HALEB'E DUÂ

HALEB'İ UNUTMA, UNUTTURMA!

Duâ da edemiyorsan, Müslümanlığını gözden geçir...

ÂYET-İ KERÎME
Ey Peygamber! Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hrıstiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır.
Bakara, 120.
HADÎS-İ ŞERİF
Dünya tatlı ve caziptir. Allah sizi dünyada egemen kılacak ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyadan ve kadınlardan sakının.
Müslim, Rikak, 99.
SÖZÜN ÖZÜ
Bir düşünce için ölümü göze almak, kendini feda ediş değil; hayatı anlamlandırmaktır.
İsmet Özel
Yazar: Gökhan Özcan
BEYAZ BİR KÂĞIT

HUZURSUZLARBüyükler dalıp gittiğinde yaşadıklarına dair bir şeylere takılıp gittiklerini düşünürüz. Peki ya çocuklar? Onlar ne düşünür dalıp gittiklerinde? Başlarını buğulu camlara dayayıp bakışlarını bir bilinmeze diktiklerinde ne düşünürler mesela? Elindeki üzümlü kurabiyeyi yemeyi unutacak kadar neye dalıp giderler? Bir yere uzanıp sessiz kaldıklarında, hiç uykuları olmadığı halde neden bu kadar sessizleşirler? Bir duvarın üstüne oturup durağanlaştıklarında aslında nerededirler? Nedir çocukların kafalarını kurcalayan şey? Nedir onları çocukluklarından bunca koparabilen şey? Nedir zaman zaman çocukları çocukluktan alıkoyan şey? Yaşadıkları mı? Ne yaşadılar ki daha? Başka bir şey olmalı. Çok daha güçlü bir şey... Çocukluğu bile kesintiye uğratabilecek kadar derin bir şey...

“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış; kilitli odalar veya yabancı lisanlarda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez; çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, her şeyi o an yaşama meselesidir. Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın” diye yazmış Üstad Rainer Maria Rilke, ‘Duino Ağıtları’ kitabında.

Beyaz bir kağıt gibi doğuyoruz hepimiz. Hayat dediğimiz şey, günbegün o kağıdın üstüne yazılan şeylerden oluşuyor. Yaşadıkça yazılanlar çoğalıyor, kağıdın üstü hayatın kayıtlarıyla dolup taşıyor. Bir daha hiç beyaz bir kağıt gibi saf olmuyoruz. Ama öyle olmanın tecrübesini de derunumuzda taşıyoruz bir yandan. Saflığı biliyor, hatırlıyoruz. Saf olmayanı bilebilmemizi, insanlığımızın karalamalarla kalabalıklaşmasını teşhis edebilmemizi sağlayan da bu. Saflığa geri dönemiyoruz ama garip şekilde özlemini içimizden de atamıyoruz. Dünya, saflığı geride bırakarak ilerleyebildiğimiz bir yer... Tarihi ilk günahla başlayan yer... Bizi saflıktan adım adım uzaklaştıran yer... Ama derinliklerimizde biliyoruz ki, biz özümüzle buraya ait değiliz. Her şeye beyaz bir kağıt gibi saf olduğumuz bir yerden başlıyoruz ve biz oraya aidiz. Bu duygu hiç çıkmıyor içimizden. Ne kadar istesek de dünyaya tam olarak yerleşemiyoruz; belki o da bu yüzden.

Antoine de Saint-Exupery’nin ‘Kale’ isimli kitabından ufku çok açık bir cümle: “Biz Tanrı’ya doğru yürüyüşün ebedi göçebeleriyiz, çünkü bizdeki hiçbir şey tatmin etmez bizi.”

İnsan kendinden ibaret midir? Başkaları, hem hayatımızda olup hem başkası olabilirler mi? Bir bilen, bir gören, bir anlamlandıran olmasaydı; hayatın her yerinin ayrıntılarla ince ince işlenmesinin bir anlamı ve gereği olur muydu? Düşündüğümüz herhangi bir şeyi düşünmediğimiz sonsuz sayıdaki şey arasından nasıl seçip alıyoruz? Hangi saikle yapıyoruz bunu? Bir başkası nasıl seçiyor düşüneceği bir başka şeyi?

“Soracaksan” dedi yanındakine, “bana cevap aramayı bıraktıracak bir şey sor!”

Sorular dünyadaki yerimizi bulabilmek için anlama doğru attığımız adımlar değil mi? Bazen size de, bir tek cevabı bulmakla oyalanırken bir çok soruyu kaçırıyoruz gibi gelmiyor mu? İçinde cevaba dair bir fikir, bir sır gizlemeyen şey, sorulaşabilir mi?

“Verdiğimiz cevaplar çoğu zaman” dedi beyaz saçlı adam, “sorduğumuz sorulara derinliğini kaybettiriyor.”

Yazının kaynağına ulaşmak için tıklayınız.

Yazar: Gökhan Özcan
Okunma sayısı: 44
E mail: yenisafak.com
 
DOĞRULUŞ
Online Kişi: 9
Bu Gün: 248 || Bu Ay: 1.114 || Toplam Ziyaretçi: 1.992.840 || Toplam Tıklanma: 49.498.689