İSTANBUL'A BİR MÜHÜR DAHA: TAKSİM CAMİİ

Allah emeği geçenlerden râzı olsun.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Son Dakika!
Kategori : İKTİBAS / Muhtelif Mevzûlar, Yazarlar, Yazılar
Okunma Sayısı: 151
Yazar: Faruk Beşer
TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE FART-I MUHABBET

BİR MEŞREBİN DEĞİL ÜMMETİN ÂLİMİ OLMAKKuranıkerim, yaptıkları kötülükleri kendi aralarında engelleyip nehiy ani’l-münker yapmadıkları için Yahudilerin lanete uğradıklarını söyler. Bu elbette siz de öyle davranırsanız aynı akıbete siz de uğrarsınız demektir. Oysa İslamî gruplar gittikçe birbirlerinden uzaklaşmakta ve hiç kimsenin ötekine karışmaması edebiyatı geliştirilmektedir. O halde Müslümanlar ne yapıp edip birbirlerini edebiyle eleştirmenin yollarını bulmalı ve aralarındaki kopuklukları gidermelidirler. Elbette herkesin her konuda aynı şeyi düşünmesi mümkün olamaz, bu, istenen bir şey de değildir. Dinin sabiteleri dışındaki ihtilaflar rahmettir. Bu vesile ile ‘ümmetimin ihtilafı rahmettir’ anlamında, her türlü ihtilafı makbul gösteren bir sözün Resulüllah’a ait olmadığını da hatırlatalım. Asgari müştereklerin bulunması ve onlarda birliğin sağlanması da istenen bir şeydir. Bu asgari müşterekler de ‘sizden olan ülü’l-emr’in’, o yoksa ümmetin ulemasının belirleyeceği alandır.

İşte size bu uzlaşmanın olabilmesi için nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda iki önemli misal:

Ebu Hanife, oğlu Hammad’ı Kelam tartışmaları yapmaktan yasaklamıştı. Hammad babasına, “Siz de bu tartışmaları yapıyorsunuz da bizi neden yasaklıyorsunuz” diye sordu. Ebu Hanife’nin cevabı Müslümanca tartışmanın temel özelliğini ortaya koyar: “Oğlum, biz tartışırken karşı tarafı hataya nispet etmeyelim diye başımızda kuş varmış da uçacakmış gibi, hak kimdeyse onu ondan almak için tartışıyoruz. Ama görüyorum ki, siz mat etmek, ona üstün gelmek için tartışıyorsunuz, bu durum insanı helak eder” demişti. İmam Şafiî de buna denk şu sözleri söylemişti: “Ne zaman birisiyle tartışmışsam sonunda hep onun haklı çıkmasını istemişimdir. Çünkü böyle olursa ben iki defa kazanmış olacağım: Gerçekten o haklı ise ben hem bir hatamı düzeltmiş hem de yeni bir hakikat öğrenmiş olacağım. İkinci olarak şayet ben haklı çıkarsam bunun muhtemelen beni düşüreceği kibir ve enaniyetten de kurtulmuş olacağım.” Bu dikkat ve hassasiyet başarılabilirse işler düzelme yoluna girmiş demektir.

Asgari müşterekleri belirleyebilmek için şunu da bilmemiz gerekir. Büyük bilinen insanların şeriatın zahirine aykırı beyanlarında her zaman hikmet aramak doğru olmaz. Böyle davranmak dinin temel esaslarına aykırıdır. Bir söz ya da fiil zahiren yanlış görünüyorsa onu hikmete bağlayıp kabul etmektense reddetmek daha güvenlidir, ‘eslem tarik’ budur. Mümkündür ki, böyle davranan birisi, öyle bir zatın yanlış olarak gördüğü beyanını iyi anlamamıştır, o aslında yanlış değildir. Öyle de olsa böyle bir prensip edinmedeki bu hata ihtimali ve riski, aksini söyleyip bu insan büyük bir insandır, sözünde mutlaka bir hikmet vardır diye inanmanın oluşturabileceği risk yanında çok küçük kalır. Çünkü bir defa her yaptığında hikmet olan, Hakîm olan sadece Allah’tır. İkinci olarak böyle düşünmek insanı dinin zahir delillerine uymayan hususlarda yanlışların din edinilmesine, şeri delilleri devre dışı bırakmaya, hatta Batıniliğe kadar götürebilir ve artık geri dönüp hakkı bulma imkânı zorlaşır. Resulüllah’ın şerefli ifadeleriyle biz işin zahiriyle hüküm vermek zorundayız. Hz. Ali’nin şu muhteşem sözü de bu ölçüyü anlatır: ‘Hakikati kişilerle tanımayın, önce hakikati tanıyın ki, kişileri onunla tanıyabilesiniz’. Böyle yapılırsa söylenenlerin delillendirilmesi gereği de ortaya çıkar ki, Allah’ın (cc) bizden istediği de budur: ‘De ki, doğru söylüyorsanız delilinizi getirin’. ‘Yaşayan da bir delille yaşasın, ölen de bir delille ölsün’

Bunun bir devamı olarak üçüncü prensibimiz insanları takdis etmenin tehlikesini kavramamızdır. Takdis, yani büyük bildiklerimizde ilahi özellikler vehmetme öyle tehlikeli bir kanaattir ki, bununla kişi sevdiği insanı ilahlık derecesine kadar çıkarır ve bunu yapan şeytanın maskarası haline gelir. Bu sebeple Resulüllah Efendimiz (sa) işin en başından bu tehlikeye müminlerin dikkatini çekmiş ve “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi siz de beni övmede aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum; beni sadece Allah’ın kulu ve resulü bilin” buyurmuştur. Hz. İsa’yı zikretmekle de o aslında en can alıcı misali vermiştir. “İsa’yı (as) Allah’ın oğlu ya da O’nun üç temel unsurundan, uknumundan biri olarak görme noktasına gelen Hıristiyanlar bunu, ona karşı duydukları ölçüsüz sevgileri sebebiyle yapmışlardı.” Bu sebeple muhabbet, şeriat ve akıl ile denetlenmelidir.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Faruk Beşer
25-06-21
E mail: yenisafak.com
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
TARTIŞMA KÜLTÜRÜ VE FART-I MUHABBET
Online Kişi: 12
Bu Gün: 23 || Bu Ay: 5.328 || Toplam Ziyaretçi: 1.815.548 || Toplam Tıklanma: 45.353.113