HALEB'E DÖNÜŞ

Halep, 12 Aralık 2016'da Rus ve İran destekli Esed ordusu tarafından düşürülmüştü. Üzüntümüz hadsizdi. 30 Kasım 2024'te geri alındı.

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
"Her kim selefin bilmediği bir amel icad ederse, Peygamber'in risalete ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü din tamamlanmıştır (Maide, 3) O gün din olmayan şey bugün de din değildir."
İmam Mâlik
Kategori : / ÎMAN VE İSLÂM
Okunma Sayısı: 1861
Yazar: Faruk Beşer
FIKIH VE HİKMET

FIKIH VE HİKMETDemiştik ki, fıkıh bir Kur'anî kavramdır, ama sonradan İslam âlimleri tarafından bir ilim dalı ve bilgi türü olarak genişletilmiştir. Kavramın bu teknik yönüne geleceğiz.

Kur'an-ı Kerim’deki kullanılışına baktığımızda fıkhın kalbin bir eylemi olarak anlatıldığını görürüz. “Cehennemliklerin kalpleri vardır ama o kalplerle fıkh edemezler/anlamazlar” (7/179). Bu anlamda ‘kalb’ hem fıkhetmenin hem de akletmenin aracıdır. Akledebilen kalb ‘fuâd’ haline gelmiş olur. ‘Fuâd’ salt akıl demek değildir, kalbin anlamaya engel olan ön yargılardan arındırılan, duygular ve gönül birliği ile oluşan akıldır.

Bu sebeple Kur'an-ı Kerim’de bilgi edinme yolları olarak hep sem’ (doğru haber), basar (deney ve tecrübe, yani duyular) ve fuâd zikredilir (17/36).  Ama kelam ilmine geçince fuâd salt akla dönüşür ve kelamcılar bilginin aracı olarak; akıl, duyular ve doğru haberi sayarlar. Gerçi insanda akıl diye bir cevherin bulunmadığını, akletmenin de kalbin bir eylemi olduğunu düşündüğümüzde sonuç yine aynı kapıya çıkar.

Kur'an-ı Kerim’de şu özellikler de insanoğlunun fıkh edememesi diye anlatılır:

Sözün anlamını kavramamak (4/78). Küfür, nifak ve kin sebebiyle kalbin duyarlığını yitirmesi, anlamaması (9/81, 127), (17/47). İnananlardan korkuya kapılmak (59/13).

Kısaca kâfirler ve münafıklar fıkh edemezler (63/3, 7). Yani onlar fıkıh düzeyinde bir anlayışa sahip değildirler. Zayıf imanlı müminler de çok az fıkhedebilirler (48/15).

Akledebilmek de bir iman sebebidir. “Cehennemlikler diyecekler ki, dinleseydik (sem’), ya da akletseydik cehennemliklerden olmazdık” (67/10).

Kur'anî anlamda fıkıh da akıl gibi bir cevher değildir, anlamanın bir boyutudur. Eşya arasında ilişki kurabilip zarardan sakınma düzeyindeki bir anlama akletmedir. Bunun kalbin derinliklerine kadar işlemesi, meselenin inceliklerinin dahi kavranması ise fıkhetmedir. İkisi de süregiden bir eylemdir. Bu sebeple yine ikisi de Kur'an-ı Kerim’de isim olarak değil fiil olarak zikredilirler.

Mesela fıkhetme kelimesi Kur'an-ı Kerim’de 20 yerde ve hepsi de geniş zaman kipindeki fiil (muzari) olarak geçer. Bu kalıp süregiden bir eylemi anlatır. O halde fıkıh, kitaplardaki bilgileri ezberleme değil, hayatı ve oluşları kalple ve imanla, Kur'an’a göre sürekli bir biçimde anlama ve anlamlandırma olmalıdır. Ancak bunu yapabilen âlim fakih olabilir.

Anlama sürecinde akletmenin ardından fıkhetme gelir. Fıkhetme ile varılan sonuç ise hikmettir. Hikmet artık bir anlama süreci değil, anlama süreçlerinin sonunda ulaşılan sabit, muhkem ve hükme bağlanmış bilgidir. Fıkıh ve hikmeti bir ultrason cihazının çalışmasına benzetebiliriz. İnsanın batnına konan alet sürekli arar, karartılar bulur, en net noktaya gelindiği zaman da uzman düğmeye basar ve o noktanın sabit bir resmini alır. İşte bu arayış fıkıh, en net noktanın sabitlenmesi de hikmet gibidir.

Bu özelliğiyle hikmet, eşyanın aslına uygun nihaî bilgidir. Bu sebeple bize şöyle bir dua öğretilmiştir: “Allah’ım eşyayı bana olduğu gibi öğret”. Hikmet son noktadır ve insan için ondan ötesi yoktur. Bu özelliğiyle olsa gerek ki, hikmet de fıkıh gibi Kur'an-ı Kerim’de 20 yerde geçer, ama ondan farklı olarak bu yerlerin hepsinde isim halindedir. İsim sübutu ve değişmezliği anlatır. Fıkhın 20 yerin tamamında süregiden bir eylemi anlatan kalıpla, hikmetin ise yine aynı sayıda ve sübutu anlatan bir kalıpla gelmesi, hem ikisi arasındaki ilişkiyi, hem de farkı anlatıyor olmalıdır. Böyle bir çıkarsamanın Kuran-ı Kerim için bir anlama yöntemi olamayacağını biliyorum, ama insana bir fikir vermesi açısından ilginçtir.

“Kime hikmet verilmişse ona çok büyük hayırlar verilmiş demektir” (2/269) anlamındaki ayet hikmetin, akletme ve fıkhetme iradesini gösterebilen insanlara bir lütuf olarak Allah tarafından verilen bir bilgi olduğuna işaret eder. Bu anlaşılırsa ilm-i ledünnî için başka menkıbeler anlatmaya da gerek kalmaz. Oysa fıkıh verilen bir bilgi değil, insanın kendi çabasıyla kazandığı bir bilgidir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in bilgisine fıkıh denmez. Çünkü o da hikmettir ve verilen bir bilgidir.

Kur'an-ı Kerim’in tamamı ve Hz. Peygamber’in sünneti hikmettir. Çünkü onlar da nihaî doğrulardır. Bu sebeple Allah (cc), Hz. Peygamber’e “biz sana Kitabı ve hikmeti indirdik” (4/113) buyurmuştur.

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Faruk Beşer
05-04-15
E mail: yenisafak.com.tr
 
 
Yorumlar: 0
Bu yazı için henüz yorum yapılmamıştır.
FIKIH VE HİKMET
Online Kişi: 23
Bu Gün: 253 || Bu Ay: 8.075 || Toplam Ziyaretçi: 2.932.427 || Toplam Tıklanma: 58.669.323