
İslam coğrafyasının tarihine bakıldığında acı bir hakikat kendini tekrar tekrar gösterir: Müstevliler çoğu zaman dışarıdan gelip tek başına hâkimiyet kurmamışlardır. Onlara kapıyı aralayan, içeriden zaaf gösteren, menfaat veya korku uğruna taviz veren hain idareciler olmuştur.
Bir toplumun direncini kıran şey çoğu zaman düşmanın gücü değil, yöneticilerin basiretsizliği ve ihanetidir. Adaletin terk edildiği, halkın iradesinin hiçe sayıldığı, ümmet bilincinin zayıflatıldığı yerlerde yabancı güçler kolayca nüfuz ederler. Çünkü içten çürüyen bir yapı dış darbeye dayanamaz.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. İslam beldelerinde kimi zaman makamını korumak için, kimi zaman şahsî menfaat uğruna yabancı güçlerle iş birliği yapan idareciler, aslında sadece bir toprağı değil; bir medeniyetin izzetini de tehlikeye atmışlardır. Müstevlilerin orduları sınırdan önce kalplere girerler; bu da çoğu zaman yönetim kademesindeki zafiyetle mümkün olur.
Bu sebeple mesele sadece dış güçler meselesi değildir. Asıl mesele, emaneti ehline vermek, adaletli idareyi ayakta tutmak ve ümmetin birlik ruhunu diri tutmaktır. Zira ihanetle açılan kapıları hiçbir sur kapatamaz.
Bir beldeyi düşman işgal etmeden önce, o beldenin idaresi ahlak ve adalet bakımından işgal edilmiş olur.
İlim, iktidar ve imkânlar; bir ümmetin elindeki en büyük emanetlerdir. Bu emanetler, hakka hizmet için verilir; zulme kapı aralamak için değil. Tarih boyunca İslâm toprakları nice işgal ve istilalara sahne olmuştur. Fakat çoğu zaman kapıları düşmana açanlar dışarıdakiler değil, içeride emaneti taşıması gerekenlerin zaafı olmuştur. Rabbimiz uyarıyor:
“Sen, bu kitabın sana verileceğini ummuyordun. Ancak o, Rabbinden bir rahmet olarak sana verildi. Öyle ise kâfirlere sakın arka çıkma.” (Kasas Sûresi/86)
Bir toplumun âlimi ilmini, yöneticisi iktidarını, zengini imkânını İslâm beldelerini işgale gelen müstevlilere sunuyorsa; bu, sadece bir hata değil, aynı zamanda ümmete karşı büyük bir vebaldir. Çünkü bu davranış, sadece toprağın değil, izzetin ve haysiyetin de teslim edilmesidir.
Ümmetin emaneti olan ilim, güç ve servet; zalimlerin hizmetine girdiğinde adalet susar, mazlumların sesi kısılır ve tarih ihanetin ağır sayfalarıyla dolmaya başlar. Bu yüzden Müslüman için ölçü nettir: İlmi, gücü ve imkânı hakkın yanında kullanmak; zulme destek olmamak. Zira emanete sadakat, ümmet olmanın en temel şartlarından biridir.
İslam topraklarında gerçekleştirmiş oldukları katliamlarla İslâm coğrafyasını bir kan gölü haline getirmeye çalışan Amerika-İsrail Terör Örgütü›nün cesaret kaynağı ve en büyük destekçisi, halkı Müslüman ülkelerin Siyonist İsrail lehine susan ve çalışan satılmış idarecileridir.
İslam coğrafyasında yaşanan acılar, sadece dış güçlerin saldırgan katliamlarıyla, politikalarıyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Şüphesiz ki küresel güç dengelerinde etkili olan devletlerin ve onların desteklediği yapıların Müslüman beldelerinde gerçekleştirdiği müdahaleler, işgaller ve katliamlar büyük yaralar açmıştır. Bu müdahaleler, birçok bölgede şehirleri harabeye çevirmiş, masum insanların kanını dökmüş ve İslam topraklarını adeta bir hüzün ve gözyaşı diyarına dönüştürmüştür.
Ancak acı olan bir başka gerçek daha vardır: Bu zulümlerin sürüp gitmesinde yalnızca dış güçlerin iradesi değil, İslam ülkelerinde yönetimi elinde bulunduran bazı idarecilerin tutumu da etkili olmuştur. Halkının inancına, tarihine ve haysiyetine sahip çıkması gereken yöneticiler, kimi zaman kendi koltuklarını koruma kaygısıyla ümmetin maslahatını geri plana itmiş; kimi zaman da dış güçlerin politikalarıyla uyumlu hareket ederek kendi toplumlarının iradesini zayıflatmışlardır.
Böyle bir tabloda asıl mesele, yalnızca suçlamak değil; Müslüman toplumların kendi iç muhasebelerini yapmalarıdır. Adaletin, bağımsızlığın ve izzetin yeniden tesis edilmesi; ancak bilinçli toplumlar, sorumluluk sahibi yöneticiler ve güçlü bir ümmet şuuru ile mümkün olabilir. Tarih göstermiştir ki, bir toplum kendi değerlerine sahip çıktığında ve iradesini diri tuttuğunda hiçbir güç onu uzun süre esaret altında tutamaz.
Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, Amerika-İsrail Terör Örgütü’ne öfkeyi diri tutan söylemlerle birlikte hakkı, adaleti ve ümmet bilincini yeniden inşa edecek bir diriliş şuurudur. Çünkü gerçek değişim, dışarıyı suçlamaktan önce içeride başlayan bir uyanışla mümkün olur. İslâm ümmetinin alıp verdiği nefes kadar Amerika-İsrail Terör Örgütü’nün işgal ve istilası karşısında cihad ve şehadet şuurunu kuşanmış idarecilere ihtiyacı vardır. İslâm topraklarında kan ve katliamla var olmaya çalışan Amerika-İsrail Terör Örgütü’ne düşman olmayan ve düşmanlıklarını ilan etmeyenlerden idareci olmaz. Kan ve katliamla, işgal ve talanla varlık gösteren terör örgütleri karşısında sessiz kalan veya onlara karşı tavır almayan kimselerden Müslümanlara idareci olmaz. Çünkü İslam’da idare, yalnızca bir makam meselesi değil; adaletin, hakkın ve mazlumun yanında durmanın sorumluluğudur.
Yazar: Mustafa Çelik |
Okunma sayısı:
41 |
||
| E mail: yeniakit.com | Tweet | ||
| |
|||