kolera Günlerinde Aşk”, “İsyan Günlerinde Aşk” gibi “Korona Günlerinde” diye başlayan.

Ben de günlük tutmaya başladım baştan beri. İleride ben de bir şeyler yazmak istersem elimin altında hazır olsun diye.

Son olarak Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu okudum. Yıllar sonra tekrar. Gündem hastalık ve hastalar ya. Malum herkes her akşamki o muhtevasıyla sembolleşen turkuaz tabloyu bekliyor; acaba bugün kaç vaka oldu, kaç kişi öldü diye. Artık rakamlar düşüşe geçti diye o ilk günlerin heyecanı da kalmadı ya. İşte usta romancımız, 15 yaşında bir gencin gözünden hastalığın nasıl bir şey, hastanenin nasıl bir yer olduğunu çok güzel anlatıyor. Ve diyor ki:

"Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler."
"İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur."

Ve yine diyor ki:

"Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor, ilacı ıstıraptır. İkisinin hâsılı zarbı: Sevinç."

Koronadan veya başka bir sebepten ölenlerin yakınlarına taziyelerimizi ancak telefonla iletmeye başladık. Peki, acılarını ne kadar içimizde hissettik, işin içine elimiz, gözümüz girmeyince tesellimiz ne kadar işe yaradı? Tek başlarına o acıya katlanmak zorunda kaldılar.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, bir kere daha sağlığın önemini ve hastaları anlamayı hatırlattı bana. Romanda geçmiyor ama ben ölümü de tefekkür ettim bol bol, kendi ölümümü.

Aslında bu süreç çok ibret verici ve herkes için çok öğretici. Dünyanın birbirine ne kadar bağlı ve bağımlı olduğunu, ne kadar zengin ve güçlü olursa olsun, hiçbir ülkenin ve hiçbir insanın tek başına kendini kurtaramayacağını mesela. İnsanlık ibreti alır mı? Keşke evet diyebilsem.

Hayat normale ne zaman döner? Döner mi? Koronadan sonrası, koronadan öncesi gibi olur mu? Herkes olmaz diyor, ben de sanmıyorum. Daha mı iyi olur, daha mı kötü? Doğrusu çok, hatta hiç umutlu değilim.

Sözüm ancak kendime geçer. Bilirdim ama daha çarpıcı bir şekilde öğrendim, hayat pamuk ipliğine bağlı. Kopanın kıyametidir. Bir de büyük kıyamet var. Ve ondan sonraki haşr, hesap, ceza veya mükafat. Aklımı başıma almam lazım. Okumak iyi, yazmak da iyi. Fakat orada bu entelektüel uğraşlar ne kadar işe yarar bilmiyorum. Ama sağlam bir itikat, güzel bir ahlak ve salih ameller gerektiğini biliyorum.

Salih ameller olacak yazılar biriktirmem lazım.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Mehmet Sarmış
01-06-20
E mail: tyb.org.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
KORONA GÜNLERİNDE OKUMAK
Online Kişi: 17
Bu Gün: 84 || Bu Ay: 1425 || Toplam Ziyaretçi: 1608281 || Toplam Tıklanma: 40702318